Gabriel Rockhill
Sonuçları Nedenlerle Karıştırmak
Bugün moda hâline gelmiş ve sıklıkla ‘68 ile özdeşleştirilen entelektüeller, genel olarak ne hareketin yükselişinden önce onun gelişimine katkıda bulunmuşlar ne de Mayıs ve haziran aylarında yoğunlaştığı süreçte belirleyici bir rol oynamışlardır. Bununla birlikte söz konusu harekete verdikleri çeşitli tepkiler, kendi kuramsal yönelimlerini önemli ölçüde biçimlendirmiştir.103 Bu tepkiler oldukça farklı niteliktedir ve bir yandan bu kuramcılar arasındaki önemli siyasal ayrımları görünür kılarken öte yandan neden hepsinin topluca “’68 düşünürleri” olarak anıldığına ilişkin yaygın varsayımın kaynaklarından birini de açıklamaktadır.
İdealist tarih yazımının kurnazlığı, tarihin itici gücünün fikirler olduğu varsayımından hareket etmesinde yatar. Bu yaklaşım, tarihsel olayların maddi nedenlerini (materyalist etiyolojiyi) gözardı ederek düşünceleri ve söylemleri açıklamanın merkezine yerleştirir. Böylece, ‘68’in entelektüel etkilerinin -yani söylemsel dönüşümlerin- sanki bunlardan önce gerçekleşen siyasal eylemlilikle doğrudan özdeş ya da ayrılmaz biçimde bağlantılı olduğu izlenimini yaratır.104 Oysa bu çalışmanın kapsamı, ‘68’e verilen bütün entelektüel tepkilerin eksiksiz bir değerlendirmesini yapmaya elverişli değildir. Bununla birlikte, en az dört temel yönelim açıkça ayırt edilebilmektedir.
En Azından Teoride Anarşizmden Esinlenen Radikalleşme
Mayıs–Haziran 1968’e verilen tepkilerden biri, büyük ölçüde anarşizme ve Maoculuğa yöneliş biçimini alan bir siyasal radikalleşmeydi. Buradaki Maoculuk, Batı’da gelişen ve anarşist yönelimler taşıyan bir “Marksizm” anlayışı anlamında kullanılmaktadır.105 Michel Foucault, Gilles Deleuze, Jacques Rancière ve Alain Badiou gibi düşünürlerin tümü bu doğrultuda bir yönelim geliştirmiş ve daha sonraki yıllarda 1968 olaylarını kendi düşünsel serüvenlerinde belirleyici bir dönüm noktası olarak değerlendirmişlerdir.106
Dönemin tanıklıklarına göre Foucault, başlangıçta militan siyasal faaliyetlere mesafeli duran bir akademisyendi ve çevresindekiler onun ani yön değişikliğine inanmakta güçlük çekmişlerdir:
1970’lerde aşırı sola yönelmesi ve benimsediği radikal siyasal tutumlar herkesi, hafif tabirle, büyük ölçüde şaşırttı. 1962-1966 yılları arasında asistanlığını yapan Francine Pariente, ‘Buna hiçbir zaman gerçekten inanamadım,’ demektedir. Kesin olan bir şey varsa, o da onun bu yönde gelişeceğini önceden düşündürecek hiçbir belirti bulunmamasıydı.¹⁰⁷
Foucault ise 1968’in kendi düşünsel çalışmaları açısından olağanüstü önem taşıdığını ve siyasal mücadeleye fiilen katılmasının başlangıç anını oluşturduğunu şu sözlerle ifade etmiştir:
Kesindir ki Mayıs 1968 olmasaydı, hapishane, suçluluk ve cinsellik üzerine yaptığım çalışmaları asla gerçekleştiremezdim.¹⁰⁸
Deleuze de benzer biçimde değerlendirme yapmaktadır:
Ben kendi adıma, Mayıs 1968’le birlikte siyasete doğru bir tür yöneliş gerçekleştirdim.¹⁰⁹
Nitekim sonraki yıllarda Félix Guattari ile kaleme aldığı eserler, açıkça Mayıs’ın bir sonucu olarak sunulmuştur.110
Badiou da benzer biçimde siyasal olarak radikalleşmiş; sosyal demokrat bir konumdan Maocu bir çizgiye yönelmiş ve daha sonraki çalışmalarında dahi “Biz hâlâ Mayıs 68’in çağdaşlarıyız.” demeyi sürdürmüştür.¹¹¹ Rancière ise Althusser’in durağan olarak değerlendirdiği Marksizminden kopmuş, zamanla Mayıs ayaklanmasını sahiplenmiş ve nihayetinde kendisini anarşist olarak tanımlamıştır:
Olayın gerisinde kalmıştım; ama zaman geçtikçe 68’e olan inancım güçlendi… O ana kadar içinde yer aldığım her şeyi bütünüyle tersinden görmeye başladım.112
Bununla birlikte, Foucault’nun soldaki açık siyasal angajmanı görece kısa ömürlü olmuştur. Deleuze ile Rancière kendilerini yaşamları boyunca solcu olarak tanımlamaya devam etmiş olsalar da bu tutum esas itibarıyla anarşist bir kuramsal konum olarak kalmıştır. Badiou ise siyasal örgütlenme faaliyetlerine bağlılığını sürdürmüş olmakla birlikte anarşistlere benzer biçimde parti siyasetini ve sosyalist devlet inşası projelerini eleştirel bir mesafeden değerlendirmiştir.113
Dolayısıyla bu grubun radikalliğinin önemli bir bölümü söylemsel düzeyde kalmıştır. Taşıdıkları Marksist ya da Marxçı etkiler anarşist unsurlarla yumuşatılmış, ayrıca bilimsel sosyalizm, sırasıyla Freud ve Nietzsche’nin temsil ettiği liberal ve gerici söylemlerle eklemlenerek önemli ölçüde seyreltilmiştir.114 Bu bakımdan söz konusu düşünürler, 1968’in radikal enerjilerini söylemsel düzeyde yeniden sahiplenmeye çalışan bir sonraki grupla önemli ölçüde ortaklaşmaktadır.
Sosyolog Jean-Pierre Garnier’ye göre -ki değerlendirmesi Simon, Clouscard ve diğer bazı araştırmacılarla büyük ölçüde örtüşmektedir- küçük burjuva entelijansiyası kapitalizmi yıkmakla ilgilenmiyor; asıl amacı geleneksel Fransız toplumunu kendi türünden profesyonel entelektüellere daha fazla alan açacak biçimde yeniden düzenlemekti. Garnier, özellikle Foucault, Deleuze ve Hélène Cixous’un, 1968 sonrasında deneysel Vincennes Üniversitesi’nin kurulması sürecinde hükümetle temas hâlindeki isimler olmalarına dikkat çekerek Georges Pompidou’nun şu sözlerini bizzat duyduğunu ileri sürmektedir:
Bütün bu insanlar, şu meşhur ‘huzursuzlar’ (les agités), eğer onlara derslikler ve amfiler verirsek devrimlerini boşlukta yaparlar; bu arada da sokaklarda huzur sağlanmış olur.¹¹⁵
Garnier’ye göre tam da olan budur. 1968 sonrasında kendilerini radikal olarak sunan bu akademisyenlere, pratik sınıf mücadelelerinden büyük ölçüde yalıtılmış biçimde görece zararsız söylemlerini geliştirebilecekleri akademik platformlar sağlanmış böylece hem düşünsel üretimlerini sürdürmeleri hem de akademik kariyerlerini ilerletmeleri mümkün hâle gelmiştir.
Söylemsel Geri Kazanım
Birinci yönelimle kısmen örtüşen ikinci tepki, ayaklanmaların radikal ruhunu, açık siyasal eylem alanından uzaklaştırarak söylem ve farklılığın sözde devrimci gücü içinde yeniden sahiplenmeye çalışmaktı. Bu yaklaşımın temel varsayımına göre, açık siyasal mücadele alanında her isyan kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğrar; sistem tarafından soğurulur, karşı çıktığı tahakküm mantığını yeniden üretir, “metafiziğin” ya da “eski simgesel düzen”in sınırları içinde kalır vb. Buna karşılık, gerçek dönüşümün alanı siyasal pratik değil söylemsel üretimdir.116
Bu eğilime açıklayıcı bir örnek olarak 1968’in hemen ardından Roland Barthes’ın geliştirdiği yaklaşım gösterilebilir. Barthes, Jacques Derrida’nın konuşma ile yazı arasında yaptığı kuramsal ayrımdan açıkça yararlanarak, Mayıs olaylarında her yerde bulunan “konuşma”nın “ele geçirme iradesi” ile bağlantılı olduğunu ve her türlü “talebin” gerçek sesi olduğunu ancak bunun “zorunlu olarak devrimin sesi olmadığını” ileri sürmektedir.117
Buna karşılık Barthes’a göre, Mayıs olaylarında yalnızca son derece sınırlı bir yer tutan yazı, “eski simgesel düzenle baş döndürücü bir kopuş”u temsil etmektedir.118 Derrida’nın yaklaşımını neredeyse doğrudan yineleyerek şu sonuca varır:
“Yazının dışlanmasına yönelik her girişimi ve konuşmaya sistematik biçimde tanınan her önceliği kuşkuyla karşılayacağız; çünkü bunlar, hangi devrimci gerekçeyle savunulurlarsa savunulsunlar eski simgesel düzeni koruma eğilimindedir ve onun devrimini toplumun devrimiyle ilişkilendirmeyi reddederler.”119
1975 yılında Hélène Cixous ile Catherine Clément de benzer bir savı, tartışmasız bir doğrudan söz ediyormuşçasına şu şekilde dile getirmiştir:
Herkes bilir ki ekonomik ya da siyasal bakımdan bütün alçaklık ve uzlaşmalara borçlu olmayan bir yer vardır. Sistemi yeniden üretmek zorunda olmayan bir yer. İşte o yer yazıdır.120
Bu iddia, edebiyatın burjuva ideolojisine dayanan açıkça yanlış bir önermedir. Bununla birlikte, özellikle 1968 sonrasında, postyapısalcı olarak adlandırılan çok sayıda düşünür şu yaygın kanaati benimsemiştir: Pratik devrim ya olanaksız ya da tehlikelidir; en azından son derece sorunlu bir girişimdir. Buna karşılık kuramsal ve söylemsel “devrim” yalnızca mümkün olmakla kalmaz aynı zamanda daha radikal bir dönüşüm olarak sunulur.
Bu perspektifte farklılık, belirsizlik, heterojenlik ve bunlara eklenen sayısız olumlu değer göstergesi kuramsal öncelik kazanır. Böylece yazıda gerçekleştirilecek bir “devrim”, somut siyasal pratiğin açmazlarından kaçınabilir, dikkatimizi söylemsel ve simgesel alanın sözde daha temel ve çok daha karmaşık düzeyine yöneltebilir. Sonuçta, son derece rafine bir anlamlandırma siyaseti kurtuluş siyasetinin yerine geçirilir. Sanki en azından küçük burjuva entelektüellerinin büyüleyici söylemine göre, kuramdaki bir devrim pratikteki bir devrimden daha tercih edilir ve daha radikalmiş gibi.121

Pratikten Söyleme Geçiş ve ‘68’in Yeniden Anlamlandırılması
Pratikten söyleme, dolayısıyla materyalist tarih anlayışından idealist tarih anlayışına doğru gerçekleşen bu kayış içinde, ‘68’in kendisi de fırsatçı biçimde yeniden anlamlandırılabilecek kayan bir gösterene dönüştürüldü.
Bu durumun çarpıcı örneklerinden biri, Jacques Lacan’ın, Michel Foucault’nun 1969 yılında verdiği “Yazar Nedir?” başlıklı konferansın ardından yapılan tartışmanın sonunda dile getirdiği iddialı açıklamadır. Tartışmanın soru-cevap bölümünün erken aşamalarında Lucien Goldmann, Foucault’nun “genetik olmayan yapısalcılık” olarak tanımladığı yaklaşımına Marksist bir eleştiri yöneltmişti. Goldmann’a göre bu yaklaşım, özneyi yapılar içinde eritmekte ve insanın tarihsel eylemliliğini bu yapıların işlevlerinden ibaret hâle getirmektedir.
Sorbonne işgali sırasında bir kara tahtaya yazılan ünlü bir ifadeye atıfta bulunarak -“Yapılar sokağa inmez” (Goldmann), “tarihi yaratan yapılar değil, insanlardır, ancak eylemleri her zaman yapılandırılmış ve anlamlı bir karaktere sahiptir” diye savundu.
Foucault ise, sıkça başvurduğu bir yöntemle, tartışmayı anlamsal bir manevrayla savuşturmuştur. “Yapı” sözcüğünü “hiçbir zaman” kullanmadığını öne sürmüş ve böylece hem Goldmann’ın eleştirisini hem de 1968 tartışmasını doğrudan yanıtlamaktan kaçınmıştır.122
Buna karşılık Lacan daha sonra kendisine özgü kehanetvari üslubuyla şu meşhur cümleyi kurmuştur:
Mayıs olaylarının kanıtladığı bir şey varsa o da tam olarak yapıların sokağa indiğidir.123
Elbette bu ifadenin tam olarak ne anlama geldiğini kimse bilmemektedir. Bununla birlikte, bu söz güçlü bir ima taşımaktadır: Yapısalcılar, yerleşik düzenin muhafazakâr bekçileri olarak ayaklanmaya sırtlarını dönmek bir yana tam tersine onun düşünsel itici gücüymüş gibi sunulmaktadırlar.124
Ne var ki bu yorum tarihsel olgularla bağdaşmamaktadır. Çünkü 1968 hareketi yapısalcılığı açıkça hedef almış ve onu “yeni mandarinlerin bilimi” olarak nitelendirmiştir. Üstelik “Yapılar sokağa inmez. “sloganı, Catherine Backès-Clément tarafından 1968’de bir genel kurul için hazırlanan üç sayfalık önergenin sonuç cümlesiydi ve Algirdas Julien Greimas’ın önünde yapısalcılığa yöneltilen bir eleştiri olarak tartışılmıştı.125
Dolayısıyla yazarın ileri sürdüğü üzere, ‘68 maddi tarihsel bağlamından koparılarak kayan bir gösterene dönüştürüldüğünde, söylemin efendileri tarafından kolaylıkla yeniden sahiplenilebilir hâle gelmiştir. Böylece ‘68, başka bir gösterenler zincirine eklemlenmiş ve mücadelelere fiilen katılan insanların ona yüklediği anlamdan bütünüyle farklı bir anlama sahip olduğu izlenimi yaratılmıştır. Başka bir deyişle, tarihsel olayın somut siyasal içeriği silikleştirilmiş, onun yerine söylemsel düzeyde yeniden üretilmiş ve akademik olarak dolaşıma sokulmuş yeni bir ‘68 anlatısı ikame edilmiştir.
Reformizm
Mayıs-Haziran 1968’in radikal itkilerine açık olan bazı entelektüeller ise bu enerjiyi kurumsal reformlara yönlendirmeye çalıştılar. Bunun en belirgin örneklerinden biri, öğrenci ayaklanmasının başladığı Nanterre’deki Paris Üniversitesi’nde ders veren Paul Ricœur’dür.
Ricœur, diğer çalışmalarında benimsediği yaklaşım doğrultusunda, öğrencilerin taleplerini üniversite reformlarıyla uzlaştırmaya yönelik diyalojik bir “diyalektik” kurmaya çalışmıştır. Ancak bu yaklaşım, siyasal çatışmayı kurumsal uzlaşma yoluyla çözme arayışına dayanıyordu.
Nisan 1969’da üniversite dekanı olduktan sonra eline doğrudan müdahale etme fırsatı geçtiğinde ise, Ricœur yönetim kurulu ile ertesi yılın başında kampüsteki “güvensizlik” sorununa ilişkin resmî bir bildiri yayımlamaya ve üniversitenin sıradanlaştırılmasını (banalisation Ç.N), yani yani polisin “kamu düzenini düzeni sağlamak” adına kampüse serbestçe girebilmesi için izin verilmesini talep etmeye karar verdi.
Polis bu yetkiyi derhâl kullandı ve yalnızca birkaç gün içinde daha önce benzeri görülmemiş şiddette çatışmalar yaşandı. *Le Monde* gazetesinin 5 Mart tarihli sayısında görüşüne yer verilen bir öğrencinin ifadeleri dönemin atmosferini şu sözlerle yansıtmaktadır:
’Sessiz çoğunluk’ polislerin arasında bulunmaktansa anarşistlerin arasında çok daha sakin biçimde çalışabilir, okuyabilir ve tartışabilir. İki gün içinde, önceki iki dönem boyunca yaşanan bütün düzensizliklerden daha fazla insan yaralandı ve daha fazla kişinin hayatı tehlikeye girdi.126
Polis, öğrencileri bulundukları yerlerden çıkarmak amacıyla yoğun biçimde göz yaşartıcı gaz kullandı; gazdan etkilenerek yere yığılan öğrencileri coplarla dövdü, “Öğrencilere ölüm!” diye bağırdı ve daha sonra alaycı biçimde “cenaze arabaları” adını verdikleri ambulanslara bindirdi.127
Olayların ardından Ricœur bir açıklama yaparak,”banalisation’ın bu kadar aceleyle uygulanmasını onaylamadığını ifade etti; ancak banalisation kararının kendisini değil, yalnızca uygulanış biçimini eleştirdi. Ayrıca kararın derhâl yürürlüğe konulması konusunda kendisine danışılmamış olmasından yakındı; sanki polisin kampüse çağrılmasına izin vermek ile bu kararın uygulanması arasında geri döndürülemez nitelikte ahlâki ya da siyasal bir fark varmış gibi davrandı.128
Yazarın değerlendirmesine göre Ricœur böylece, öğrencilerin polis tarafından şiddete maruz bırakılmasındaki sorumluluğundan sıyrılabilmek için yanıltıcı bir liberal usulcülüğe sığınmıştır.
Ricœur’nun felsefe bölümündeki birçok meslektaşı -aralarında Jean-François Lyotard, Henri Duméry ve Mikel Dufrenne de olmak üzere- banalisation kararına karşı çıkmıştır. Sol çevreler Ricœur’yu sert biçimde eleştirirken, ılımlı kesimler dahi ona destek vermekten vazgeçmiştir.
“Ricœur Olduğu Gibi” başlıklı bir Maocu bildiride ise şu ifadeler yer almaktadır:
Polis, göçmenleri yeniden gecekondularına sürmek için oradadır. Onları çağıran kişi, patronlarla ve burjuva hükümetiyle el ele veren Ricœur’dur… Ricœur tarafsız değildir! Ricœur’un maskesi düşmüştür: Irkçı ve polis işbirlikçisi -işte günümüz liberalinin gerçek yüzü.129
Reddediş
Öğrenci-işçi hareketine karşı kamuoyu önündeki en güçlü saldırıyı Raymond Aron yürütmüş olsa da pek çok kişi ona büyük bir istekle katılmıştır. “Öğrenci iktidarının terörü” karşısında geri adım atılmaması gerektiğini görkemli bir biçimde ilan eden Aron; Michel Crozier, Annie Kriegel, Emmanuel Le Roy Ladurie ve diğerleriyle birlikte Fransız eğitim sisteminin savunulması ve yenilenmesi amacıyla bir komite kurmuştur.
Görünüşe göre Aron, mayıs ayının son günlerinde Alexandre Kojève’nin kendisine telefonda yaptığı açıklamayla görüşlerinde daha da pekişmiştir. Kojève ona bunun hiçbir şekilde bir devrim olmadığını, çünkü kimsenin öldürülmediğini ve karşı karşıya olunan şeyin yalnızca “bok akıntısı” olduğunu söylemiştir.130
François Mauriac ve André Malraux da Crozier gibi Gaullist rejime desteklerini ifade etmişlerdir.131 Claude Lévi-Strauss ise “ayaklanmayı hiçbir koşulda kabul edilemeyecek bir felaket” olarak değerlendirmiş ve 1968 sonbaharında, Collège de France kurumunun aristokratik elitizmini demokratikleştirici reformlara karşı korumak amacıyla bir kampanya yürütmüştür.132
Son bir örnek vermek gerekirse, Pierre Bourdieu, Georges Canguilhem’in Mayıs olaylarına yönelik tepkisini şu şekilde aktarmaktadır:
Mayıs 1968’in çalkantılı günlerinde sık sık konuşurduk, bu dönem onun için büyük bir sınavdı. O, kendilerini tamamen eğitim sistemine adamış olan ‘oblates’lardan biriydi ve benim kuşağımdan öğrencilerinin öğrenci hareketine duyduğu sempatiyi, fırsatçılık ya da kişisel hırs tarafından yönlendirilmiş bir ihanet olarak görüyordu.133
Fikirlerin Uluslararası Politik Ekonomisi: Eleştirinin Sol Sınırının Denetlenmesi
“Postmodernizm, olumsuz anlamda, acımasızca ‘totalleştirici’ bir sistemdir; eleştirel düşüncenin ve özgürleştirici siyasetin geniş yelpazesini önceden kapatır ve bu dışlama kesin ve geri döndürülemez niteliktedir.”134 (Ellen Meiksins Wood)
Basit bir karşı-olgusal düşünce deneyi, Fransız teorisinin ‘68 düşüncesi olarak uluslararası ölçekte yayılmasının siyasal etkilerini açık biçimde ortaya koymaktadır. Şöyle bir dünya hayal edelim: En radikal en ileri ve en önemli teori -yani dünya çapındaki entelektüellerin, gerçek anlamda ciddiye alınan teorisyenler olabilmek için az çok okumak zorunda oldukları teori- Claude Clouscard ve Henri Simon gibi isimlerin devrimci felsefesi olsaydı ya da bunun yerine, ‘68 tarafından radikalleşen büyük Afrikalı devrimci Thomas Sankara’nın düşüncesi veya bu geleneği sürdüren çağdaş Marksist teorisyenler Georges Gastaud, Annie Lacroix-Riz ve Aymeric Monville’in çalışmaları olsaydı?
Yapısalcıların ve postyapısalcıların -ya da en azından onların önemli bir bölümünün- Nietzscheci aristokratik radikalizme benzeyen seçkinci bir radikalizm adına eşitlikçi siyaseti ve uluslararası sosyalist projeyi kibirli biçimde reddeden elitist akademisyenler olarak tanımlandığı bir evren düşünelim.135 Bu düşünürlerin çoğu zaman mevcut düzeni savunduğu, hatta gerici muhafazakârlığa sürüklendiği ileri sürülseydi?
Böyle bir dünyada onların sözde kavramsal ve söylemsel radikalliği, emperyal merkezin entelektüel mandarinleri için bir tür toplumsal sermaye olarak tanınırdı. Bu entelektüeller idealist alışkanlık doğrultusunda -yani söylemenin her zaman yapmanın önüne geçtiği bir anlayışla- yalnızca şeylerin başka türlü olduğunu veya radikal biçimde farklılaştığını tekrar tekrar ilan etmenin yeterli olduğuna inanarak akıntıyla birlikte ilerlerlerdi.
Bununla birlikte, kapitalist dünya sisteminde egemen olan ve ABD tarzı emperyalizm tarafından şekillendirilen başat teorinin devrimci siyasal anlamdan yoksun bir teori olması hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü bu teori, her şeyi olduğu yerde bırakırken radikal bir değişim yanılsaması yaratmaktadır. Fikirlerin uluslararası politik ekonomisinin, genel anlamıyla uluslararası politik ekonomiye uygun biçimde şekillenmesi son derece mantıklıdır.
Dahası, Fransız teorisinin bir yüksek kültür lüks ürünü olarak Anglo-Amerikan dünyasında pazarlanması, savaş sonrası entelijansiya içinde güçlü bir akıma -yani Marksizme ve özellikle Marksizm-Leninizme- karşı yürütülen tarihsel mücadeleye önemli katkıda bulunmuştur.
Marksist felsefenin yerine devrim karşıtı Fransız teorisinin söylemsel gösterişlerini koyma girişimi ve bu teorinin bütün teoriler arasında en eleştirel ve en avangart yaklaşım olarak sunulması, geniş kapsamlı sonuçlar doğurmuştur.
En azından belirli entelektüel çevrelerde bu yaklaşım, devrimci düşünürleri modası geçmiş, kaba, teorik olarak yetersiz ya da kabul edilemez göstermek yoluyla eleştirinin sol sınırını denetleme işlevi görmüştür. Böylece söz konusu düşünürler unutulmaya mahkûm edilmeye çalışılmış; hatta daha da kötüsü, Derrida’nın Marx’ın Hayaletleri* (Specters of Marx) eserindeki tarzda postmodern bir yeniden anlamlandırmaya tabi tutulmuşlardır.
Bununla birlikte bu süreç yalnızca belirli düşünürlerin değerlendirilmesini değiştirmemiş; aynı zamanda Fransız teorisinin ya da daha genel olarak eleştirel teorinin doğasını da yeniden tanımlamıştır. Buna göre Fransız teorisinin özü, devrimci olmayan düşünürlerin çalışmaları üzerinden belirlenmeye başlanmıştır. Sürekli olarak bize bu teorinin “en radikal” ve “en tehlikeli” teori olduğu söylenmektedir.
Bu dönüşüm aynı zamanda çok daha geniş kapsamlı bir projenin parçasıdır: Batı’nın büyük ideolojik yeniden hizalanması. Bu süreç aracılığıyla entelijansiya ve profesyonel-yönetici sınıfın diğer kesimleri, devrimci siyasetten uzaklaştırılarak komünizm dışı sola ya da daha sağdaki başka siyasal yönelimlere doğru yönlendirilmiş; kimi zaman ikna edilmiş, kimi zaman ise bu yöne doğru itilmiştir.

Fransa Örneğinde: Devlet Aygıtlarının Seferber Edilmesi ve Devrimci Teorinin Yerine Söylemsel Radikalizmin Konulması
Fransa örneğinde, bu proje doğrultusunda hem ideolojik devlet aygıtları hem de baskıcı devlet aygıtları harekete geçirilmiştir. Fransız teorisi kültürel olarak desteklenip dolaşıma sokulurken, antikapitalist sola -entelijansiya da dâhil olmak üzere- karşı devlet ve devlet-dışı baskının son derece sert biçimleri uygulanmıştır.
Daha 12 Haziran 1968 tarihinde, İçişleri Bakanı ve eski Vichy rejimi yetkilisi Raymond Marcellin, yaklaşan seçim kampanyası süresince gösterilerin yasaklandığını ilan etmiş ve 1936 tarihli antifaşist bir yasaya dayanarak 1968 olaylarına katılmış 11 sol örgütün faaliyetini yasaklamıştır. Buna karşılık, şiddet yanlısı Occident gibi aşırı sağ hareketler de dâhil olmak üzere aşırı sağın faaliyet göstermesine büyük ölçüde dokunulmamıştır.
Ancak bu yalnızca başlangıçtı. Sonraki yıllar karşı-ayaklanma mantığıyla yürütülen uzun süreli bir baskı dönemine sahne oldu. Bu süreç şunları içeriyordu:
- Göstericilere karşı aşırı polis şiddeti uygulanması;
- Sol yayınların ve bildirilerin geniş çaplı sansürlenmesi ve imha edilmesi;
- Sol literatür dağıtan, afiş asan veya devlet izni olmaksızın 1968 hakkında filmler gösteren aktivistlerin sistematik biçimde taciz edilmesi ve tutuklanması; solcuları hedef alan geniş kapsamlı kimlik kontrolleri ve toplu gözaltı operasyonları;
- Faşist komando birliklerinin güçlendirilmesi ve bunların sol gösterilere saldırmalarına izin verilmesi;
- Aralarında siyasi mültecilerin de bulunduğu sol görüşlü yabancıların sınır dışı edilmesi veya vize taleplerinin reddedilmesi;
- 1971 yılında “kamu düzenini bozma ihtimali bulunan” her türlü protesto veya kamusal toplantının yasaklanması;136
Ve benzeri uygulamalar.
Bazı rakamlar çarpıcı boyutlardadır:
Kasım 1969 ile Mart 1970 arasında sol bildiri dağıttıkları gerekçesiyle 890 tutuklama;137
1970 yılında solcular hakkında 1.284 yasal işlem;
1968 ile 1972 arasında sol aktivistlere yönelik 1.035 hapis cezası verilmiştir.
1968’e katılmış entelektüellerin yanı sıra gazeteciler, yayıncılar ve sanatçılar da doğrudan hedef alınmış; uzaklaştırmalar, işten çıkarmalar, gözaltılar ve hapis cezalarıyla karşı karşıya kalmışlardır.138
Böylece ‘68’i eleştiren ve akademik çevrelerde popülerleşen Fransız teorisyenleri, söylemsel radikalliğin yükselişinden yararlanarak ve Anglo-Amerikan akademisi tarafından küreselleştirilen yeni bir entelektüel pazar alanından önemli ölçüde fayda sağlarken ‘68’in radikal entelektüelleri hem kültürel olarak değersizleştirilmiş hem de doğrudan siyasal baskıya maruz kalmıştır.139
Fransız teorisi, bu nedenle ‘68 ile kurduğu serbest ilişki aracılığıyla daha önce Sankara ve Lacroix-Riz geleneği bağlamında anılan anlamda devrimci teorinin yerine geçmeye çalışmıştır.
Devrimci teori, çalışan insanların mücadelelerini açık biçimde anlamlandırmaya ve bu mücadelelere katkı sunmaya çalıştığı için “basit” olmakla suçlanarak peşinen reddedilmiştir. Buna karşılık Fransız teorisi kendisini radikal biçimde yeni, sonsuz derecede karmaşık ve çok daha incelikli bir yaklaşım olarak sunmuştur. Bu iddia ise şaşırtıcı derecede basit bir denkleme dayanmaktadır:
Söylemsel kapalılığın (discursive obscurantism) ve burjuva kültürel göndermelerin artması, zorunlu olarak siyasal inceliğin artması anlamına gelir.
Başka bir deyişle, daha fazla ideolojinin daha iyi ideoloji olduğu varsayılır.
Bu gösterenlerin Dionysosçu oyununun ortak özgürleşmeye yönelik açık bir devrimci projeyle bağlantılı olmaması ise, tam tersine, onun tarihsel işlevini açığa çıkarmaktadır. Bu teori, eleştiriyi son derece sofistike görünen, yalnızca “başlatılmış” küçük burjuva çevrelerin katılabildiği bir toplumsal ritüele dönüştürerek eleştirel teorinin sol sınırını denetlemeye hizmet etmektedir.
Sonuç olarak bu yaklaşım, kapitalizmin doğasında bulunan:
* aşırı sömürüye,
* baskıya,
* savaşlara,
* ekolojik yıkıma karşı herhangi gerçek bir tehdit oluşturmamaktadır.
‘68 düşüncesi mitinin nihai amacı da budur: Devrimci özü sözde-devrimci sembollerle değiştirmek; böylece dünyanın ezilenleri ve emekçi kitlelerinin pratik mücadelelerinin yerine söylem düzeyinde var olan hayali bir isyanı geçirmek.
Dipnotlar:
103- “Ünlü ‘60’ların düşünürlerinin’ olaylara, olgudan sonra entelektüel yaklaşımlarını yeniden yönlendirerek tepki gösterdikleri tartışmasız bir şekilde doğrudur.” Lecourt, The Mediocracy, s. 28, çeviri hafifçe değiştirildi.
104- Hem Bernard Brillant hem de Pierre Grémion’un haklı olarak belirttiği gibi, Mayıs–Haziran 1968 entelektüeller tarihinde bir boşluk olarak kalmaktadır; çünkü pek çok yazar o sırada gerçekte ne yapıldığına odaklanmak yerine, olayı çevreleyen haleye ve olgudan sonraki (post factum) tepkilere odaklanmıştır. Bkz. örneğin, Grémion, Écrivains et intellectuels à Paris, s. 80–81.
105- Épistémon, Ces idées qui ont ébranlé la France adlı eserinde radikalleşmesinin ilginç bir anlatısını sunmuştur.
106- Bernard Brillant, “Mayıs–Haziran 1968’de sahnede bulunmayan,” diye yazar, “yapısalcılığın ‘usta düşünürlerinden’ bazıları daha sonra, Vincennes Üniversitesi gibi yarı-‘kurumsal’ protesto mekanlarına yatırım yapacak ve onun en radikal eğilimleriyle birlikte savaşacaklardı.” Brillant, Les Clercs de 68, s. 564.
107- Eribon, Michel Foucault, s. 132, çeviri hafifçe değiştirildi.
108- Michel Foucault, Dits et écrits IV: 1980–1988 (Paris: Éditions Gallimard, 1994), s. 81. Sola doğru gerçekleşen bu kayma, Foucault’nun—anarşist güdümlü bir Fransız Maoculuğuna dönüşümü de dâhildüzenleyen—Marksizm-Leninizmi reddetmeye devam etmesiyle yumuşatılmıştı: “Foucault, établi mitolojisine [établi’ler örgütlenmek için fabrikalara yerleşen genç entelektüellerdi] kapılmadı ve Defert’e fabrikalara taşınmayı onaylamadığını söyleyerek, mücadele üniversiteler üzerinde yoğunlaşmış olsaydı Mayıs ayının bilgi alanında çok daha geniş kapsamlı etkileri olacağını savundu. Lenin’in gizemli yorumlarına hiç ilgi duymuyordu. Ne de dönemin, tamamen anlamsız gördüğü bir faaliyet olan ‘Mao Tse-Tung düşüncesini inceleme’ coşkusunu paylaşıyordu.” Macey, The Lives of Michel Foucault, s. 219. Dahası, ’68’in ardından Foucault’nun siyasi duyarlılıkları, antikomünist meslektaşı ve müttefiki André Glucksmann’ın sağa doğru kayışına benzer bir yönde gelişti: komünizme yönelik “anti-totaliter” eleştirisi ve “muhalif” siyaseti benimsemesi, liberalizme olan ilgisinin artmasına neden oldu. Bkz. Rockhill, “Foucault: The Faux Radical” ve “Foucault, Genealogy, Counter-History,” Theory & Event 23, no. 1 (Ocak 2020): s. 85–119.
109- Gilles Deleuze, Negotiations (New York: Columbia University Press, 1995), s. 170.
110- Bkz örneğin, Guattari’nin Anti-Oedipus üzerine tartışması, Deleuze, Negotiations, s. 15 içinde.
111- Bu, Badiou’nun The Communist Hypothesis adlı eserinin ilk bölümünün başlığıdır.
112- Rancière, The Method of Equality, s. 16–17, çeviri hafifçe değiştirildi.
113- Bkz. Clouscard, Néo-fascisme et idéologue du désir, s. 102.
114- Bkz. Ossian Gani ve Fabien Trémeau, Tout est permis mais rien n’est possible (2011), editionsdelga.fr.
115- Peter Starr, “Farklılığın kutsanması,” diye yazar, “siyasal olanın karşısında duruyor, siyasetin kendisinden kaçınırken, siyasal olanın genişletilmesine uygun olarak gerçek siyasi etkiler iddia ediyordu.” Peter Starr, Logics of Failed Revolt: French Theory After May ’68 (Stanford: Stanford University Press, 1995), s. 7.
116- Roland Barthes, The Rustle of Language (Berkeley: University of California Press, 1989), s. 153.
117- Barthes, The Rustle of Language, s. 153–54.
118- Barthes, The Rustle of Language, s. 154.
119- Hélène Cixous ve Catherine Clément, The Newly Born Woman (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2001), s. 72. Grant Kester, The One and the Many: Contemporary Collaborative Art in a Global Context (Durham: Duke University Press, 2011), s. 19–65 içinde bu konumu estetiğin özerkliği mitine bağlayarak bir eleştiri sunmuştur.
120- Terry Eagleton’a göre “Post-yapısalcılık,” “1968 olan o coşku ve hayal kırıklığı, özgürleşme ve dağılma, karnaval ve felaket karışımının bir ürünüydü. Devlet iktidarının yapılarını kıramayan post-yapısalcılık, bunun yerine dilin yapılarını yıkmayı mümkün buldu. En azından, kimsenin bunu yaptığınız için kafanıza vurması muhtemel değildi. Öğrenci hareketi sokaklardan silindi ve yeraltına, söylemin içine itildi. Düşmanları… her türlü tutarlı inanç sistemi haline geldi -özellikle de bir bütün olarak toplumun yapılarını analiz etmeyi ve buna göre hareket etmeyi amaçlayan her türlü siyasi teori ve örgütlenme biçimi.” Terry Eagleton, Literary Theory: An Introduction (Minneapolis: University of Minnesota Press, 1983), s. 142.
121- Michel Foucault, Dits et écrits I: 1954–1975 (Paris: Éditions Gallimard, 2001), s. 844.
122- Foucault, Dits et écrits I, s. 848.
123- Roudinesco, Lacan’ın iddiasının doğru olduğunu çünkü kendisi gibi öğrencilerin “Jakobson, Barthes ve Rus biçimcilerinin çalışmaları hakkında kendilerine ders verilmesini” talep etmek için sokaklara döküldüklerini iddia etmektedir. Roudinesco, Jacques Lacan, s. 341. Bu tuhaf aktivizm biçimi onun durumunda doğru olsa da, çok sayıda yorumcu ve katılımcı yapısalcılar ile öğrenciler arasındaki kopukluk konusunda ısrar etmiştir. Örneğin Lefebvre şöyle yazmıştır: “Mayıs 1968 öncesinde, öğrencilerin avangardı, kendi payına bilimsel argümanlarla itiraz hareketinin kendiliğindenciliğini çürüten yapısalcı eğilimin dogmatik kibrini reddediyordu.” Henri Lefebvre, L’Idéologie structuraliste (Paris: Éditions Anthropos, 1971), s. 9.
124- Dosse, La siria des intellectuels français, s. 42.
125- Dosse, Paul Ricœur: Les Sens d’une vie (Paris: Éditions La Découverte, 1997), s. 485.
126- Dosse, Paul Ricœur, s. 484. Ayrıca bkz. Maurice Rajsfus, Mai 68: Sous les paves, la répression (mai 1968–mars 1974) (Paris: le cherche midi éditeur, 1998), s. 116.
127- Dosse, Paul Ricœur, s. 484.
128- Dosse, Paul Ricœur, s. 483.
129- Lescourret, Pierre Bourdieu, s. 237. Ayrıca bkz. David Drake, Intellectuals and Politics in Post-War France (New York: Palgrave, 2002), s. 133.
130- Bkz. Grémion, “Écrivains et intellectuels à Paris,” s. 82, ve Richard Johnson, The French Communist Party versus the Students: Revolutionary Politics in May–June 1968 (New Haven: Yale University Press, 1972), s. 84.
131- Richard Johnson, The French Communist Party versus the Students, s. 84. Lévi-Strauss’un, Aron’a yazılan bir mektubu da içeren kampanyası üzerine bkz. Loyer, Lévi-Strauss, s. 470–71.
132- Bourdieu, Sketch for a Self-Analysis, s. 28.
133- Ellen Meiksins Wood, “What Is the ‘Postmodern’ Agenda?” In Defense of History içinde, Ellen Meiksins Wood ve John Bellamy Foster (New York: Monthly Review Press, 1997), s. 14.
134- William Klein’ın 1978 yapımı filmi, Grands Soirs & petits matins, ’68’e dahil olan radikal öğrencilerin samimi bir portresini sunmaktadır ve bu öğrencilerin daha sonra sanki gerçekten radikalmiş gibi Derrida, Lacan et alia’nın çalışmalarıyla beslendiğini hatırlamak faydalı olacaktır.
135- Rajsfus, Mai 68, s. 206. Ernest Mandel, Tarık Ali ve Eldridge Cleaver gibi Marksistlerin Fransa’ya girişi yasaklanmıştı (bkz. Rajsfus, Mai 68, s. 188, 191). Krivine’e göre Mandel, sınır dışı edilmeden önce Latin Mahallesi’ndeki mücadelelerde JCR ile aktif olarak ilgileniyordu. Bkz. Chris den Hond’un filmi Ernest Mandel: A Life for the Revolution (2005), youtube.com.
136- Rajsfus, Mai 68, s. 140, 147, 240.
137- Maria-Antonietta Macciochi ve Judith Miller dâhil olmak üzere Marksist öğretmenler ve profesörler akademik pozisyonlarını kaybettiler. Bkz. Rajsfus, Mai 68, s. 117, 191. Bir öğretmenin bir protestoda sadece “CRS:SS” diye bağırdığı için iki ay hapis cezasına çarptırılması, Fransız çevik kuvvet polisinin (CRS) Alman SS’lerine eşdeğer görüldüğünü göstermektedir. Bkz. Rajsfus, Mai 68, s. 71.
138- Stathis Kouvelakis, “1980’lerin başından itibaren,” diye yazar, “Fransız üniversitelerinde ve bağlantılı alanlarda—yayıncılık, ‘köklü’ dergiler, medyaya erişim—Marx ve Marksizm üzerine veya bunlara dayanan herhangi bir çalışmayı meşru tartışma ve araştırma konuları alanının dışında bırakan gerçek bir duvar örüldü. … Marksizm, Bourdieu’nun ‘sembolik şiddet’ olarak adlandırdığı şeyin güçlü bir unsurunu, herhangi bir akademik pozisyona erişimden örtük ama son derece etkili bir dışlamayla birleştiren son derece metodolojik bir tasfiyeden geçti.” Stathis Kouvelakis, Philosophy and Revolution: From Kant to Marx (London: Verso, 2018), s. 354.
139- “1980’lerin başından itibaren,” diye yazar Stathis Kouvelakis, “Fransız üniversitelerinde ve bunlarla bağlantılı alanlarda—yayıncılık, ‘yerleşik’ akademik dergiler ve medya erişimi gibi—gerçek anlamda bir duvar örüldü. Bu duvar, Marx ve Marksizm üzerine yapılan ya da bunları kuramsal temel alan çalışmaları meşru akademik tartışma ve araştırma alanının dışına itti. (…) Marksizm, Bourdieu’nün ‘simgesel şiddet’ (symbolic violence) olarak adlandırdığı olgunun güçlü bir unsurunu, akademik kadrolara erişimin örtük fakat son derece etkili biçimde engellenmesiyle birleştiren kapsamlı bir metodolojik tasfiyeye maruz kaldı.”
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!