Cuma, 4 Eylül 2026

Yargılayan Savunma’nın Serencamı ve Bir Tarih Kalpazanı



Geçmişi sömürmekle kalmayıp çarpıtmanın da bir ölçüsü-sınırı olmalı


H. Selim Açan

Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB)’nin Merkez Komite üyelerinin 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü döneminde sıkıyönetim mahkemelerinde yaptıkları savunmaların orijinal hallerinin dijital ortamda eksiksiz olarak yeniden yayınlanması düşüncesini Türkiye Devrimci Hareketi’nin tarihi üzerine çalışan genç bir tarihçi düşürdü aklımıza: “Yargılayan Savunma‘nın yeni ve sansürsüz bir edisyonunu en azından online olarak yayınlamayı kolektif olarak hiç düşündünüz mü?” sorusunu sordu son yazışmalarımızdan birinde.

Açıkçası, aradan onlarca yıl geçtiği halde hâlâ geçmişin rantını yemeyi “siyasi varoluş biçimi” haline getirmiş tarih istismarcılarıyla aynı konuma düşmekten duyduğumuz kaygı engel olmuştu buna. Fakat ele aldığı konuların üzerine ciddiyet ve sabırla giden bu tarihçi dostumuzun uyarısı, konunun gözden kaçırdığımız önemli bir başka yönünü hatırlattı: Geçmişte nelerin nasıl yaşandığına dair doğru ve nesnel bilgilere ihtiyaç duyan ve duyacak sonraki kuşaklara ve araştırmacılara karşı sorumluluğumuzu.

Yargılayan Savunma derlemesi, 12 Eylül karanlığının henüz tümüyle dağılmadığı 1988 sonlarında Yurt Yayınları tarafından yayınlandı. O savunmaların ve TİKB kadrolarının ezici bir çoğunluğunun kolektif duruşuyla “örgütsel bir tutum” düzeyine yükseltilen işkencede direniş pratiklerinin kitaplaştırılması yöneliminin fikir babaları ise -öncesinden başlayarak sonrasında da- bütün davalarımızı takip eden avukatlarımızdan Hüsnü Öndül ile Kazım Bayraktar’dı.

TİKB MK’nın hayatta kalan üyeleri olarak Kenan Güngör ve ben o sıra Bursa Özel Tip hapishanesinde kalıyorduk, Yaşar Ayaşlı ile Remzi Küçükertan ise Antep Özel Tip’teydiler. Neredeyse her hafta Bursa’ya ziyaretimize gelen Hüsnü de Kazım da her geldiklerinde, bürolarına uğrayan gençlerin TİKB’nin 12 Eylül karşısında mücadelenin her cephesinde sergilediği militan direnişçi tutuma nasıl büyük hayranlık beslediklerini örneklerle anlattıktan sonra “Bunlar mutlaka kitaplaştırılmalı!” diye adeta başımızın etini yiyorlardı. Bu fikir aklımıza çabuk yattı. Çünkü TİKB olarak nasıl bir örgüt olduğumuzu, hangi konularda neleri savunduğumuzu yeni yeni hareketlenmeye başlayan gençliğe ve kamuoyuna ulaştırmaya büyük ihtiyacımız vardı. Örgütümüzün tarihsel izleği (Basın Yayın Komünü- “Aktancılar” olarak tanındığımız grup dönemi-THKO’yla birleşme ve ayrılık-TİKB’nin kuruluşu ve hemen arkasından 12 Eylül askeri faşist darbesi) nedeniyle bırakalım kamuoyunu, Türkiye solu bile TİKB olarak bizi 12 Eylül karşısındaki her cephede tutarlı militan devrimci duruşumuz sayesinde zindanlarda tanıdı. Toprağa düşen yoldaşlarımız dışında neredeyse bütün kadrolarımız 1988 kesitinde tutsaktı, dolayısıyla dışarıda düzenli yayın çıkarabilecek güç ve olanakların sınırlandığı bu dönemde görüşlerimizin kitaplaştırılması yerinde bir fikirdi.

Kitabı bastırmaya bastırabilirdik ama hukuki sorumluluğu kim üstlenecekti? Hüsnü gönüllü oldu fakat bu iyi bir fikir değildi. “Kazım ve sen bugüne dek ve halen üstlendiğiniz davalar nedeniyle zaten devletin hedefindesiniz. Ayrıca Kazım, 1985 operasyonu sırasında Adana davasında sanık durumuna düştü. Dolayısıyla bu sorumluluğu hanginiz alırsanız alın örgüt üyeliği suçlamasıyla anında tutuklanırsınız. Ve bu birçok davada yoldaşların savunmalarını sıkıntıya sokar,” diyerek karşı çıktım bu öneriye. Fakat Hüsnü’nün önerisi aklıma başka bir çözüm getirdi: Babam İbrahim Açan’a önerecektim bu işi. Hüsnü’yle haber gönderdim ziyaretime gelmesi için. Birkaç gün içinde geldi. Konuyu açınca tereddütsüz kabul etti. O dönemde kitaplar hakkında toplatma kararları hızla çıkıyor, baskıya girmiş kitaplara daha matbaa sürecinde el konulabiliyor, dağıtımı engelleniyordu. Bu nedenle her ne kadar mahkemelerde 12 Eylül’ün faşist mahkeme heyetleri ve savcılarının yüzüne alenen söylemiş olsak da üzerinden birkaç yıl geçmesine rağmen bunların bir kitap halinde yayınlanarak daha fazla insana ulaşmasının önüne geçecek şekilde hızla toplatılmamasını da gözetmeliydik. Bu düşünceden hareketle toplatma gerekçesi yapılabilecek ifade ve tanımlamaları, savunmaların özünü bozup gölgelemeyecek şekilde ayıklayarak yayına hazırlama işini Hüsnü ve Kazım üstlendiler. Babam da derleyen olarak amacını ifade etmeye çalıştığı kısa bir önsöz yazdı. Resmi kayıtlara geçen, mahkemelerde dile getirilen ya da dilekçe olarak verilen bu ifadelerin bazı bölümleri kitapta bu nedenle (…) şeklinde yayınlandı. Okuyacağınız bu edisyon, Yurt Yayınları baskısında çıkarılan ifadelerin “sansürsüz” halidir.

Babam o zaman 72 yaşındaydı. Levazım subayı olarak 30 yıla yakın süre orduda çalıştıktan sonra 1967 yılında, 51 yaşında avukatlığa başlamıştı. Girdiği ilk siyasi dava olan ABD Ankara Büyükelçisi Robert Komer’in arabasını yakan ODTÜ’lü devrimcilerin savunmasıyla başlayan meslek hayatı boyunca, TİKB önceli grup döneminden itibaren bütün TİKB davalarını takip etmenin yanında “Aydınlıkçılar” dışında Türkiye solunun hemen her örgütünden müvekkilleri olmuş mücadeleci, sosyalist bir avukattı. İHD ve ÇHD’nin kurucuları ve ilk yöneticileri arasındaydı. Hüsnü ve Kazım’dan farklı olarak devletin hem yaşı hem de 21 yıllık avukat olarak meslek hayatının uzunluğundan dolayı babamı tutuklamayı göze alamayacağını düşünmüştüm. Yanılmışım. 12 Eylül’ün devamı rejim, Yargılayan Savunma’nın derleyeni olduğu gerekçesiyle 18 Ocak 1989’da babamı 72 yaşındayken tutuklayıp 41 gün hapis yatırdı.

Tutuklanmasının ardından götürüldüğü Ankara Kapalı’nın girişinde hapishane müdürü, dönemin Ankara DGM savcılarından yüzbaşı Ülkü Coşkun’un özel emri üzerine saçlarını kesmek zorunda olduklarını ezile büzüle söylemiş. Babamın yanıtı, “Kestir oğlum, benim yüzümden işini kaybetme. Ayrıca sen niye utanıyorsun, sana bu emri verenler utansın…” olmuş. Giriş işlemlerinin tamamlanmasının ardından müdür bu kez kendisini TKP’nin son genel sekreteri Nabi Yağcı ile TİP sekreteri Nihat Sargın’ın kaldığı odaya vermeyi düşündüğünü söylemiş. Babam “Hayır, ben çocukların yanında kalmak istiyorum,” diyerek bu “ayrıcalığı” da reddetmiş. Babamın “özel oda”ya gitmeyip kendi koğuşlarına gelmeyi seçeceğini önceden tahmin eden “çocuklar” da tıklım tıkış koğuştaki tek sobaya en yakın yatağı “İbrahim amca” için önceden hazırlamışlar zaten. Babamın 41 gün aynı koğuşta kaldığı devrimcilerin çoğu hâlâ hayatta ve onun o yaşında koğuş düzenine nasıl saygılı davranıp sabahları kendileriyle birlikte nasıl spor yaptığından ailelerinin maddi durumu elvermediği için avukat tutamamış kaç devrimcinin tahliyesini sağlayan dilekçeler yazdığına kadar o günleri anıyorlar.

Avukat olarak zaten bizzat katıldığı davalarda yapılan ve her biri dava dosyalarına girmiş savunmaları derlediği bir kitap yüzünden tutuklanmasının hem Türkiye’de hem de uluslararası kamuoyunda yarattığı tepkiler üzerine ilk duruşmada tahliye ettiler babamı. Kitap hakkında da önce toplatma kararı verildi fakat yayınevi ve avukatların girişimleri sonunda o karar da sonradan kaldırıldı.

*****

Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar. (Tolstoy)

12 Eylül döneminde TİKB MK üyelerinden biri olarak Adana’da yargılanan fakat 1990’ların başlarında sadece TİKB ile değil her türden örgütlü mücadeleyle köprüleri atan Yaşar Ayaşlı, yıllarca süren bir sessizlik döneminin ardından 2009 yılından itibaren tarih kalpazanlığı temelinde geçmişinin lekelerini yıkamaya soyundu. Kendisine yalanlarla örülü sahte bir özgeçmiş ve imaj inşasına girişti. “Hayatı boyunca yalpalamamış keskin devrimci-derin entelektüel” pozlarına bürünerek bir taraftan belge ve tanıkları olan gerçekleri bile yüzü kızarmadan eğip bükerken bir taraftan da kendisi dışında neredeyse herkesi çamura bulamak, kirletmek ve lekelemek için ölçü-sınır tanımayan bir saldırganlık sergilemeye başladı. Sanki bir tarikat yapılanması söz konusuymuş gibi kendisini “TİKB’nin -ve önceli grup yapısının- kurucusu, teorisyeni, stratejisti, taktisyeni, yazanı-çizeni, cepheden cepheye koşan örgütçüsü, işkencede direnişinin mimarı…”  kısacası “her şeyi” olarak gösterebilmek için çırpındı.

Kendisini “biricikleştirebilmek” için zaman zaman o kadar ileri gitti ki, hepimizin üzerinde emeği olan babam İbrahim Açan’ı “12 Eylül’ün darbeci faşist generalleriyle tanışıklığını kullanarak benim hem daha az işkence görmemi hem de 146/1’den değil 168/1’den yargılanarak daha düşük ceza almamı sağlayan” bir cunta işbirlikçisi gibi resmedebildi. Bununla da kalmadı, 1984’te faşizmin İstanbul zindanlarını da Mamaklaştırma hedefiyle giriştiği Tek Tip Elbise (TTE) saldırısına karşı Dev-Sol’la birlikte başlattığımız Ölüm Orucu direnişinin örgütlenmesi sürecinde “Fatih’i oyuna getirerek ölüme sürdüğümüzü” iddia edebilecek kadar düşkünleşti, benim “kendisini ve Bektaş Karakaya’yı öldürtmeye çalıştığım” hezeyanına kapılacak ölçüde aklını yitirdi.

“Yıllardan beri burjuvaziden çok bizimle uğraştı, aklına gelebilecek her türlü iftirayı bir biçimde dile getirdi, bağırsakları herhalde artık boşalmıştır…” diyordum ki, yanıldığımı gördüm. Geçen yıl yayınlattığı son kitabında (Türkiye Solundan Manzaralar/12 Eylül’de Yenilenler Üzerine Tarihsel Bir Deneme*) bana ve Kenan Güngör’e yönelik akıl almaz yeni bir iftirayla çıktı yine karşıma. O dönemin ruhunu, özünü, kendinden sonra gelen kuşaklara bıraktığı tarihsel mirasın baskın yönünü sanki pişmanlık gösteren 3-5 döküntünün nedamet teorileri oluşturuyormuş ve Türkiye Devrimci Hareketi’nin sonraki tarihsel seyrine de bu ruh damga vurmuş temel tezini işlediği o kitapta paparazzilere özgü bir merakla yıllardan beri araştırıp biriktirdiği anlaşılan bir kirli çamaşır sepetini boşaltırken Kenan’ı ve beni de “12 Eylül mahkemelerinde az ceza alabilmek için siyasi savunma yapmaktan kaçanlar” kategorisine sokmuş:

Her devrimci, mahkeme kürsüsünün karşısına , boynu bükük, az ceza dilenen biri olarak değil, yapılanların hesabını soran başı dik bir devrimci olarak çıkma göreviyle karşı karşıyadır… (12 Eylül mahkemelerinde de-nba) Birçok örgüt yöneticisi kürsü önündeki davranışlarını ve savunmalarını az ceza almaya, yani hukuki savunmaya göre ayarlamıştır. Örneklerini buna önem veren mensubu olduğum örgütte bile gördüm. Merkezden Kenan Güngör idam almamak için siyasi savunma yapmaktan ısrarla kaçındı, sona doğru yaptığıysa yetersizdi. Hasan Selim Açan ise ‘okumama izin verilmedi’ gibi bir yalana sığınarak hukuki savunmada kaldı ve karşılığını da aldı. (agk, sf. 249 **)

Bu nasıl bir kin nasıl gözü dönmüş bir düşmanlık nasıl bir akıl-izan kaybıysa Yaşar Ayaşlı kendisininkiyle birlikte bizlerin savunmalarının da 1988 yılında yayınlanan Yargılayan Savunma kitabında yer aldığını “unutmuş”. O kitapta yer alan savunmaları kimse kimsenin kulağına fısıldamadı, kitabın hukuki sorumluluğunu üstlenen İbrahim Açan onları bir zulada bulup gün ışığına çıkarmadı. Kitabın önsözünde de belirttiği gibi avukat olarak girdiği dava dosyalarından alıp derledi ve yayınladı. O savunmaların herbirinin karakteri, kapsamı ve netliği kitabın erken toplatılmasının önüne geçmek için Hüsnü ve Kazım tarafından ayıklanan cümle ve sözcüklere rağmen bütün çıplaklığıyla görülebilecek kadar açık ve ortada. El yazısı orijinalleriyle karşılaştırarak sansürsüz hale getirilmiş tıpkı basımını da şimdi e-kitap olarak yayınlıyoruz. Dolayısıyla, “mensubu olduğu örgütündeki” yoldaşlarının dava dosyasına girmesini sağladıkları el yazısı savunmalarının “fazla ceza alırım korkusuyla” duruşmada okumaktan kaçınıldığını iddia edebilmek için insanın aklını da mantığını da gerçeğe saygısını da dürüstlüğünü de hepten yitirecek kadar kendinden geçmiş olması gerekir.

Üstelik kendi adıma söylemek gerekirse “savunmamı okumama izin verilmedi” şeklinde bir iddiam olmadı hiçbir zaman. Dava savunma aşamasına geldiğinde mahkeme heyeti o güne kadarki uygulamalarının dışına çıkarak her zaman en erken ayda bir yaptıkları duruşmayı iki hafta sonraya koydu.  Sağmalcılar Özel Tip’te tek başıma kaldığım hücremde hızla kaleme alabildiğim kadarını da “savunma sınırlarını aşıyorsun” gerekçesiyle sık sık sözümü kesip okutmamaya çalıştı. Bu ayak oyunu ve engelleme çabalarına rağmen özellikle politik kimliğimi ve cunta karşısındaki duruşumu dile getirdiğim ilk bölümün ana hatlarını duruşmada kavga-dövüş okudum, devamını getirmeme ise zorbalıkla engel olundu. Davanın savunma aşamasında da yaşananlara tanık olan avukatlarımız Hüsnü ve Kazım, Yargılayan Savunma’nın 1988’de yapılan ilk baskısının 193. sayfasında yer alan dipnotta,  “H.Selim AÇAN’ın savunmasının yazılı kısmı (abç) burada bitiyor. Duruşma yargıcının daha önceden verdiği bütün söz ve teminatlara rağmen, Selim AÇAN’ın savunmasını tamamlamasına olanak tanınmamıştır.(DN)” diyerek bu durumu dile getirdiler.

Kaldı ki o yıllarda Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde yargılanan bütün devrimcilerin siyasal düşünce ve ideallerini hatta gördükleri işkenceleri dile getirmek için ağızlarını açar açmaz nasıl susturulmaya çalışılıp yaka-paça duruşmadan atıldıkları iyi bilinir. Nitekim Yaşar Ayaşlı dahil kitapta yer alan bütün savunmalarda hepimiz, keza başka örgütlerin belge ve anlatılarında da sayısız kez dile getirilmiştir bu uygulamalar.

Yaşar Ayaşlı madem konuyu fazla ceza alırım korkusuyla faşizm karşısında titrek davranmak bahsinden açtı, en ufak bir utanç ve pişmanlık duymadan saklamaya devam ettiği Adana polisindeki çözülmesini (***) bir kez daha hatırlatıp arkasından siyaseten de karakter olarak da henüz tümüyle dibe vurmadığı o kesitte Adana davasında yapmak mecburiyetini hissettiği yalapşalap savunmasını sonrasında nasıl savunamadığını belgesiyle hatırlatayım o zaman kendisine:

O dönem hepimiz gibi Yaşar Ayaşlı da mahkemede siyasi bir savunma yaptı. Yine hepimiz gibi onun savunması hakkında da “komünizm propagandası” ve “devlet büyüklerine, devletin emniyet güçlerine hakaret” vs. suçlamasıyla dava açıldı. Ama hepimiz o soruşturma ve davalarda da dediklerimizin arkasında durmakla kalmadık, suçlama konusu yapılan görüşlerimizi altını kalın kalın çizerek tekrarladık. Öyle ki, polis tavrı kötü hatta utandırıcı olanlar bile savunma davalarında titreklik göstermediler. Çoğumuz savunmanın savunmasının savunmasından… yeni cezalar aldık. Ama yıllar sonra elimize geçen belgelerden gördük ki, yıllardan beri herkese “12 Eylül faşizmi karşısında dik durma, işkencede direnme, düşman karşısında titrememe” vb. dersleri veren Yaşar Ayaşlı meğer savunmasını dahi savunamamış!.. Cezaevi idaresi kanalıyla mahkemeye gönderdiği 17 Nisan 1986 tarihli 29 sayfalık savunmasına ilişkin olarak “ideolojik-siyasi propaganda” ve “devlet büyüklerine hakaret” ettiği iddiasıyla açılan davanın 21 Mayıs 1986 günü yapılan  savcılık sorgusunda “Valla billa benim ne propaganda amacım ne de devlet büyüklerine hakaret kastım vardı, sadece idamımı isteyen savcıya kızdım, o kızgınlıkla dilim sürçmüş olabilir, affola” içeriğinde nedamet getirmekle kalmayıp “Onlara hakaret kastım, onları aşağılama amacım yoktur” dediği cunta şefi Kenan Evren ile Turgut Özal’ın “sayın” olarak anıldıkları bir ifadenin altına elleri titremeden imzayı basmış.

Tek sayfalık savcılık sorgusunun ilk iki paragrafı kimlik bilgileri ve yaşamına dair özet. Üçüncü paragrafta soruşturma konusu olan savunması hatırlatılıyor. Sorgu konusu yapılan savunmasına dair “içeriğini aynen kabul ediyorum” dedikten sonra okuyarak altına imza bastığı savcılık sorgusunda aynen şunları söylüyor (ifade bozuklukları sorgunun aslına, alt çizmeler bana ait):

“(…) Yazılı savunmamda gerek davamla ilgili gerekse siyasi ve ideolojik düşüncelerimle ilgili olan duygu ve düşüncelerimi yazarken hiç kimseye hakaret etmek kasıt ve niyetiile hareket etmiş değilim ancak benim düşünce çerçeveme göre gördüklerim ve işittiklerimin aksi yönde gerçeklere uymayan beyanatlarda bulunan kişi ve kuruluşlara karşı düşündüklerimi ve savunmamı yaparken normal yazışma usul ve adabının kısmen dışına çıkmış olabilirim zaten (bazen -nba) dilimiz sürtmüş oluyor bunun yanında gözaltına alındığımız günden bugüne kadar poliste diğer güvenlik görevlilerinin önünde hakaret’e uğradığımız işkence gördüğümüz hususundaki iddia ve ihbarlarımız gereğince değerlendirilmemektedir. Bu nedenle ben halen idam’a mahkum edilmiş siyasi suçlu olarak belli eylemlerin sanığı değil fikir ve düşüncelerimin sanığıyım beni suçlayan iddianameler bu doğrultuda olunca siyasi ve ideolojik görüşlerim doğrultusunda savunmamında siyasi bir ideolojik bir ağırlıklı olması tabidir. savunmam içerisinde bazı fikir ve düşünce açıklamaların proğanda niteliğinde değildir. mahkeme huzurunda yapılan bir savunmada propaganda amacı güdülmez ancak propaganda halk önünde yapılır. bu nedenle yargılandığım davada suçlandığım fikri düşünce ve ideolojim doğrultusunda açıklamam ve inancımı ortaya koymam bir fikir propagandası addedilmeyeceği görüşündeyim.

Başbakan olarak sayın Özal’a Devlet Başkanı olarak sayın Cumhurbaşkanı’na (yani Kenan Evren’e -nba) delilsiz ve somut bir olaya dayanmayan iddialardan dolayı beni mahkeme önüne çıkaran hakkımda idam isteyen C.Savcısına ve Askeri savcıya fikir ve düşüncelerimden dolayı beni yargılayan mahkemeye karşı söylemiş olduğum sözler savunma hudutları içerisinde yapılmış sözkerdir. Hakaret kastım veya onları aşağılama amacım yoktur. Bu nedenle belki anlamları itibarı ile savunma hudutlarının az da olsa dışına çıkan ve ılımlı kelimelerle ifade edilmesi mümkün olan bu sözcükleri kullanmış olmam içinde bulunduğum ruh halinin bir sonucudur. kasıt yönünden böyle bir amaç gütmüş değilim. Savunmamı bu doğrultuda kabul edilmesi görüşü ile aynen tekrar ediyorum ve kendi el yazım mahsülü olan yazılı savunmamı aynen tekrar ediyorum dedi. Savunması imza altına alındı.21.5.1986

Adana C. SAVCI YRD- 16593.           Z. KATİBİ.                                        Yaşar Ayaşlı

imza                                                  imza                                                 Sanık- imza

 

Daha alt düzey bir kadro için bile “yakışıksız” bir tutum olmakla birlikte sonuçta insana özgü bir zaaf olarak bu “titrek tavrı” bir yere kadar anlamak mümkün. Fakat işi mide bulandırıcı hale getiren yön, Osman’ın (Osman Yaşar Yoldaşcan) toprağa düşüp Tahsin Alpşar’ın (Komando Tahsin) ve başka ileri kadroların peş peşe tutsak düşmelerinin ardından Yaşar Ayaşlı’da uç vermeye başlayan tereddüt ve yalpalama eğiliminin ivme kazandığı o kesitte Adana polisinde ve savcılıkta sergilediği zayıflık değil. Siyasi sicilinde bu lekeleri taşıyan birinin, bunları onlarca yıldır eski yoldaşlarından, örgütünden ve tarihten ısrarla saklamakla yetinmeyip bir de önüne gelen herkese “tutarlı direnişçilik” dersi vermeye soyunacak kadar işi arsızlığa vurması… Bu bir karakter göstergesi değilse nedir?..

(*) Türkiye Solundan Manzaralar/12 Eylül’de Yenilenler Üzerine Tarihsel Bir Deneme başlığını taşıyan o kitap, kanımca tarihin nasıl yazılmaması gerektiğine örnek gösterilebilecek bir balçık yığını. Yaşar Ayaşlı’nın bizim aramızdayken de sık sık tartışma ve eleştiri konusu olan siyaset yapma tarzını ve ruhunu yansıtıyor. Yıllarca akla hayale gelmeyecek internet sitelerini bile tarayarak 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerinde kimler hangi düşkünlükleri sergiledi, poliste ve mahkemelerde kimler nasıl çözüldü ama bunu saklamak için neler yaptı fakat başka kimler onların maskesini nasıl düşürdü ya da birinin dediğiyle öbürününki arasında hangi çelişkiler var… temelinde resmen sansasyonel veri toplama peşinde koşmuş Ayaşlı. “Tarih yazımı” maskesi altında düpedüz paparazzilik yapmış yani. 12 Mart sanki asıl olarak dönekler üretmiş izlenimi yaratan anlatımlar, siyasi sicili kendisi gibi lekelerle dolu bir “düşkün” olan Şaban İba’nın tam 48 yıl sonra kalkıp yıllarca aynı örgütün Merkez Komitesi’nde birlikte yer aldığı “Mahir Sayın aslında polis ajanıydı” iddiasını ortaya attığı hezeyanlarının üstüne bile muteber bir kaynakmış gibi atlamasına kadar insanın nutkunun tutulduğu o kadar çok şey var ki o kitapta, okurken sık sık mide bulantısı hissediyorsunuz.

2000 sonrasında “sol”da da kendini fazlasıyla gösteren toplumsal çürüme ortamında böyle dedikoduların meraklıları hatta alkışçıları da var ortalıkta. Onlarınki bir karakter ve seviye ortaklığı. Fakat 2000 sonrasında doğmuş genç kuşaklar ne düşünürler o tarz tarih anlatımlarını okuduktan sonra?.. En iyimser yorumla, “Bize bugüne kadar 6 Mayıs’ta, Kızıldere’de, Vartinik ve Diyarbakır zindanında yazılan direniş destanları temelinde anlattığınız 12 Mart gerçekliği meğer çok başkaymış!” demezler mi? Devrimci örgütlere ve örgütlü devrimciliğe hatta yoldaşlık ilişkilerine bile kuşku ve güvensizlikle yaklaşmazlar mı?..

(**) 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü döneminde yargılandığım çeşitli davalardan toplam 333,5 yıl (yazıyla ÜÇYÜZ OTUZÜÇ YIL ALTI AY) ceza aldım. Bunun 300 yılı 12 Eylül öncesi bir dönem sorumlu yazı işleri müdürlüğünü üstlendiğim Halkın Kurtuluşu gazetesinin değişik sayılarında yayınlanan yazılardan dolayı verildi. 24 yılı TİKB kurucularından ve Merkez Komite üyelerinden biri olduğum gerekçesiyle örgüt davasında aldım. Geriye kalan 9 yıl 6 ay ise yargılandığım mahkemelerde yaptığım savunmalar ve onların savunmalarıyla çeşitli siyasal olay ve gelişmelere ilişkin olarak sıkıyönetim komutanlığına yazdığım protesto dilekçeleri nedeniyle verildi. Yaşar Ayaşlı’nın “karşılığını aldı” iftirasının dökümü de budur!..

(***) Yaşar Ayaşlı ile o dönem dışarda geriye kalan kadro ve taraftarlarımızın neredeyse tamamı aylarca süren sistematik bir takip sonucu 8 Mart 1985’te aynı gün İstanbul ve Adana’da yakalandılar. TİKB olarak bu bizim 12 Eylül döneminde yediğimiz ilk ve tek toplu darbeydi. Ayaşlı yakalandıktan 2 ay kadar sonra (tahminen Mayıs başı-ortaları) tutuklanarak Metris’te o dönem kaldığım Sibirya havalandırmasındaki bir koğuşa getirildi. Nasıl yakalandıkları ve sonrasında olup bitenler bahsini konuşurken İstanbul’da ifade vermediğini fakat Adana polisinde ifade verdiğini itiraf etti. Neden olarak ise birlikte yakalandığı kadrolardan Cumali Çataltepe’nin İstanbul’dan itibaren kötü çözüldüğünü, Adil Özbek gibi itirafçılaşmasının önünü almak için Adana polisiyle “herkesin sorgularına son verilmesi koşuluyla” pazarlık yaparak ifade vermeyi kabul ettiğini, zaten büyük ölçüde polis sorgularının beylik sorularına verdiği cevaplardan oluşan 5-6 sayfalık bir metni imzaladığını söyledi.

Açıkçası çok şaşırdım. Ondan bu zayıflığı beklemiyordum. O konuşmada bunu kendisine de söyledim. Ayrıca birilerinin itirafçı olmasını önlemek gerekçesiyle polisle pazarlığa oturmanın mantığını anlayamadığımı, polisin o kadar da “salak” olmadığını belirttikten sonra “Kanımca sen ‘ne olacaksa bir an önce olsun bitsin’ şeklinde bir ruh haline sürüklenmişsin, asıl neden bu bence” diye de vurguladım. O yıllarda -ve sonrasında da- örgüt saflarında hâkim olan ölçü ve yaklaşımları hatırlatarak, “Senin bu zaafın duyulacak olursa kadro ve taraftarlarımız hem büyük bir hayal kırıklığı yaşarlar hem de senin üstünü çizerler, bundan sonra bu lekeyle anılır hale düşersin. Fakat ben seni ‘68’den beri tanıyorum, devrimci gelişimini ve bu örgüt için yaptıklarını en iyi bilenlerden biriyim, dolayısıyla gönlüm buna razı olmaz…” diyerek aslında siyaseten de ahlâken de vahim bir yanlış yaparak onun suç ortağı oldum.

Fakat çok ilginçtir, o konuşmadan sonra Yaşar o çözülmesinin lâfını bir daha asla etmedi. Herhangi bir pişmanlık ve utanç belirtisi şurada dursun sanki böyle bir zayıflık sergilememiş gibi yoldaşlarına, devrimci kamuoyuna ve tarihe yalan söyleyip onları aldatmaya devam etti. Bu pişkinlikle de yetinmedi, işi giderek arsızlığa vurdu. “İşkencede direnişin kitabını yazmış devrimci direniş ustası” pozu takınarak kimlerin poliste nasıl çözülüp gerçeği saklamak için sonra hangi atraksiyonları sergilediğini açığa çıkarmayı iş edindi.

12 Eylül’ün hemen başlarında Osman Yaşar Yoldaşçan’ın ölümünün ardından uç vermeye başlayan korku ve yalpalamaları dışarda yalnız kaldığı dönemde derinleşip 1985 Mart’ında yakalanmasının ardından özellikle Adana sürecinde belirginleşen bu kavga kaçağı, “Yoruldum. Ayrıca 40 yaşımdan sonra üçüncü kez cezaevine girmeye niyetim yok” gerekçesiyle 1990’ların başında havlu atmasının üzerinden 20 yıl geçtikten sonra “cesaret kazanıp” kişisel resmi tarihini yazmaya soyundu.

O bu “cesareti” öncelikle 2000 sonrası şaha kalkıp kitleselleşen tasfiyeciliğin devrimci geçmiş ve örgüt düşmanlığını yücelten ruh hali ve ortamından, ikinci olarak 1994 sonrasında TİKB’yi birbirinin devamı iç krizlere sürükleyerek paralize etmekle kalmayıp olağanüstü güç ve prestij kaybına uğratan hiziplerin yol açtıkları yıkımdan aldı.

Açılışı 2009 yılında yayınladığı Yeraltında 5 Yıl kitabıyla yaptı. Kitap, “TİKB’yi ben kurdum… Her şeyi ben yaptım… Ben yarattım… Benden sonra her şey dibe vurdu, TİKB bitti…” izlenimi yaratmaya soyunmuş bir megalomanın hayasızca yalanlarıyla doluydu. Bu benmerkezci hezeyanın bizzat kendisi onun kolektivizme ve devrimci örgüt anlayışına ne kadar uzak ve yabancı olduğunun somut göstergesiydi. Anlatımlarında, yitirdiğimiz yoldaşların dışında kalan tanıdığı neredeyse herkese bir çamur atıyordu.

Yaşar Ayaşlı’nın kendisini biricikleştirebilmek için uydurduğu yalanlardan özellikle ikisi çok iğrençti: Birincisi, 1984 TTE sürecinde o zaman Sağmalcılar’da yatan MK üyeleri olarak Fatih’i tezgâha getirip ölüme sürdüğümüz iddiasıydı. İkincisi ise kendisi dahil sadece bu örgütte değil -Aydınlıkçılar dışında- Türkiye solunda emeği geçmemiş insan kalmamış babam Av. İbrahim Açan’ın orduda subay olduğu dönemden tanıdığı 12 Eylül cunta üyeleriyle ilişkilerini kullanarak benim hem poliste “daha hafif” işkence görmemi hem de idamla değil örgüt yöneticiliği iddiasıyla Adana’da değil İstanbul’da yargılanmamı sağladığı iftirasıydı.

Halbuki İstanbul’da hepimiz gibi “silahlı örgüt yöneticiliği” iddiasıyla 168/1’den aranıp hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarılan Yaşar Ayaşlı’nın dosyasının Adana Davası’na bağlanmasının ve sonrasında 146/1’den ceza almasının asıl nedeni kendisinin ve Cumali Çataltepe’nin polis ifadelerinde geçen adi bir gasp eylemiymiş. Hasan Uslu adındaki emekli bir öğretmenin evini basıp karısı ve kızının ziynet eşyalarıyla 200 bin liraya el koymuşlar. Evdeki kadınların “Biz polisiz” diye gelenlerin çekmeceleri ve dolapları karıştırıp evdeki kasanın anahtarını istemeleri üzerine polis olmadıklarını anlayarak “Hırsız var!” diye bağırmaları üzerine paniğe kapılıp kaçarlarken Yaşar Ayaşlı elindeki 14’lüyü ve gözlüğünü düşürmüş.

Yargılayan Savunma’nın genişletilmiş sansürsüz versiyonunun ekleri arasında yer alan Adana Davası Gerekçeli Kararı’nın onunla ilgili bölümünde (159-164. sayfalar arası) K1.B/1-D.346’da kayıtlı ZABITA (yani polis -nba) İFADESİNDE bu eylemle ilişkisini her ne kadar “reddettiği” yazılıysa da mağdurların dosyada yer alan teşhis tutanakları yanında eylemde yer alan Cumali Çataltepe ve Adem Kepeneklioğlu’yla BİRLİKTE GÖTÜRÜLDÜKLERİ söylenen YER GÖSTERME TUTANAĞI (K1. B1- Dizi 293’te kayıtlı) mahkemenin ona 146/1’den ceza vermesinin gerekçesi olmuş.

Yaşar Ayaşlı’nın işi pişkinliğe vurarak saklamasına “yardımcı olduğum” bu suçunu ve kendi “suç ortaklığımı,” onun ölçüsüz yalanlarla örülü kişisel resmi tarih anlatımı üzerine 2011 yılında İtirafçı başlığı altında kaleme aldığım 8 makaleden oluşan bir dizinin İstanbul’da Direnir, Adana’da Şaşar başlığını taşıyan üçüncü bölümünde ifşa ettim: https://arsiv.alinteri8.org/haber/14561?q=itiraf%C3%A7%C4%B1 (Peşpeşe gelen kapatma kararlarının ardından  yeni siteler açılırken Alınteri arşivinin 2018 öncesine yeni siteden maalesef ulaşılamıyor. Merak eden, andığım diziyi farklı arama yöntemleri deneyerek internette bulabilir)

Adana polisinde çözülmesi dahil o dizide ifşa ettiğim gerçeklere dair “Bunlar doğru değil, iftira!” diyerek ortalığı inletmek şurada dursun gıkı bile çıkmadı Ayaşlı’nın. Keza Sel Yayıncılık tarafından ilk baskıları 2019 yılında yapılan Bitmedi Daha (Şubat 2019) ve Sürüyor O Kavga (Ekim 2019) başlığıyla yayınlanan anılarımda anlattıklarıma dair de ağzını aç(a)madı. Sadece aylar sonra başka anı kitapları üzerine yazdığı bir değerlendirme yazısında üstü kapalı imalarda bulunarak (“kişilerin arasında geçtiği iddia edilen, belgesiz-kanıtsız anlatımlara güvenilmez” gibisinden bir cümleyle) yazdıklarım hakkında kuşku yaratmayı denedi, o kadar.

Yalnız o diziyi kaleme alırken sonradan -ve halen- çok utandığım vahim bir hata yaptım: Öfkeme hâkim olamayıp yer yer komünist kimliğime yakışmayan lümpen bir dil kullandım. Dönemin ortamı yanında hem her birinin ideolojik-siyasi olarak hangi iddialarla ortaya çıkıp sonrasında nasıl bir pratiğin sahibi oldukları ortada olan hizipçi çevrelerin hakkımda çıkardıkları pespaye söylentilerden etkilenenler, özellikle de her birinin içyüzlerini iyi bildiğim başka “tükenmişler” o hatamın üstüne atladılar. Dile getirdiğim gerçekler, kullandığım üslubun yakışıksızlığı altında boğuntuya getirilmeye çalışıldı. Kısacası biçim özü boğdu. Ama bugün bir kez daha tekrar ediyorum: İtirafçı dizisinde ona dair ifşa ettiğim her şey noktası-virgülüne kadar gerçektir. Dahası, Yaşar Ayaşlı gerçekliğine dair eksiği vardır, fazlası yoktur!

Yaşar Ayaşlı geçmişindeki bütün lekeli sayfalar konusunda yaptığı gibi Adana’da ifade verdiğine dair ifşaatımı da açıkça yalanlayamadığı için yıllardır çeşitli yazılarında ve kitaplarında öznesiz cümleler kurarak “belge var mı” savunmasının arkasına saklanmaya çalıştı. Paparazzi tarih yazımında attığı son çamur üzerine hem Adana polisindeki tavrına hem de yapmak mecburiyetini hissettiği savunmasını bile savunamayışına dair belgeleri yayınlamak zorunda bıraktı bizi.

Bu arada madem o kadar belge düşkünü, bu kez ben ona sorayım: Adana dosyasında senin Adana polisinde ifade vermediğine dair imzadan imtina tutanağı niye yok?.. Yakalandığında ilk sorgunun yapıldığı İstanbul için var böyle bir belge ama sonra sevk edildiğin Adana sorguna dair ne öyle bir belge ne de başka herhangi bir iz-işaret-belge var. O dönem işkencede direnen bütün yoldaşlarımızın dosyalarında var bu imzadan imtina tutanakları, üstelik ben o tutanağı dahi imzalamamışım. Böyle bir belge senin dosyanda niye yok? Dahası, güya “Cumali’nin itirafçılaşmasını önlemek” gerekçesiyle Adana’da polisle nasıl bir pazarlık yaptın ki mahkemenin gerekçeli kararında atıf yaptığı “K1.B/1-D.346’da kayıtlı zabıta ifaden” de yok o dosyada?!.. Mahkeme heyetinin sana ilişkin gerekçeli kararında TİKB’nin tarihi, nasıl yapılandığı, senin geçmiş siyasal faaliyetlerin ve kimi ilişkilerin-yaptıkların hakkında verdiğin bilgilerden alıntılar yaptığı o “zabıta ifaden” kimler tarafından niye buharlaştırıldı, heyetin görüp okuduğu anlaşılan o ifade neden avukatlardan saklandı?.. Belgeyle konuşmaksa istediğin, o zaman bu soruların yanıtlarını belgeleriyle koy ortaya, biz de “yanılmışız” diyerek özeleştiri yapıp susalım.