Sabahı uyandıranların cesaret veren direnci



Onları hayatın her alanında erkek egemenliğine mahkum eden kapitalist sistem, kadınların kalkanlara, kurşunlara, coplara meydan okuyan esinleyici yürüyüşleri karşısında ağır darbeler alıyor. Kadınların dünyayı değiştirme iradesi bugün her zamankinden daha emin adımlarla yürüyor. Çünkü “Sabahı onlar uyandırır…”


Leyla Sander

Kimi fotoğraf kareleri gelip yerleşiyor zihnimize, karşı konulmaz biçimde tetikliyor biriktirdiklerimizi. Bildiklerimizi, biriktirdiklerimizi, her zerresi bendinden taşmaya hazır, önünün açılmasını bekleyen öfkemizi…

Boğaziçi öğrencilerinin sınır tanımayan direnişiyle akmaya başlayan süreç. AKP-MHP-Ergenekon faşist koalisyonunun baskı, yasak ve boyunduruk dayatan, kayyum rektör atayan, bu kararı tanımayan gencecik insanlara karşı zincirlerinden boşanmış polis saldırısı… İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de… 38 vilayetinde Türkiye’nin.

Gözümüz kadınlara, kadın öfkesinin dile geldiği anlara takılıyor. “Takılmak” diyoruz, lafın icabı… Öyle çok ki bu anlar ve görüntüler, başımızı hangi yana çevirsek bir kadın militanlığı karşılıyor bizi. Son günlerden birkaç kare önce:

Gençliğin bir nabız gibi atan öfkesi ne sadece Boğaziçi’ne ilişkindi ne de Melih Bulu soytarısına dönüktü! Bulu’nun üniversitenin tepesine paraşütle indirilmesi, bir kayyumlar düzeni inşa etme, “kültürel iktidar” yaratma düşlerinden vazgeçip hayatı zeka ve yaratıcılık üzerine inşa edenlere anlayacakları dilden had bildirme ve ayaklarını denk alma noktasına getirme zorbalığıydı.

Mücadele sahnesinin en önünde gencecik kadınları görüyoruz, başı açık kapalı, saçı uzun boyalı… Matematik kafası var onlarda, yaratıcılık kimyası gençliğin coşkusuyla dile geliyor. Kadınların verili yaşam tarzına muhalif her itirazına yapıldığı gibi kalkanlar dikiliyor önlerine, gözleri biber gazıyla tanışıyor…

“Mazbut” ve “makbul” kadın ve sorgulamayıp biat eden öğrenci kalıbına sığdıramadıkları geleceğimizi kadın düşmanı faşist sistem zorbalıkla dize getirmeye çalışıyor, ama boşuna, gözaltından bırakılanların fotoğraflarına bakıyoruz… gözaltı, çıplak arama, ters kelepçe… adeta dalga geçer gibi, “bunlar bize sökmeyecek” der gibi gülümsüyorlar. Neşeleri birikmiş öfkelerinden taşıyor, bütün bir ezilenler toplumunun acıları ve yoksunlukları kahkahaları ve şaklanbanlıklarıyla dile geliyor.

“Çünkü soruda ve sorguda gelecek

günler: neyin bedeli bu işkence”*… yanıtını biliyorlar

Bu müthiş eğitici ders ve “deneyim”, zeka ve yeteneklerini biçimlendiren üniversitede değil ancak sokakta, mücadele içinde öğrenilebiliyor çünkü, sağlaması orada yapılıyor. Pasif savunmadan aktif karşı koyuşa örnek gösterilebilecek sayısız kare var. Özgürlüklerini ve geleceklerini koparıp alma bilincinin buralardan geçerek kazanılacağını biliyor onlar; sezinliyor, sindiriyor ve uyguluyorlar. Üniversitenin, çevre semtlerdeki protesto yürüyüşlerinin, şarkıların, halayların sloganların değişmez konusu bu “Hayır!” çığlığı… İtirazın ve karşı koyuşun sözde kalmayan eyleme dökülmüş hali… Her şeyleriyle “baş eğmeyecek, yere bakmayacağız!” diyorlar.

Birleşik Mücadele Güçleri‘nin İstanbul’da kuruluş deklarasyonu öncesi Kadıköy’de polis ablukası ve saldırı. Beş kadın yüzlerce polis tarafından araya alınıp sıkıştırılmış, hareket etmesinler, adım atmasınlar, kitleyi peşlerinden sürüklemesinler diye boğulmak isteniyor. Onları korkutup sindiremeyeceğini elbette çok iyi biliyor faşist devlet. Defalarca sınanmışlar, gözaltılarla, işkencelerle, hapisliklerle… Kürt oldukları için, komünist oldukları için, kadın oldukları için kuşatılmak istendikleri çemberlerden alınlarının akıyla geçmişler. Üzerlerine çullanan polis güruhunun saldırısına ve tacizine direniyorlar. İbret olsun isteniyor. Olacak elbette, ama tahmin ettiklerinin tam aksi yönde.

Bu beş kadının başeğmez onuru yüzlerinden okunuyor. Anıtlaşmış bir kadın öfkesi olarak dünyanın gözü önünde dimdik duruyorlar. Elimizi uzatsak dokunamayız ama sezgilerimizle kucaklayıp sarmayalabilir, bize ulaştırmaya çalıştıkları mesajı duyabiliriz: “Baş eğmeyin, yanı başımıza gelin, mücadele nehrinde buluşalım!”

https://twitter.com/GazeteAlinteri/status/1358321111776325632?s=20

Ankara’da, polis şiddetine boyun eğmeyen öfke özellikle kadınların bedenlerinden, haykırışlarından taşıyordu. Minnacık, ‘çıtı pıtı’ denecek genç kadınlar, polis copları karşısında kesinlikle gerilemiyor, kalkanlara yükleniyor, karşılarındaki azgın güruh tarafından yere yıkıldıklarında slogan atmayı sürdürüyorlardı. Herbiri yırtıcı birer kaplan gibi düşüyor kalkıyor sonra yeniden hareketleniyordu. Sadece kendilerini ezmeye yeminli polise karşı değildi bu öfke… Sistemin muhalif her sesi boğmaya, gençliği itaatkar köleler haline getirme adımlarına duydukları nefretti. Geleceklerinin ellerinden alınma girişimlerine, kadın katliamlarına, cezasızlık politikasına, hayatlarına üç kuruş değer verilmemesine… bütün bir toplumu zorbalıkla gütmeye çalışan faşist iktidarın her evsaftaki uşağına, bu alçalmaya, köleleştirilmeye ve nesneleştirilmeyeydi…

Kadın dinamiğinin dünyayı saran hareketi, yüzlerce yıldır mayalanarak sınır tanımadan genişleyip yayılıyor. Tunus’ta hesap soruyor, Brezilya’da yargılıyor, Polonya’da sokakları inletiyor, Kürdistan’da bütün direniş silahlarını kuşanıyor.

Onları hayatın her alanında erkek egemenliğine mahkum eden kapitalist sistem, kadınların kalkanlara, kurşunlara, coplara meydan okuyan esinleyici yürüyüşleri karşısında ağır darbeler alıyor.

Kadınların dünyayı değiştirme iradesi bugün her zamankinden daha emin adımlarla yürüyor. Çünkü “Sabahı onlar uyandırır…”*

(*) Alıntıladığımız satırlar şair Refik Durbaş‘tan