Çiçek Özgen
Her siyasi anlayış kendi dilini kendi ifade biçimlerini kendi kavramlarını üreterek kullanıma sokuyor. Neye inanıyor neyi savunuyorsa kendini ifade edecek argümanlarını da ona göre seçiyor.
Bu dil haliyle, dünyayı algılayış biçimleriyle bezenmiş oluyor. Aslında bir nevi sınırları ve kapasiteyi gösteriyor. Çünkü dil de yaşayan, fikirlerden beslenen bir organizma… Yaşıyor ve düşüncelerden, tecrübelerden, hayata bakış açısından kendini var ediyor. Neye inanıyor neyi savunuyorsak dil de kendini o biçime sokuyor. Sen neysen, dilin de o oluyor özcesi…
Ama sadece bu mu?.. Siyasal rejimin güç kaybettikçe dilinin de giderek düşkünleşmesinin altında sadece kafanın içinde dönüp duran fikirlerin dile gelmesi yatmıyor. Çünkü rejim bu dili aynı zamanda bir baskı aracı, bir cezalandırma aracı olarak da kullanıyor. O nedenle ne kadar sertleşirse, belli kavram ve sözcükleri ne ölçüde sık kullanır, zorbalık ve bozgunculuğu seçtiği sözcükler ve kavramsallaştırmalar üzerinden nasıl var ederse o kadar etkili olacağını düşünüyor.
Sıradan sivil faşistinden Cumhurbaşkanına, oradan konta-bakanlarına kadar bu çürümüş, düşkünleşmiş dil kendinden olmayan ya da kendisine, uygulama ve eylemlerine muhalif herkese saldırmak için bu nedenle sık sık ortaya saçılıyor. En ufak bir ‘tehdit’ algısı sırasında bu seviyesizlik zirve yapıyor. Ne kadar bağırırlar, ‘bel altı söylemlere’ ne kadar sık -ve fazla- başvururlarsa, o kadar etkili olduklarını düşünüyor olmalılar ki herhangi bir toplumsal olay karşısıda “eyyyy…”ler havalarda uçuşuyor.
En son Boğaziçi’nde Erdoğan’ın Kavala’nın eşi için “…Kavala denilen adamın karısı” ifadesi, öfkenin, nefretin, kadın düşmanlığının, seviyesizliğin boyutlarını bir kez daha göstermesi açısından önemliydi -Buna gelene kadar kadını aşağılayıp nesneleştiren, onu erkeğin kulu kölesi şeklinde tanımlayan sayamayacağımız kadar çok örnek var fakat konumuz şimdi bu değil.
Ya da kayyum rektör Melih Bulu’yu kabul etmeyen öğrencilere “terörist, sapık” ifadelerini yapıştırırken gelinen seviyeyi göstermesi bakımından tipiktir. Çünkü bu fikirler, kendini bu dil üzerinden ifade ediyor. Bu seviyesizleşmenin boyutları siyasi kokuşmuşluğun da boyutlarını gözler önüne seriyor. Tabii “baş” böyle olunca kuyruğun da farklı olması beklenemez. Çünkü aynı yerden besleniyorlar. Bir bakmışsınız kim daha düşkün, kim daha seviyesiz, kim daha pespaye siz bile “seçmekte” zorlanıyorsunuz.
İçişleri Bakanı Kontra-Süleyman, Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum atanmasını eleştiren Avrupa Parlamentosu’nun Hollandalı temsilcisi, Hollanda İşçi Partisi Milletvekili Kati Piri’ye işte bu nedenle efendisinden aşağı kalmayacak bir üslupla saldırıyor: “Çirkin taleplerinle yaşlanacaksın!”
Bu cümlenin neresinden tutup eleştirelim?!. Neresine ne söyleyeyim?!. Kadınların “yaşlanmak” konusunda hassasiyetleri olduğunu vazeden yüzlerce yılın gerici söylemlerinin safsatalardan ibaret olduğunu mu? Ne yaptığını ve neden yaptığını bilen kadınlar açısından bunun zerrece değeri olmadığını mı… Kadın algısının kendi küflenmiş dünyasının geleneksel ölçütlerine uygun olduğunu, bizim dünyamızın böyle değerlere metelik vermediğini mi?..
Yaşlanmak biyolojik bir evrimdir sonuçta, insanlar doğar yaşar ve ölür. Bu herkesi kesen bir olgudur ve Kati Piri de bundan muaf değildir… Kadın olunca bu değişmiyor yani!.. Yaşlanmak yaşlanmaktır!
Peki “çirkin talep” nasıl bir nitelemedir? Bu düzeysizlik tam da onların dünyasına, onların karakterine, argonuna, onların sığlığına uygun değil midir?
Belli ki bu saldırının insanları sindireceğini, yıldıracağını ya da korkutacağını düşünüyor. Hatta kadını aşağıladığını düşünerek bundan sapkınca bir haz almış bile olabilir. Kontra dönemlerinde biçimlendirdiği, efendisinden aldığı feyzle taçlandırdığı üslubunu böyle rahat kullanmasının nedeni bu. İstese de zaten bundan bir adım öteye gidemez. Sınırlar belli çünkü…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!