Acılar birse direniş de bir olmalı



TDİ üyeleri Kürdistan’da Adalet Nöbetleri’ni gezdi, dinledi, ortak oldu… Ve edindikleri gözlem ve deneyimleri Yeni Yaşam Gazetesi’ne anlattılar.


Reyhan Hacıoğlu

Zulüm, baskı, tecrit, işkence, katliam ve yasaklara karşı ülkenin neredeyse her yerinde Adalet Nöbetleri başlamış durumda. Ayları deviren, hatta yıla yaklaşan bu nöbetlerde öne çıkan tek talep “Adalet Adalet Adalet”… Urfa’da Emine Ana’dan Dersim’de Bedriye anaya; Diyarbakır’da Rahşan anadan Van’da Halime anaya kadar başta anneler olmak üzere nöbet bekleyenlerin direnişi hem zulme karşı umut oluyor hem de hak ihlalleri ve ölümlerin arttığı cezaevlerinin dışarıya sesi oluyor. Çok sayıda insanın ortak olduğu bu nöbetlerin en anlamlı ziyaretlerinden biri ise geçtiğimiz haftalarda oldu. Tutsaklarla Dayanışma İnisiyatifi üyeleri Kürdistan’da Adalet Nöbetleri’ni ziyaret ederken, iki yakanın acılarını ve direnişlerini de ortaklaştırmayı amaç edindiler.

Kışın soğuğuna rağmen direnişin ve dayanışmanın sıcaklığını taşıyan TDİ üyeleri çok sayıda tutsak ailesini ziyaret ederek “Bir daha geleceğiz!” mesajı verdi. Amed’de yan yana geldiğimiz inisiyatifi üyeleri Uğur Şafak Karadaş, Elvan Özerli ve Hüseyin İldan’la bölgeye ziyaretlerini ve inisiyatifin önümüzdeki süreçte nasıl bir çalışmayı hedeflediklerini konuştuk.

Tutsaklarla Dayanışma İnisiyatifi üyeleri olarak İstanbul’dan Kürdistan’a geldiniz, TDİ olarak neyi hedefliyorsunuz, geliş amacınızı biraz açar mısınız?

Uğur Şafak- Özellikle hapishaneler bağlamında, önemi ve doğuracağı sonuçlar bakımından da bugün özel bir süreçten, süreçler bütününden geçtiğimizi söyleyebiliriz. Amed ve Van’da başlatılan Adalet Nöbetleri, 300’lü günleri aşan ve Şenyaşar Ailesi’nin kulakları sağır eden adalet çığlığı, devletin sistematik taciz ve tecavüzüne uğrayarak yaşamı bir biçimde son bulan Garibe Gezer’in ailesi ile 30 yılı aşkın sürelerle hapishanelerde kaldıktan sonra tahliye olan yoldaşlarımızı ve ailelerini ziyaret etmek Kürdistan’a gelişimizin başlıca nedenlerini oluşturdu diyebiliriz.

Bildiğiniz üzere, Tutsaklarla Dayanışma İnisiyatifi (TDİ) olarak eylül ayında başlattığımız bir kampanyayla “Hasta tutsaklar sorununa ve infaz yakmalara” ilişkin toplumsal anlamda olmasa da en azından muhalif kesimleri bir biçimde ilgilendiren ve onları da bu sürecin aktif bir bileşeni haline getirecek kapsayıcılığı yüksek, örgütlenme tarz ve araçlar bakımından da yeni ve denenmemiş olanı denemeye yönelen bir hedefle bu sorunları görünür kılmak istedik.

Öyle ki, öncesi de olmakla birlikte, özellikle Temmuz darbe girişiminin ardından hapishanelerde hız kazanan hak ihlalleri ve saldırılar devam eden pandemi süreciyle birlikte farklı bir düzleme taşındı. Dün de böyleydi ama bugünü özgün kılan ayırt edici iki özellik öne çıktı; birincisi devrimci tutsaklara yönelik teslim alma politikasında en iğrencinden tutun da insan ahlakı ve vicdanına dahi sığmayacak her türlü yöntemi mübah gören bir pratik derinleştirildi. İkincisi ise teslim alamadıkları tutsaklara yönelik geniş ve kitlesel çaplı bir imhayı da göze alan ve düşman hukukuna dahi sığmayacak bir yönelime girildi. Hata buna bir üçüncüyü de ekleyebiliriz: Zaten göstermelik olan ve saldırılara engel dahi oluşturmayan Ceza İnfaz Kanunu bile siyasi iktidara öyle ağır gelmeye başladı ki, gözü dönmüş bu saldırganlık ve hoyratlık açıkça tanımlanmış maddeleri dahi uygulamamakta ısrarcı bir politikanın baş aktörü haline getirdi. Elbette bu süreç sadece içeriyle de sınırlı değildi; içerik ve biçim açısından farklı yön ve kimlikleri hedef alsa da benzeri uygulamalar ve saldırganlık aynı hızla dışarda da topluma dayatılmaya başlandı.

Saldırganlığın tayin edici yönü başta hasta tutsaklar ve infaz yakmalarla uzun yıllar kalmış tutsakları hedef alırken, tutsak ailelerinin de buna sessiz kalması elbette beklenemezdi. Mücadele geçmişinde önemli bir birikim ve deneyime sahip olan bu coğrafyanın annelerini ziyaret etmek, onlardan öğrenmek, önlerine koydukları sonuç alıcı pratiklerle Batı cephesinden geliştirdiğimiz mütevazı adımları birleştirmek inisiyatifimiz açısından her zaman önemliydi.

Bu önemin zorunluluğundan, yaşadığımız sorunların bir ve aynılığından, ortak düşmandan ve birleşik mücadelenin örgütlenmesi açısından duyduğumuz ihtiyacın yakıcılığından geldik bu coğrafyaya. Buna halklarımız arasında kardeşlik köprüsünü bir kez daha kurmanın, dayanışmanın, birbirimize dokunarak sarılmanın ve acıların paylaşarak hafifletilebileceğine duyduğumuz o samimi duygudan dolayı geldik.

Urfa Adliyesi Adalet Nöbeti

Birçok aileyi ziyaret ettin, duyguya ortak oldun en çok seni ne etkiledi?

Uğur Şafak- Evet, bölgede birçok aileyi ziyaret ettik. Her ailenin ortak olduğu kadar kendine has bir hikayesi, kendine has bir acısı var. Hepsi farklı bir duygu ve hissiyat bırakıyor insanda. Emine Şenyaşar anamızı ziyaret ettik, direnişine ses olma, kulakları sağır eden, yürekleri yakan adalet çığlığını durduğumuz yerden bir kademe de biz yükseltmek istedik. 300 günü aşan bir direniş ve kararlılık, haklılığına duyduğu o sarsılmaz inanç, hakkında açılan soruşturma ve davalara inat daha da güçlenerek çıkan, er ya da geç katillerin yakasına yapışarak her defasında hesap soracağını dile getiren Emine Ana’dan insan gerçekten büyük bir güç alıyor. İçinizde bir şeyler mi tükeniyor; eksildiğinizi ve güçsüzleştiğinizi mi hissediyorsunuz, tam da bu noktada artık yapamam duyguları mı aklınızı meşgul ediyor; Emine anayı düşünün derim. Direniyor, büyüyor ve güçleniyor, yapıyor ve hesap soruyor…

Ölümü bile göze aldı Garibe…

Garibe Gezer’in ailesini de ziyaret ettik; yaşadıklarına dair birçok sorun basında farklı yönleriyle ele alınsa da, ablası Asya’yla ölmeden önce yaptığı telefon görüşmeleri sonrası açığa çıkan bir olgu beni çok etkiledi diyebilirim. Garibe Gezer Kandıra’ya sürgün geldiği ilk günden itibaren hapishane yönetiminin sistematik taciz ve baskısına maruz kalıyor. Kadın bir tutsak olarak maruz kaldığı onca baskı ve hak ihlaline karşı güçlü bir duruş sergiliyor; istek ve taleplerinin karşılanması bakımından sadece kendisini de düşünmüyor. Yaşadığı sorunlara karşı diğer tutsakların sorunlarını da dile getiriyor, çözüm noktasında örgütlü kimliği savunması, bunda sürdürdüğü inatçı ısrar hapishane yönetimi tarafından sürekli kırılmaya çalışılıyor. Bir telefon görüşmesinde ablasına şunları anlatıyor; “Hapishane yönetimi sorunların çözülmesi yönünde kendisiyle görüşmek istiyor. İstek ve taleplerini kişisel olarak isterse yardımcı olabileceklerini, bunun dışında herhangi bir çözüme yanaşmayacaklarını belirtiyor.” Garibe Gezer tam da bu noktada görüşmenin kendisiyle değil de mensup olduğu siyasi hareketin temsilcileriyle görüşülmesini istiyor. Örgütlü kimliği savunması, bunda ısrar etmesi, istek ve taleplerin örgütlü olarak hapishane yönetimince kabul edilmesi ve uygulatılmasını sağlamak Garibe’nin “kırmızı çizgisini” oluşturuyor. Bundan asla taviz vermiyor Garibe. Bu tavizsizlik, bu yüce duygu, örgütüne ve halkının onca bedeli göze alarak yarattığı “örgütlü halk, örgütlü yaşam” hakikatinin gözbebeği gibi korunması bilincine duyduğu o muazzam inancı onu öldürerek bedeninden koparmak istiyorlar. Öyle de yapıyorlar; bu vahşet karşısında örgütlü kimliği son nefesine kadar koruyor Garibe, ölümü inancıyla yeniyor…

Bu bilgelikte bir ifadeye denk geleceğimi sanmıyorum

Farklı ama bir o kadar da etkileyici başka bir örneği de anlatmam gerekiyor. Kucak dolusu bir sarılmayla bizi karşılayan tutsak yakını bir ana önce bizi tanımaya çalışıyor. Kim olduğumuzu, niçin buralara geldiğimizi anlatıyoruz. Sorunlarımızın ortaklığından, birleşik mücadelenin öneminden bahsediyoruz. Birlikte mücadele edersek hapishanelerde yaşanan ölümleri durdurabiliriz diyoruz. Yaşadığı coğrafyada yıllardır süren kirli savaşın tüm acılarını bağrında toplayan Kürt kadınına has bir olgunlukla gözlerimin içine bakarak gülüyor ve maskesini indirerek tüm yüzünü saran bir bilgelikle “savaşçıların birleştiği yerde sivillerin birleşmesi çok daha kolay olur, dert etme, birleşiriz tabii…” diyor. Onca sosyoloji kitabı, onca savaş destanı, yüzlerce anı ve roman okusam bu bilgelikte bir ifadeye denk geleceğimi sanmıyorum. Pratik yaşamın öğreticiliği bu oluyor galiba; öyle ince, öyle naif, öyle derin ve bir bilgelik okunuyor ki…

Asıl siz içerdeymişsiniz’

Etkileyici ve esin kaynağı oluşturacak o kadar çok örnek var ki, herbiri kendi içinde bir değerlendirmeye tabi tutulsa sayfalar alacak bir yazıya dönüşebilir. Ama şu örneği de vermek, 30 yıllık hapishane yaşamı boyunca eğilmeden, dimdik ve mücadeleye atılmanın ilk günkü heyecanından zerre bir şey kaybetmeyen bir yaşam biçiminin hakkını teslim etmek adına yararlı olacaktır. Kesintisiz bir biçimde 30 yıl 3 ay içerde kaldıktan sonra tahliye olan bir yoldaşı ziyaret ettik. 20 yaşında içeri girip 50 yaşında dışarı çıkan bir yoldaştı bu. Neşesini ve heyecanını yitirmemiş, tutsaklığın kendisinden hiçbir şey götüremediği o yoldaşa yönelttiğim “dışarıyı nasıl buldun?” sorusuna verdiği yanıt da bir o kadar “ilginç” mesajlar taşıyordu. Çıkalı bir ay olmuştu ve insan ilişkilerini anlamaya çalışıyordu. İnsanların gündelik telaşı, gelecek kaygıları, yarınsızlık, içe dönmeleri ve sorunlar karşısında bireysel çözüm aramalarını anlamaya çalıştığını söylüyordu. Gülüyorum diyor; “bunca kaygı, bunca telaş, birikmiş borçların ardından koşan bir yaşam, çaresizlik ve günden güne tükenen insan parçası. 30 yıl komünal bir yaşam yaşamış, sorunları kolektif olarak çözmüş, örgütlülüğü yüksek ve üretken bir mekândan gelen ve tüm yaşamını bu doğrultuda örgütleyen birisi olarak bu yaşama alışabilir miyim, hiç sanmıyorum. İçerde olan biz değil sizmişsiniz, bizi çevreleyen duvarların yüksekliği ile sizi çevreleyen duvarların yüksekliği arasında bayağı bir fark varmış. Sanırım benim için en iyisi duvarları daha alçak olan içeriye dönmek!”

Bedenin tutsak olması bir sorun ama yaşamın her anlamıyla tutsak olmasının daha büyük bir sorun olduğunu ifade eden yoldaş, “insanların yaşamını tutsak almışlar ama biz yaşamımızı tutsak etmedik” demişti.

Ailelerle ortaklaşmanızda en çok ne dile geldi, hep şöyle bir durum vardır “öteki yaka” bu uzak durma, uzak kalma hali neden?

Uğur Şafak- İnisiyatifimizi oluşturan bileşenleri dışında tutarak şunu açıkça söyleyebilirim; Türkiyeli devrimci, hatta kendine sol-sosyalist diyen parti ve örgütlerde dün olduğu gibi bugün de bırakın Kürtlerle birlikte, birleşik bir mücadele temelinde hareket etmeyi onlarla adlarının yan yana zikredilmesinden dahi bilinçli şekilde kaçınmanın anlayış ve pratikleri görülmektedir. Bunun tarihsel-yapısal kökleri olduğu gibi Kürtlerin edindiği statü ve kazanımlara burun kıvıran, görmezden gelen, hatta küçümseyerek kendi başarısızlıkları ve çapsızlıklarını örtmeye çalışan bir anlayış son derece yaygın. İşte tam da bu noktada TDİ olarak Kürtlerle aramızda açılan mesafeyi kapatmak, hapishanelerde yaşanan ortak sorunlara karşı birleşik bir mücadele eksenini oluşturmak görev ve tercihten ziyade bizler için bir zorunluluğu oluşturmaktadır. Adalet Nöbeti’ne katılan annelerimizle yaptığımız görüşmeler de bu eksendeydi. Bizler için küçük bir adım olan bu ziyaret, onlar için o kadar büyük ve önemli bir adımdı ki, zorun ve şiddetin eksik olmadığı her kritik ve keskin dönemeçte hep yalnız kaldıklarını, kendi güçlerine dayanan ama onları da zorlayan bu uzun ve meşakkatli yolda artık yalnız olmadıklarını pratik olarak da gördüklerini ifade ettiler. Adalet nöbeti eylemleri ile seslerinin Batıya kadar ulaştığını, birileri tarafından görünür kılındığını bilmelerinin bile onları heyecanlandıran, direnişlerine moral ve motivasyon gücü katan bir etken oluşturduğunu gördük.

TDİ’yi ve Türkiyeli devrimcileri sık sık buralarda görmek istediklerini, birlikte mücadeleyle bu engelleri aşabileceklerini ve artık hapishanelerden gelen ölümlere tahammüllerinin kalmadıklarını belirttiler. Bizler de bu mesajı alarak bundan sonraki mücadelemizi bu istek ve talepleri de içeren, buna denk düşen bir hareket planı ve yönelimle yürüyeceğimizi ifade ettik.

Ailelerin talepleri nedir ve siz buradaki ziyaretlerden nasıl sonuçlar çıkardınız?

Uğur Şafak- Ailelerin talepleri çok net, hasta tutsakların derhal serbest bırakılmaları ve infaz yakmaların da derhal son bulması. Her şeyden önce bu istek ve talepler vicdanlara seslenen bir talep değil, bunu başa yazmak gerekiyor. Anayasal bir hakkın kayıtsız şartsız uygulanmasını istiyorlar. Kürt halkı zalimin zulmü karşısında onun vicdanına seslenerek bir çözüm çıkmayacağını herkesten iyi biliyor. Dolayısıyla istek ve taleplerinin de ancak mücadeleyle yerine getirileceğini bildikleri için birleşik mücadeleyi önemsiyorlar.

‘Devlet aklı’ bunu gerektirdi!

Batı’dan görmekte eksik kaldığımız, ancak içerden anlamlı her dokunuş ve pratiğin bize öğrettiği o kadar çok şey oldu ki; bunlar mücadelenin sonraki seyrini belirleyecek temel tez ve hedefler oldu bizim için. Tutuklu Aileleri Derneği’nden yoldaşlarımızla yaptığımız bir konuşmada şu çarpıcı bilgiyi öğrendik. Özel ve yoğunluklu savaş biçimlerinin en ağırının yaşandığı ‘90’lı yıllarda tutuklanan Kürt yurtsever tutsakların büyük bir çoğunluğu bugün hala içerde. 2022 yılında tahliye olması beklenen yurtsever tutsakların sayısı kabaca bine yakın ya da biraz fazlası. 2025 yılına kadar tahliyesi beklenen tutsak sayısı ise 4 ila 5 bin arası. Bu muazzam bir sayı ve bunların büyük bir çoğunluğu müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet tutsaklar. Elbette bunlara sadece sayı olarak bakamayız. Bu tutsaklar çok güçlü bir birikimi ve deneyimi temsil ediyorlar. Az önce de söylediğim gibi ‘90’lı yıllar özel bir dönem, en azından devlet için özel bir yönelimin olduğu dönemlerdi. Kürt yurtsever tutsaklar açısından da bu dönem aynı zamanda en sert koşullarda mücadele deneyimini edinmiş, yaratıcı, pratik akıl ve sonuç alıcı hedefleri de deneyim hazinesine katmış bir süreçti. Nasıl ki o dönemde kitlesel tutuklamalar bu direnişin kırılmasını engellemek için önemli bir rol oynuyorsa; bugün de kitlesel tahliyeler tersinden devlet için zorlu bir süreci bağrında taşıyor. Bu deneyim ve birikimin dışarıyla buluşması Kürt halkı açısından da değerli olacaktır. Gerek Batı gerekse de Doğu cephesi açısından kuşaklar arası bir kopukluk var. Eski deneyim ve tecrübelerin yeni kuşaklara aktarılması da bir biçimde engellendi. Bunun tarihin seyri ile de alakası var ama devlet ve rejim değişikliğinde yaşanan yeni gelişmeler ve restorasyon kuşaklar arasındaki bilgi-birikim-aktarım üçlüsünde de zayıflıklar yarattı. Devlet aklı bu gerçekliğe uygun bir stratejik yönelime girdi diyebiliriz. “Aradan geçen 30 yılın ardından bu birikimin doğrudan alanlara ve mücadeleye aktarılmasını nasıl engellersiniz?” sorusuna verilecek yanıt elbette ki “infaz yakmalar!” olarak düşünülebilir.

Süreç daha da sert geçecek

Kitlesel tahliyeleri engellemek için sadece infaz yakma politikası da devreye girmedi. Bugün S tipi hapishanelerin inşası hızla devam ediyor ve bunlardan üçü aktif olarak açıldı. Hedefinde de ağırlaştırılmış müebbet ve müebbet tutsaklar vardı. Buraların “tretman” yani ıslah politikasına uygun bir şekilde tasarlanmasının önemli bir ayağını da tahliyesi yakın tutsakları dışarı çıktıklarında “etkisiz”, “gücünü ve inancını yitirmiş”, “yılgınlık ve karamsarlığa sürüklenmiş” vb. vb. olumsuz bir profil ve ruh haliyle dışarı salmak. Bu bile özel savaş biçiminin hangi boyut ve anlayışla devam ettiğini gösteren tipik bir örnek olarak karşımızda duruyor. Anlaşılan o ki devlet “bir taşla iki kuş vurmak” istiyor. Çıkanın mecalinin kalmadığı, bunları görenin de inancını yitirdiği bir toplumsal iklim yaratmak istiyor. Bu politikanın içine tutsakları içerde hastalıklarıyla ölümün kucağına atmayı da kattığınızda önümüzdeki dönemler hapishaneler mücadelesi açısından oldukça sert geçecek diyebiliriz.

Tutar mı derseniz, bence tutmaz. Ama bu saydığımız olumsuz örnekler de oluşmaz değil. Zaman gösterecek diyelim.

Dolayısıyla TDİ bileşenleri olarak bu yönelime uygun bir pratikle, kafası açık, hedefleri somut, sonuç alıcı eylem ve örgütlenmelerle kendimizi hazırlamazsak bu süreç hem içerisi hem dışarısı için oldukça ağır sonuçlar doğuracak bir tablo çıkaracaktır karşımıza.

‘İnsan mahcup oluyor…’

Elvan abla Dersimli ama o da ilk defa geliyor Kürdistan’a. Genel değerlendirmeleri Uğur’a bıraktıklarından dolayı kendisini en çok etkileyen duygulardan bahsediyor Elvan abla. Açıkçası geç kalmışlık duygusu vardı ve insan diyor ki aileler, anneler hesap soracak. Ama öyle sıkı sıkı sarıldılar ki mahcup olduk. Mesela Garibe’nin ailesi, özellikle de ablası çok etkiledi beni. Emine Ana ise duruşu ile çok güzel geldi, bir kadının Urfa’da öylece direnmesi çok güç verdi. Evet, uzaktan görüyorduk, hissediyorduk ama yakından olunca çok daha moral verdi güç verdi bizlere. Yine gelip gitmek isteriz. Bu ziyaret bize o kadar büyük güç ve sorumluluk yükledi ki. Çünkü bizden beklentileri var ve haliyle aslında bizleri deniyorlar da. Sözlerini tutacaklar mı diye. O yüzden bu ziyaret ne kadar bizlere moral olduysa bir o kadar da sorumluluk yükledi.

‘Çok geç kaldık aslında…’

Hüseyin abi de “çok geç kaldık!” diyerek anlatıyor ziyaretlerini ve daha çok önümüzdeki sürece dair bu ziyaretin kendilerine kattıklarını anlatıyor. 

Çok daha önce gelmemiz gereken bir ziyaretti. Hem burada hem Türkiye’de mücadele sürekli hep vardı. Bu da bize şunu gösteriyor; buradan edindiğimiz izlenimler önümüzdeki süreçte ne yapmamıza dair yol gösterecek.

Bu noktada bizim buraya geliş amacımız Şenyaşar ailesi ya da diğer adalet nöbetleriyle bir araya gelmek ve karşılıklı bir etkileşimde bulunmaktı. Elbette oradan da talepler görüp, anlamak, bilmek mümkün ama buraya gelişte aldığımız bu ilişki hali daha başka bir duygu çünkü temas ediyorsun.

‘İnsanlar direnmeyi seçmiş’

Ve bunu en çok hissettiğim yer ise Garibe Gezer ailesi oldu. Orada elbette basından okuduklarım vardı ama aileyle birlikte oturunca bu duygu çok güçlü oldu. Onca baskıya uğramış bir ailenin direngenliğini gördüm. Sadece o da değildi aslında, herkes de vardı.  Bizi eve götüren arkadaş da kısa bir süre önce kızını kaybetmiş ama o bile o kadar direngen ki. Ölümler var ama bir ah vah yok bu insanlarda bu hem güç verdi hem şaşırttı. Birçok aile onca tramvaya rağmen, ki Türkiye’de bu daha fazla, ama insan direnmeyi seçmiş Kürdistan’da…

‘Yeni yollar, yöntemler gerek’

Önümüzdeki süreçte “yükümüz ağır” diyor Hüseyin abi ve şöyle devam ediyor; “Tek seçenek aslında cezaevlerine karşı direnmek, ortak olmak. Şunu gördük birçok grup siyasal olarak ittifak amacıyla bir araya geldi ama bu ülkenin en önemli sorunu hapishanelere dair tek bir kelime geçmedi. Bunu aşmak lazım önce.”

Farklı gibi gelebilir ama hapishaneler sorunu aynı; acılar da bir yaşananlarla birlikte ailelerin direnme biçimleri de aynı aslında. Bu deneyim belki buna yardımcı olur. Bir değişim gerekli ve umarım dönüşümü de sağlar. Bu sorunun da hiç kimsenin düşündüğü gibi olmadığını yeni yol yöntemlerin geliştirilmesi gerektiğini bilince çıkardık. Bu süreci farklı yol ve yöntemlerle geliştirmemiz gerektiğini gördük.

‘Direniş içerde hep var ama…’

Bazı inisiyatiflerle daha güçlü süreçler yürütebiliriz. Sonuç alamaya dönük bir çalışma yürütmek istiyoruz, gitmek önemli ama bunu yaparken de hızla sonuç almak lazım. Çünkü hasta tutsaklar gibi ağır bir süreç var önümüzde. Elbette burada sorumluluk herkesin üstüne düşüyor, bu süreç bizim önümüze böyle bir hızlı görev koyduğu için bu ziyaretleri gerçekleştirdik.

Bu sorun yeni de değil aslında, hapishaneler hep vardı ve elbette bazı süreçlerde çok ciddi eylemler de oluyordu; 19 Aralık, Amed 5 Nolu’daki direnişler gibi. Şu anda da cezaevlerinde direnişler var. Ki en çok Garibe’nin özelinde ortaya çıktı ki işkenceler orayla da sınırlı kalmadı. S tipleri biraz da bu amaçla düşünülüyor. Yani içerde direniş hep var, fakat dışarda da çok güçlü bir kanıksama hali var ve bu kanıksama hali de şuradan geliyor; nasılsa çok gözaltı ve saldırı yaşadık deniyor. İşte bu durumda sokağa çıkıp sesimizi yükseltmek gerekiyor. Amacımız bu kanıksamayı da ortadan kaldırmak. Mevcut durumu aşmak için TDİ’ye düşen çok görev ve sorumluluk var ama aynı görev ve sorumluluk bu konuyla ilgili diğer muhataplara düşüyor.  İnisiyatif olarak farklı kesim ve çevrelerle de bu yönlü görüşmeler yapmak lazım. Bu ağır sorunlar karşısında hızlıca ortaklaşabilir ve birlikte aşabiliriz…

Yeni Yaşam