İnsanlık bugüne kadar dünya çapında süren iki büyük savaşa tanık oldu. Bunların herbiri milyonlarca insanın ölümüne, büyük acılara, korkunç bir yıkıma ve felaketlere yol açtı.
Tüm ülkelerden 65 milyonun üzerinde askerin katıldığı 1. Dünya Savaşı (1914-1918 arası) resmi rakamlara göre geride 8,5 milyon ölü, 21 milyondan fazla yaralı, yaklaşık 8 milyon kayıp ya da esir bıraktı.
Savaşın yol açtığı yıkım sadece insan kayıplarıyla sınırlı değildi. İnsanlık “Topyekûn Savaş” kavramı ve pratiğiyle ilk kez o savaşta karşılaştı. Daha önce sadece cephelerde askerler arasında süren çatışma artık “cephe gerisini” de kapsayacak şekilde savaşan ülkelerin tamamına yayıldı. Silahsız-savunmasız siviller de askeri saldırıların, sabotajların, bombalamaların hedefi haline geldi. Savaşan taraflar karşılarındaki “düşmanın” sadece ekonomisini değil halklarının günlük yaşamını da allak bullak edip yıkıma uğratmak için ellerinden geleni yapar oldular.
O savaştan sonra zaten 20. yüzyıldaki bütün savaşlarda giderek daha fazla sivil ölür oldu. 1. Dünya Savaşı’nda ölen sivillerin oranı yüzde 14’tü. Bu oran 2. Dünya Savaşı sırasında yüzde 70’e çıktı. Günümüzde ise savaşlarda ölenlerin yüzde 90’ı sivil.
1939’dan 1945’e kadar süren 2. Dünya Savaşı ilkini kat kat aşan bir yıkım ve acılara yol açtı. Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerden devşirilen askerlerle 30’dan fazla ülkeden 100 milyon askerin katıldığı bu savaş insanlık tarihindeki en ölümcül savaştı. 70 milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği bu savaşta ölen sivillerin sayısı askerlerden fazlaydı. Savaşta en büyük kaybı 25 milyona yakın evladını kaybeden sosyalist Sovyetler Birliği verdi. Milyonlarca insan toplama kamplarında, gaz odalarında, yıldırma ve intikam amacıyla yapılan sivil katliamlarda, açlıktan ya da savaşın yol açtığı salgın hastalıklar yüzünden can verdi.
Burjuva resmi tarih, insanlığa büyük acılar yaşatan bu savaşların nedeni ve sorumluları konusunda bizlere sürekli yalan söyler, gerçekleri saptırır, çocukların bile inanmayacağı masallar anlatır. Örneğin 1. Dünya Savaşı’nın o zamanki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tahtının veliahtına Saraybosna ziyareti sırasında yapılan suikast yüzünden çıktığını iddia eder. Sadece Avrupa’yı kasıp kavurmakla kalmayıp alevleri Afrika’dan Asya’ya, Ortadoğu’dan Kafkasya’ya kadar dünyanın neredeyse dört bir yanına yayılan küresel bir savaşın bu kadar basit bir neden yüzünden çıkmış olabileceğine -dediğimiz gibi- çocuklar bile inanmaz.
Benzer yalan ve masallar, 2. Dünya Savaşı konusunda özellikle Stalin’in önderliğindeki sosyalist Sovyetler Birliği’nin Hitler faşizminin belini kırıp onun yenilgiye uğratılmasındaki tayin edici rolünü gizlemek için uydurulan sahte kahramanlık masalları biçiminde karşımıza çıkar ya da özellikle İngiltere ve Fransa’nın Hitler’e cesaret veren tutum ve politikalarının savaşın çıkmasındaki belirleyici rolünü gizleme çabaları şekline bürünür.
Halbuki her iki savaşın temelinde de emperyalist kapitalizmin doğası yatar. Doymak bilmeyen kâr hırsına dayalı bir sömürü sistemi olarak kapitalizm hep “daha fazla” peşinde koşar. Onun “en yüksek” ama aynı zamanda büsbütün asalaklaştığı “çürüyen” aşaması olarak tekelci kapitalizm (emperyalizm) aşamasında bu hırs “azami kâr-azami egemenlik” peşinde koşmaya dönüşür. Bütün emperyalist ülkeler ve onların burjuvaları, sadece kendi ülkelerindeki işçi sınıfı ve emekçilerin kanını iliğini son damlasına kadar sömürmenin yeni yol ve yöntemlerini aramakla yetinmezler; buna ek olarak dünyanın her yerine yayılıp bütün halkların kanını iliğini emmenin peşinde koşmaya başlarlar. Savaşların nedeni işte bu emperyalist yayılma ve hegemonya hırsıdır. Çünkü emperyalizm koşullarında bu ancak güç yoluyla, zora ve zorbalığa başvurarak mümkündür.
Emperyalist kapitalizmin karakteristik özelliklerinden biri de gelişmenin eşitsizliğidir. Bu eşitsizlik kendisini sadece gelişmiş-ileri kapitalist ülkelerle onların değişik biçimlerde yağmalayıp sömürdüğü sömürge ve yarı sömürge ülkeler arasındaki uçurum şeklinde göstermez. Dünya çapında yeni etki alanları ve hegemonya peşinde koşan emperyalist ülkeler arasındaki gelişme de eşitsiz olur. Bir dönem en önde giden hegemon güç zamanla yavaşlayıp eski gücünü kaybederken önceleri ona göre gerilerde kalan genç ve gürbüz bir başkası hırslı ataklarla onu yakalayıp geçmeye başlar. Bu eşitsiz gelişme dünyadaki etki alanlarının yeniden paylaşılması talebi ve çekişmesini de beraberinde getirir. Dediğimiz gibi, bu da ancak örtülü ya da açık zorbalık yoluyla olur.
Emperyalizm çağında savaşları doğuran bu mekanizma sadece belirli kesitlerde değil sürekli işler. Emperyalistler arasındaki rekabet ve çekişme, dünya çapında bir savaşın yaşanmadığı “barış” dönemlerinde (bile) dünyanın değişik coğrafyalarında bazen iç savaşlar, bazen vekalet savaşları, bazı yerlerde askeri darbeler ya da Haiti, Afganistan, Irak, Libya benzeri örneklerde gördüğümüz gibi belirli bir ülkeyle sınırlı doğrudan askeri harekat biçimlerine bürünmüş olarak çıkar.
Bu bağlamda 2. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945 yılından bu yana 200’ün üzerinde savaş yaşandı. Bunlardan bazıları hâlâ sürüyor. Yatışmış gibi görünen bazıları ise her an tekrar alevlenebilir. Bu savaşların toplamında ölenlerin sayısı 55 milyonu geçiyor.
Bu tabloyu “3. Dünya savaşı” olarak tanımlayan yaklaşımlar var. “Dünya savaşı” kavramını, yaşanan insan kayıplarının yüksekliği başta olmak üzere sınırlı bazı yönlere indirgemesi nedeniyle tartışma götürür bu yaklaşım. Gözlerimizin önünde yaşanan bir gerçekliğin altını kalınca çizmek, insanlığın bugünü ve geleceği açısından gidişin/tehlikenin ciddiyetini kavratmak açısından ajitasyon amacıyla zaman zaman kullanılabilir bu tanım belki ama ‘dünya savaşı’ denilen olay ve tehlikenin çapı, küresel karakteri, kapsama alanının ve doğrudan çatışan güçlerin genişliği, silah teknolojisinin ve silahlanmanın günümüzde ulaştığı düzeyin yol açacağı yıkım ve acıların olası büyüklüğü yönlerinden farkını sıradanlaştırıp silikleştirerek tehlikeyi kanıksamaya yol açma riskini de içinde taşır. Dolayısıyla ajitasyon amacıyla bile aradaki farkı hissettirecek biçimde ve ölçülü kullanmayı gerektirir.
Savaşların yol açtığı yıkım ve acılar insanlığın barış arayışlarını kamçıladı. Tarihte en fazla insan kaybının yaşandığı savaş olan 2. Emperyalist Paylaşım savaşının ardından emperyalistler bu kez Soğuk Savaş’ı örgütlemeye yönelirlerken sosyalist Sovyetler Birliği ve halk demokrasisi ülkeleri halklarla omuz omuza vererek Hitler faşizminin 1939 yılında Polonya’ya saldırarak 2. Dünya Savaşı’nı başlattığı gün olan 1 Eylül’ü “Dünya Barış Günü” ilan ettiler. O yıllardan bugüne her 1 Eylül, dünyanın dört bir yanında halkların savaşların yaşanmadığı barış içinde bir dünya özlemini değişik eylemlerle dile getirdiği bir gün olarak gelenekleşti.
Ne var ki, 2022 1 Eylül’ünü karşılamaya hazırlandığımız bugünlerde Ortadoğu, Yemen ve Libya’da yıllardır süregelen çatışmalara Avrupa’nın göbeğinde Ukrayna savaşı eklendi. Emperyalistler ve bölgesel işbirlikçilerinin perdenin arkasına saklanmaya çalıştıkları vekalet savaşlarından farklı olarak Ukrayna’daki savaş, dolaysız bir NATO-Rusya savaşı özelliğini taşıyor. Bu özelliğiyle, genelleşmiş yeni bir dünya savaşı tehlikesinin ne denli büyüyüp yakınlaştığını adeta gözümüze sokuyor.
Üstelik tehlikenin ne kadar büyüdüğünü gösteren tek belirti bu değil. Ukrayna savaşının da kışkırtıcısı olan Batılı emperyalistlerin savaş örgütü NATO’nun Haziran sonunda yapılan Madrid zirvesinde kabul edilen yeni strateji belgesi adeta örtük bir savaş ilanı. Çin ve Rusya’yı Batılı emperyalist kampın “baş düşmanları” ilân etmekle yetinmeyen NATO, Rusya ve Çin’i kuşatarak nefessiz bırakma stratejisini bir adım daha ileri götürüp İsveç ve Finlandiya’dan Japonya, Avusturya, Yeni Zelanda ve Güney Kore’yi de içine alacak şekilde genişletmeye yöneliyor. Bu saldırgan adımların ivmelendireceği karşı tepkilerin nerelere varıp hangi sonuçları doğurabileceğini Ukrayna örneğine (öncesinde Ortadoğu’da yaşananlara, özellikle de Kürt özgürlük mücadelesine karşı yürütülen sistematik NATO operasyonlarına) bakarak daha net kestirebiliriz.
Yeni bir emperyalist dünya savaşı tehlikesi bu kadar net çizgiler kazanacak şekilde büyümüş ve yakınlaşmışken 2022 1 Eylül’ünün geçmiştekilerden çok daha güçlü, kitlesel ve militan bir barış mücadelesine sahne olması zorunluluğu kendiliğinden anlaşılır. Dahası, bu mücadelenin sadece 1 Eylül’le sınırlı kalmaması gerektiği de açık ve ortadadır.
Yaşananların bize gösterdiği bir gerçeklik daha var: İnsanlığın tarihsel özlemleri arasında yer alan barış içinde bir dünya ancak emperyalist kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür! Doymak bilmeyen bir kâr hırsını tatmin için emeği iliğine kadar sömüren, insanı ve insanlığı çürüttüğü yetmezmiş gibi doğayı ve evreni de onulmaz yıkımlara uğratan bu sistem sürdüğü müddetçe ne eşitsizliklerin büyüyüp derinleşmesinin önü alınır ne de savaşlar önlenebilir. Bu yüzden emperyalizmi ve onun da temelinde yatan sistem olarak kapitalizmi hedef almayan bir barış mücadelesi sınırlı ve güdük kalmaya mahkumdur. Bu bağlamda, faşizme karşı mücadele konusunda Horkheimer’ın ünlü sözünü barış için mücadeleye de uyarlamak yanlış olmaz: “Emperyalizme karşı mücadeleden söz etmeyen biri, barış için mücadeleyi ağzına almasın!”
[Birleşik Devrim Dergisi, 30 sayı, Ağustos – Eylül 2022]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!