Ütopik Sosyalizmden Sosyalist Ütopyaya



Uzun işgünü saatlerine karşı bir eylem mi yapılıyor, sosyalistler ¨4 saatlik işgünü, 8 saatlik ücret!¨ talebiyle hemen orada bitmeli. Zamlara karşı bir protesto mu düzenleniyor; “Çocuklara ücretsiz süt!” talebi daha yüksek sesle dillendirilmeli. Özetle kapitalizme karşı girişilen her itirazın yanına sosyalist bir talep eklenmelidir. Çünkü ¨Dünyayı istiyoruz, kırıntı değil!”


Cihan Çetin

Sosyalizm, öncesi bir yana özellikle son 40 yıldır büyük bir prestij kaybı yaşıyor. Öyle ki, nesnel-tarihsel koşullar sosyalist bir devrim için dünle kıyaslanmayacak ölçüde olanaklı hale geldiği halde başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen kitleler sosyalizme karşı korkunç bir kayıtsızlık içindeler.

Elbette Marksistler olarak sosyalizmin bu ölçekte bir prestij kaybı yaşamasının hangi tarihsel nedenlere dayandığına gözlerimizi kapatamayız. Bu nedenlerin en başına -“Ne zamana kadar sosyalistti?” tartışması ayrı ve önemli bir tartışma konusu olmakla birlikte- SSCB’nin ve diğer sosyalist ülkelerin utanç verici çöküşünü yazmak gerekir. Bununla bağlantılı olarak sosyalist kampın tarih sahnesinden çekilmesinin yarattığı boşluğun emperyalist kapitalizmin neoliberal ekonomi-siyaset-kültürel-felsefi bütünlük içinde dizginlerinden boşalmışçasına dünyanın dört bir yanına hâkim olmasını eklemeliyiz. Sistem ideologlarının bu gerçeğin baş döndürücü sarhoşluğuyla “tarihin sonunu” ilan ettiklerini hatırlatmak bile bu açıdan kafidir. 

Ancak tarihin gelinen noktasında bu birikim modeli, tüm o şaşalı tantanasına, karşısında örgütlü bir toplumsal hareket olmamasına, sosyalist bir odağın basıncını yaşamamasına rağmen en başta sistemin yapısal sorunları nedeniyle miadını doldurdu. Örgütlü ve güçlü bir programla buluşmamış olsa da dünyanın her yerinden patlayan isyanlar onu bu halleriyle bile zorluyor. Kitlelerin onun yıkıcı sonuçlarını bizzat yaşayarak deneyimlemesinin oluşturduğu bu öfke “başka bir dünya imkanını” mayalayacak kıvamda.

Fakat sorun tam da bu noktada, kendisine öncülük misyonu yükleyen güçlerin ufkundaki sınırlarda düğümleniyor. Bunlar içinde neoliberal politikalara karşı oldukça radikal bir duruş sergileyenlerin ufku bile burjuvazinin bizzat kendi eliyle tarihin çöplüğüne attığı liberal siyaset, hukuk ve felsefeyi aşamıyor. Öyle ki, silahlı da olsa neoliberalizm karşıtı en radikal hareketler dahi burjuvaziden burjuvazinin çoktan terk ettiği liberalliğine geri dönmesini dileniyor.

Tarihin hükmü ise başka işliyor.

O halde ¨başka bir dünya mümkün¨ diyenlerin ufku bunları aşmalı. Onlar, işçi sınıfı ve ezilen kitleler nazarında sosyalizmin canlı propagandasını yapmakla mükelleftirler. Tarihsel misyonları, sosyalizm propagandası kadar, bunun olabilirliğine inandıracak sahici bir mücadele hattı örmelerini gerektirir.

Ama nasıl?

Ütopik sosyalizmin eleştirisi

Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da yaptıkları tek düzeltmenin Paris Komünü sonrasındaki düzeltme olduğu bilinir. Marx ve Engels, Manifesto’da “yıkılacak olan burjuva devlet aygıtının yerine ne konacağı” sorusuna cevap vermemişlerdir. Bu soruya ancak Paris Komünü deneyiminden sonra cevap bulabilmişler ve Manifesto’ya eklemişlerdir. Öyle ki, bu ekleme Lenin ve Bolşevikler için tarihsel bir kerteriz noktası olmuştur.

Ancak şu sorunun cevabını vermek gerekiyor: Marx ve Engels gibi iki büyük zekâ neden komünizme dair cümle kurmaktan kaçınmıştır? Bu sorunun cevabı diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemde yatmaktadır.

Onlar, kapitalizmin bağrında yatan nesnel çelişkilerin er ya da geç onun yıkımını getireceğini -elbette hiçbir zaman kendiliğinden değil-, proletarya diktatörlüğü ya da kendi deyimleriyle komünizmin alt evresinin onun içindeki maddi çelişkiler üzerinden şekilleneceğini belirtirler.

Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişmenin bu geçişin temel nesnel zeminini yarattığını anlatırlar. Bunun nasıl bir devlet tipi olduğuna dair çizdikleri genel profili de somut bir deneyim olan Paris Komünü üzerinden çıkarırlar.

Onların diyalektiği soyut-varsayımlar üzerinden ya da kişilerin niyet ve beklentilerine göre değil, bizzat tarihsel materyalist bir gerçeklik ve o gerçekliğin gelecekte hangi biçimler alabileceği üzerinden şekillenir. Yani ayakları her açıdan maddi gerçekliğe basar. O açıdan da üretim araçlarının toplumsallaştırılması anlamına da gelen sosyalizmin yani komünizmin alt evresinin ortaya çıkaracağı yeni toplumsal-siyasal-kültürel ilişkilerin gelecekte, yani komünizmde alacağı biçimlere ilişkin yorum yapmaktan ısrarla kaçınırlar. Keza bunu yapmanın bilimsellikten uzaklaşmak, müneccimlik yapmak anlamına geldiğini bilirler. Bu açıdan da onlar Hegel’deki idealist diyalektiği maddeci bir temele oturtarak ayakları üstüne diktiklerini, tarihsel materyalizmin de bu olduğunu belirtirler.

Zaten Marx ve Engels’in Saint Simon, Charles Fourier ve Robert Owen’ı ütopik olarak eleştirmelerinin nedeni onların sosyalist niyetleri değil, kafalarındaki sosyalist ütopyaları maddi-tarihsel koşullardan bağımsızlaştırarak uygulamaya çalışmalarınadır. Sosyalizmi tarihsel ve toplumsal gerçeklikle değil sadece akıllarıyla üretmeye girişmelerinedir. Bu nedenle de Marx ve Engels ütopik sosyalistlerin ütopyalarına ne kadar büyük saygı duysa da gerçeklikten kopuk sosyalizm denemelerini de bir o kadar acımasız eleştirirler.

Sosyalist ütopya imkanı

Siz bakmayın kapitalistlerin ¨sosyalizm öldü¨ afra tafralarına. 1848’de Avrupa’da dolaşan komünizm heyulası, SSCB çökmüş olmasına rağmen bugün dünya üzerinde hâlâ capcanlı biçimde dolaşıyor. Kapitalistlerin sosyalizm korkusu o kadar büyük ki -özellikle ABD’de- meta ekonomisi içindeki herhangi bir ürün ya da hizmetin kamu -yani devlet- eliyle sunulmasına bile ¨bu sosyalizmdir ¨ ciyaklaması ile karşılık verirler.

Dünyada ve Türkiye’de -özellikle ekoloji alanında- meta ekonomisi dışında alternatif yaşam biçimlerinin üretilmesi konusunda hatırı sayılır çalışmalar, etkinlikler düzenleniyor. Ancak meta ekonomisi hele emperyalist kapitalist düzeyde mevcutken (üretim de tüketim de dünya ölçeğinde toplumsallaşmışken) onun dışında var olmak imkânsızdır. Bu tür girişimler niyetleri, amaçları bakımından ne kadar dikkate değer olsa da eninde sonunda meta ekonomisinin duvarına toslamak zorundalar.

Sosyalizm her yönüyle kapitalizmin bağrından doğar. Kapitalizmin özellikle bilimsel-teknik alanda yakaladığı düzeyi insanlığın en karanlık çağının şafağındaki imkanları da önümüze seriyor. Bugün sosyalizm imkanı düne göre daha güçlü maddi temellere sahiptir ve sosyalist ütopyayı, onun örneklerini, tartışmalarını işçi sınıfı ve ezilenlerin, yoksul emekçi kitlelerin gündemine çok daha çeşitli araç ve biçimlerle sokabilecek durumdayız.

Güncel bir konu olduğu için örneğin Türkiye’de yapılacak seçimi, sözüm ona kitlelerin “demokrasiye katılımını” ele alalım. Bugün sadece tek bir meclise, onun iç işleyişine ve seçimine daraltılmış “burjuva demokrasisine” katılımın* sosyalist versiyonunu hayal edelim. İnternet başta olmak üzere günümüz iletişim teknolojileri düşünüldüğünde Türkiye’deki insanların, topluma iyice yabancılaşmış ve dahası klasik anlamı da kalmamış (yasama-yürütme-yargı erklerinin merkezileşme düzeyini düşünecek olursak) bugünkü gibi meclis yerine, kendilerini ilgilendiren herhangi bir konuda fikirlerini, kararlarını, katılımını sağlamak teknik olarak son derece basitleşmiştir.

Ya da kentleri düşünelim. Kentler bugün dünyada insanlığın insanlıktan çıkmasının mekanları haline gelmiştir. Marksistler çok uzun bir süre önce kapitalizmin kent lehine kırsalı yıkıma uğrattığına işaret etmiştir. Bu yıkım her gün kapitalizm tarafından yeniden ve yeniden üretilmekte ve yaşatılmaktadır. Ancak günümüz inşaat teknolojileri, ulaşım teknolojileri, sağlıktaki gelişmeler, özellikle iletişim teknolojilerinin geldiği düzey düşünüldüğünde dünya bizzat kapitalistler tarafından bile ¨küresel köy¨ olarak tanımlanmaktadır. Bugün sosyalist bir yaklaşımla kır ve kent arasındaki kapsamlı çelişkilerin bile iyi bir planlamayla birkaç yılda daha dengeli bir duruma getirilmesi pekâlâ mümkündür. 

Devrimcilerin, sosyalistlerin, komünistlerin kapitalizmin ürettiği, yaşattığı yıkım ve tahribata dair siyasi propaganda yapması temel siyasi faaliyetlerinin başında gelir. Fakat, ¨Ya barbarlık ya sosyalizm!¨ sloganında barbarlığa doğru çubuğu bükmek** felaket tellallığına dönüşerek umutsuzluğu büyütme riskine sahip.

Tarihin bugünkü koşullarında kapitalizmin yarattığı felaketleri göstermek, onlara itiraz etmek kadar bir gelecek perspektifi oluşturmak, sosyalizm propagandası yapmak da aynı derecede önemlidir. Uzun işgünü saatlerine karşı bir eylem mi yapılıyor, sosyalistler ¨4 saatlik işgünü, 8 saatlik ücret!¨ talebiyle hemen yanı başında bitmeli. Zamlara karşı bir protesto mu düzenleniyor, “Çocuklara ücretsiz süt!” talebini daha yüksek sesle dillendirilmelidir. Özetle kapitalizme karşı girişilen her itirazın yanına sosyalist bir talep eklenmelidir.

Çünkü ¨Dünyayı istiyoruz, kırıntı değil!”

(*) Okuyucu, gelecek yüzyıllarda uzaydaki yaşamı da anlatan en fantastik filmi aklın getirsin. Uzayda yolculuğun teknolojik olarak mümkün olduğu bir dönemde bile o dönemdeki siyasi aklı burjuvazinin tek meclisli çözümünün ötesine geçememesi, gelecekteki insanların değil tersine geleceği hayal eden bugünkü insanların aklının sınırlarını ve zaafını göstermez mi bize? Sonuçta en fantastik bilim kurgu romanını yazan filmini çeken sanatını gelecekte değil bugün, bugünün sınırları içinde üretiyor.

(**) ‘Çubuk bükmek’ deyimi Türkiye’de sol çevrelerde, genelde de Lenin’e dayanarak ¨bir dönem bir konuya, olaya, duruma daha fazla yüklenmek¨ anlamında kullanılır. Ancak bu aslında çeviriden kaynaklı yanlış anlamdır. Çubuk bükmek deyimi Rusça’da aslında ¨ana ekseninden kayan bir durumu ana eksenine doğru geri bükmek¨ anlamında kullanılır. Yazar da burada Türkçe’deki yanlış kullanımını tercih  etse de okuyucusuna doğru anlamı hatırlatmak istemiştir.

Fotoğraf: Kiev’s utopian socialist mosaics