Eylül Gökçin
Kapitalizm en çok neyden korkar biliyor musunuz? Toplumun ezilen sömürülen kesimlerinin birbirini fark edip bir araya gelmesinden. Çokça klasik oldu farkındayım üstelik buna yakın cümlelerin son dönemde sıkça kullanıldığının da hepimiz biliyoruz. Yine son dönem de sıkça kullanılan bir tabirle sadece şunu söyleyeceğim “at fava bekle”
Önceki hafta beni oldukça sarsan, düşündüren, zihnimi epeyce yoran iki topluluğun içinde yer aldım -iyi ki oradaydım- dedirten cinsten bir araya gelişler… Bu bir araya gelişlerin ilki İlmek Kadın Dayanışması olarak düzenlediğimiz “Deprem Bölgesinden Gelen Ailelerle Avukatlar Buluşuyor” paneli diğeri ise yine deprem bölgesinden yani memleketimden gelen çok sevdiğimiz bir aileye yaptığımız bayram ziyaretiydi.
Göçmen karşıtı cümleler dudaklardan dökülünce…
İlmek Kadın Dayanışması’nın düzenlediği panelde aslında deprem bölgesinden gelen ailelerin hem Ankara’da hem de terk etmek zorunda bırakıldıkları memleketlerindeki hakları konuşuluyordu. Antakyalı kadın emekçilerden birinin soru sorarken kurduğu cümleler uzun yıllar bu topraklardaki halklara neler yapılmak istendiğinin ve yapılmak istenenin de kısmen başarıya ulaştığının apaçık göstergesiydi. Antakyalı kadın emekçinin sorusunu sorarken kurduğu cümleler oldukça vurucuydu “Devlet bize yapmadığı yardımları Suriyelilere yapıyor; bizim ülkemizde bizden daha iyi konumdalar, daha iyi yaşıyorlar, devlet onlara bağladığı maaşı bize bağlamadı…” Bu sözler önce boşlukta öylece dönüp durdu. Ardından bir başkasına çarptığında yeniden yeniden tekrarlanan bir serzenişe dönüştü. Sonrasında neredeyse her ağızdan göçmen karşıtı bir söz yükselmeye başladı.
Sözün ağırlığı kadar ilk çıktığı ağız da etkilemişti beni. Cümlenin ilk sahibi toprağında boy atmaktan, havasını solumaktan keyif aldığım ama en önemlisi kültüründe yoğrularak mayasını aldığım Hatay’dan deprem sonrası Ankara’ya göç etmek zorunda bırakılan çok sevdiğim biriydi. Onu tanıdığımdan beri ortak yaşam kültürünün ona kattıklarını, hayata karşı güçlü duruşunu, kafasına koyduğunu ısrarla gerçekleştirmesini hayranlıkla izlediğim ve hatta bunu bir sohbet esnasında dillendirdiğim bir kadın arkadaşımdı.
Hepimizi boğan aynı cendere
Hiç unutmuyorum o, mutfakta tarifi kendi buluşu olan, yapmaktan çok keyif aldığı helvayı bize ikram etmek için hazırlarken “Senin bu güçlü duruşuna o kadar hayranım ki…” dediğimde bir anda gözünden yaşlar süzülmüş “Çok yoruldum. Güçlü olmak istemiyorum, ama çocuklarım ve eşimin ayakta kalmaları için böyle olmak zorundayım” demişti. Üstelik yalnız da değildi, deprem bölgesinden gelen birçok kadın aynı cenderenin içindeydi. İlk etapta o sözlerin Antakyalı bir kadının zihninden dökülmesi sarsmıştı beni ama üzerine kafa yorunca durumun görünenden çok daha derin olduğunu gördüm.
Öyle bir yerdir ki Antakya, Arap, Kürt, Ermeni, Rum, Türk komşularınla aynı sofraya oturur babaganuş yersin keyifle; ağlayarak Sünni komşunun kaybettiği yakını için birlikte helva karar, sırf dostunla beraber bir şeyler paylaşmak için kilisede bir ayine de katılırsın. Evet böyle bir kültürden gelen birinin böyle düşünmesi sarsıcıydı belki ama asıl sarsıcı olan kapitalist barbarlığın kendi varlığının devamı için halkları birbirine düşman etmeyi kısmen de olsa başarmış olmasıydı.
“Nerede yanlış yapıyoruz?”
Hani aylardır büyük büyük cümlelerle tartışılıyor, derin derin analizler yapılıyor ya, “eksen neden sürekli sağa kayıyor, nerede yanlış yapıyoruz” diye sorduğumuz sorunun cevabını hepimiz biliyoruz aslında. Kitlelerle soluk alıp vermediğimiz, emekçi evlerinde yatıp kalkmadığımız, aynı dilden dahi konuşmayı unuttuğumuz sürece o eksen hep sağa kayacak ve bizim sözcüklerimiz dilini konuştuğumuzu zannettiğimiz halka, emekçi kitlelere hep yabancı kalacak.
Kitle çalışmasını, ne tek başına afiş asmak, bildiri dağıtmak ne de politik hedefi olmayan sosyal temaslarla sınırlanmalıdır; o, bunlar da içinde olmak üzere birçok başka şeyin toplamıdır.
Onları alışılan ve kolayımıza gelen araç ve yöntemlerin sıkışmışlığından çıkarıp birlikte yürüdüğümüz yola çevirdiğimizde, “Çok yorgunum, güçlü olmak istemiyorum” diyen dostlara güçlülükten değil haklılıktan yola çıktığımızı; emeğin neden ucuz, ekmeğin neden pahalı olduğunu anlatabildiğimizde, karşı pencerelerden ya da mahallelerden seslenmek yerine taburemizi alıp pencerelerin altına oturduğumuzda, çıkınımızı alıp karşı mahallelere gittiğimizde değişecek her şey.
“Karşı mahalle”
İşte yazımın başında belirttiğim ikinci bir araya geliş ise yine deprem bölgesinden gelen dostlarımıza yaptığımız bayram ziyareti sırasında tamamen tesadüfi bir şekilde “karşı mahalleden” bir aile ile bir masanın başında oturup uzun bir sohbete dalmamızdı. Üstelik sohbet hepimizi sarmıştı. Saatler geçmesine rağmen kimsenin masanın başından kalkıp gitmeye niyeti de yoktu. Birbirine yakın düşünceleri farklı sözcüklerle dile getiriyorduk aslında. “Ben” diyordu “yoksul bir ailenin çocuğuyum, aldığım burslarla okudum. Bilirsiniz ’90’larda KPSS yoktu, DMS’ye girerek memur oldum.” Tabii eğer bu topraklarda atanmaktan bahsedeceksek sözün torpile gelmemesi kaçınılmazdı.
Ben tam söze girecektim ki cümlesini tamamlamak ister gibi devam etti: “O zamanlar bu kadar torpil de yoktu. Zaten benim de bir yerlerde amcam, dayım da yoktu.” Bu “amcam, dayım yoktu” sözleri geçmişten beri bu toprakların özetiydi aslında. Egemenler, amcalar, dayılar vasıtasıyla semirdikçe semiriyor yoksul halk yığınlarının payına ise daha fazla yoksulluk düşüyordu, bunu söylemeden geçemezdim. Tabii bu duruma itiraz edeni de vardı etmeyeni de karşımda samimi bir şekilde derdini anlatan ise itiraz edenlerdendi. Sağ bir sendikanın yöneticisiydi. Söz yine ondaydı:
Torpil
“Ben (…) Sendikası’nda yöneticiyim bilgisayar programcılığı öğretmenleri için kadro açılmış fakat verdikleri kadro mezunların üçte biri bile değil. Öğretmenler kadro yükseltilsin diye eylem yapacaklar. Tweeter’da da binlerce kişi yazıyor bu konuda ben de destek olmak istedim. Onlarca döviz bastırdım, eyleme gittim çok kalabalık bir topluluk bekliyorum. Bir baktım benimle beraber on yedi kişiyiz. “Diğerleri nerede” dedim “bu kadarız abi” dediler. “Ya kardeşim siz itiraz etmezseniz kim edecek! Velhasıl konuşuluyor, yazılıyor iş eyleme gelince kimse ortada yok.” Sonra yine düşündüklerini bir çırpıda söylemek ister gibi devam etti. “İnanır mısınız önümüzdeki hafta oğlum sınava girecek, benim çok bağlantım var, istesem birini kullanıp oğlumun kazanmasını sağlayabilirim. Ama yapmıyorum, ben nasıl buralara hakkımla geldimse o da hakkıyla girsin kadroya.” Bu sırada onun ne kadar doğru söylediğini ispat etmek ister gibi ev sahibi giriyor devreye “evet” diyor “…Abi böyledir istese şimdi nerelerde olabilir ama dürüst birisi o”, “ama dürüst birisi o” sözleri hepimizde bir sessizliğe neden oluyor. Bu sessizlik değerlerin nasıl değiştiğine, toplumun nasıl çürüdüğüne, yozlaştığına olan tanıklığımızın bir tepkisi aslında.
Büyük büyük sözler
Diyeceğim o ki, büyük büyük sözler, sayfalar dolusu analizler genelde havada kalıyor, halkta karşılığını bulmuyor; oysa bir pratik nasıl değiştiriyor düşüncelerimizi… Kendi sokağımızda hep aynı sözleri tekrarlamak bizde de kırılmalara neden oluyor. Yürüdüğümüz yolda katettiğimiz mesafeyi artırmak için adımlarımızı sağlam atmamız bir o kadar da hızlandırmamız gerekiyor. Yoksa üzerinde yaşadığımız bu toprakları çok büyük bir karanlık bekliyor. Bizi bekleyen karanlığın daha da iyi anlaşılması açısından Bahman Nirumand’ın “İran’da Soluyor Çiçekler” kitabından bir pasajla bitireceğim yazımı:
İran deneyimi
“Biz solcular en çok Humeyni’nin boyun eğmez, radikal tutumunu beğeniyorduk. Ne hatırı sayılır din adamları ne de ünlü politikacılar arasında hiç kimse Şah rejiminin yıkılmasını isteyecek yürekliliği gösterememişti… Ben ve arkadaşlarım, Humeyni’nin görüşlerini biliyor ve sık sık üzerine tartışıyorduk. Aramızdan iki kişi olayların gelişmesine kuşku ile bakıyorlar ve her fırsatta bizim coşkunluğumuzu dizginlemeye uğraşıyorlardı. Bunlardan biri, Humeyni’nin yazılarını okumuş ve İslam Devleti hakkındaki görüşlerini incelemişti. Bir akşam toplandığımızda, bize okuduklarını anlattı ve bazı bölümleri olduğu gibi aktardı. Bunları duyunca içim karardı. ‘Bu adam akıl hastası, cehennemden de beter edecek ülkemizi’ dedim elimde olmayarak. Ama politika ve taktik ağır bastı. ‘Şu anda en önemlisi Şah’ı devirmek, onun işini bitirince Humeyni’yi ortadan kaldırmak çocuk oyuncağı.’ İki kuşkucu arkadaşımız başka görüşteydiler. ‘Yanılıyorsun’ dedi birisi, ‘Bu böyle giderse kitlelerin bu ihtiyara olan hayranlığı aynı hızla artmaya devam ederse, o da halkın gözdesi, Allah’ın elçisi ve peygamberin temsilcisi olarak iktidar koltuğuna oturursa onu bir daha oradan indirinceye kadar yıllar geçer. Bu da bizim için pek hayırlı olmaz…’”
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!