Türkiye’nin kendi “Epstein”i



Çocuklarımızı iktidar ve onun dinci gerici emellerinden, sapkın tarikatlarından, eteklerinde palazlanan çete-mafya şebekelerinden koruyacak bizden başka kimse yok. O nedenle çocuklarımıza kendimiz sahip çıkmalı, bu devasa ağın onları yutmasına fırsat vermemeliyiz.


Çiçek Özgen

Burası Türkiye… Çocuk istismarının, kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin, işçi cinayetlerinin, öğrenci intiharlarının, sudan ucuz muamelelerin upuzun bir zincir oluşturduğu ve bu zincirin hayatın doğal parçası olup her gün uzayıp durduğu bir ülke!..

Hatırlar mısınız, birkaç yıl önce Aleyna Çakır katledilmişti. “İntihar” denilerek üstü kapatılmaya çalışılsa da üstü biraz kazınınca neler neler çıkmıştı. Devlet koruması altındaki kız çocuklarının iktidar partilerinin yandaşları olduğu anlaşılan çete-mafya bozuntuları tarafından pavyonlara düşürüldüğü, zenginlere, resmi ve sivil bürokratlara peşkeş çekildiği ucundan kıyısından açığa çıkıvermişti. Aleyna’nın faili, olup bitenin faturasını ödeme tehlikesiyle karşı karşıya kalınca ekranlardan bizzat İçişleri Bakanı koltuğunda oturan zatı “bak konuşurum” manasına gelen cümlelerle tehdit etmiş ve onca delile rağmen bir anda aklanıvermişti.

Ayhan Boran Kaplan olayı yaşandı sonra… Aynı “iddialar” bu çete için de gündemleştirildi. İktidardan tık yok!

Kayıp deprem çocukları gündeme geldi, yine tık yok!

Böyle bir ülkede farklı arka planlara sahip gelişmelerin bile hızla istismara, çocuk-kadın ticaretine yorulması şaşırtıcı olmasa gerek. Keza her melanetin üstü iktidar tarafından özenle kapatılıp bağlantıları gizlenince hiçbir konuda güvenin kalmaması kadar doğal ne olabilir ki?!. Nitekim Akdeniz’den kıyıya vuran ceset parçaları için de aynı şey oldu. Toplumun büyük kesimi iktidarın bu ceset parçalarına ilişkin açıklamalarına inanmadığı gibi, ilk akla gelen de yine çocuk istismarına ilişkin şebekelere dair senaryolar oldu. Böyle bir ülkede bundan doğal ne olabilir ki?

Evet, günlerdir Antalya ve Muğla sahillerine vücut bütünlüğü bozulmuş cesetler vuruyor. Şu ana kadar 8 cansız beden Antalya, 1 beden ise Muğla/Köyceğiz sahiline vurdu. Olayların arka arkaya yaşanması yanında çoğunun çocuklara ait, uzuvları kayıp, bütünlüğü bozulmuş bedenler olması, her türlü çirkinliğin, kötülüğün yerini sağlamlaştırdığı günümüzde akıllara hiç de imkansız olmayan düşünceleri getirmekte gecikmedi. Üstelik Epstein dosyalarının çarşaf çarşaf basına yansıdığı ve bu istismar-işkence ağının bir ayağının da Türkiye’ye uzandığının ortaya çıktığı bir dönemde…

Tüm bu durum, insanlarda yaşananlara dair bir açıklama yapılması beklentisini ve talebini arttırdı. Sessizliğini koruyan iktidar, sonunda bir açıklama yaparak ceset parçalarının göçmenlere ait olduğunu düşündüklerini söyledi. Bu açıklamanın insanların kafasındaki şüpheyi bastıracağını düşünüyor olmalılar. Üstelik işin başka bir boyutu da var; iktidarın sahile vuran cesetlerin göçmenler ait olduğunu söyleyerek bu insanlar için sorumluluk almaktan, hesap vermekten kendini azade görmesi… “Cesetler bize ait değil, göçmenlere ait” diyerek insanların sevinmesini, rahatlamasını beklemesi… Oysa bu cesetler eğer göçmenlere aitse bile, onların kanına diğer kapitalistlerle birlikte kendi ellerinin de bulaşmış olduğu gerçeği duruyor önümüzde. Her türlü suçlular, her türlü katili tanıyoruz!

Ölenlerin mülteci olduğunu söyleyip durumu olağanlaştırmak, ancak faşist rejime yakışırdı. İktidar durumu olağanlaştıradursun, ölenlerin mülteci olmasıyla rahatlayacağımızı düşünedursun, yapılan incelemede cansız bedenlerden birinin 18 yaşındaki Şevval Elmas’a ait olduğu ortaya çıktı! Üniversite’de okuyan bir öğrenciye! Bunu da belirtip bir tarafa koyalım.

Sahile vuran cesetler, Epstein dosyalarını gündemde tutmaya devam ediyor

İnsanların sahile vuran cesetler üzerine ihtimalleri gündeme getirmesi boşuna değil. Epstein dosyasında, 99 Marmara Depremi sonrasında sahipsiz kalan çocukların kaçırılarak, ABD’ye götürüldüğü ve burada istismara uğrayarak öldürüldüklerine dair bilgiler olduğu paylaşıldı basında. Zenginlerin yeni oyunuydu bu; zevk için işkence yapmak, hayvanca dürtülerini sahneleyecekleri oyunlarla çocukları katletmek.

Kapitalist çürümenin artık doruğa ulaştığı bir durumdan bahsediyoruz!

Parası olanın, insan katletme, avlama, işkence etme hakkına sahip olduğu ve bundan haz duyduğu bir durumdan. Kapitalizmin insanı getireceği en son noktadan bahsediyoruz. Bu belgeler arasında Türkiye’den de isimler olduğu, hatta evlerden birinin İstanbul’da olduğu da basına yansıdı. Bir korku filmi izliyor gibiyiz, ama ne yazık ki bu hiç olmadığı kadar gerçek…

Deprem ve kaybolan çocuklar

Burada özellikle Türkiye ayağıyla ilgili sorulması gerekenler var; mesela, bu dosyada kimlerin adının bulunduğu, bu işin ucunun devletin hangi noktasına kadar dokunduğu, bu çocukların kaçırılmasında kimlerin, nasıl parmağının olduğu… Ama iktidar elbette bunları görmezden gelmeye, soru soranları susturmaya çalışmakla meşgul. Bu perdenin ucundan aralanmasının bile hangi pisliklerin ortaya dökülmesine neden olacağını bildiği için sorulan her soruyu ya suskunluk fesadıyla boğuyor ya da bir araştırma konusu yapılmasını oy çokluğuyla reddederek önünü alenen tıkıyor.

Gerçi Türkiye’de Epstein’e gitmeye gerek de yok. Adnan Hocacılar olarak bilinen ve yıllarca göz yumulan cemaatin Epstein’den farkı var mı mesela?

Keza tarikat yurtlarında yaşananlar ve üzerinin kapatılması için yapılıp edilenler bile kimbilir nelerin nelerin yaşanıp hasıraltı edildiğini göstermiyor mu?

O nedenle kayıp çocuklar üzerinden Epstein bağlantılarının araştırılması demek, bugüne kadar ucundan kıyısından bildiğimiz birçok kötülüğün bir foseptik çukuru gibi etrafa koku salarak faş olmasının önünün açılması demektir.

Yine tarikatlardaki çocuk tecavüzlerinin, istismarların, yolsuzlukların da araştırılmasına kapıyı aralamak anlamına gelebilir. Ya da bunun hesabını sorma cüreti ve cesaretinin halka verilmesi demek. O nedenle iktidar hiç duymamış gibi başını öte tarafa çevirmeye, soru önergelerini reddetmeye devam ediyor. Depremde kaybolan çocukların araştırılması önergesi iktidar ve onun yavru ortakları tarafından bu nedenle reddediliyor. O başını çevire dursun, gerçekler inatçıdır ve onlar öyle istiyor diye de ortadan kaybolmuyor.

Daha 1 yıl önce yaşanan Maraş depremlerinde çocuklar kayboldu. Kaybolan çocukların bazılarının bizzat devlet yetkilileri tarafından tarikatlara verildiği ortaya çıktı. Üstelik bu araştırılmasa, ortaya çıkarılmasa hiç haberimiz olmayacak, bu çocukların akıbeti bilinmeyecekti büyük olasılıkla. Bu tarikat ve vakıflar çocuklara tecavüzle gündeme gelmiş tarikatlardı üstelik. İsmailağa Cemaati, Ensar Vakfı, Hiranur Vakfı… Çöplük böyle uzayıp gidiyor. 6 Şubat depremlerinde kaybolan çocukların büyük kısmının akıbeti hâlâ bilinmiyor. Bu çocukların sayısız bağlantı üzerinden uluslararası fuhuş şebekelerine satılmadıklarını düşünmemizi sağlayacak güven verici tek bir resmi tutum yok!

Bu devlet yurtlarında kalan ya da kurslarına giden çocuklarımızın istismara uğradığı tarikat ve cemaatlerle kapsamlı bir işbirliği içinde. Onlar iktidarın oluşturmaya çalıştığı kendi “sivil toplumu”, tabanı, toplumsal dayanağı. O nedenle de her türlü kötülüğün üzerini gözümüzün içine baka baka kapatıyor. Dahası bunları ÇEDES kapsamında imzaladığı protokollerle okullarımıza, hatta anaokullarımıza kadar sokuyor. İnsanlar sahile vuran bedenlerde işte bu pisliklerin izlerini görüyor, kokusunu alıyor.

Çocuklarımız için…

Ortaya çıkan Epstein dosyasıyla devlet uzantılı çetelerin-mafyaların hatta Adnan Oktar gibi cemaatlerin bağlantılarını sormak-sorgulamak zorundayız. Sahile vuran uzuvları olmayan cesetlerin bunlarla bağlantısı olup olmadığı irdelemek zorundayız. Depremde kaybolan çocuklara ne olduğunu, ne kadarının daha tarikatların kucaklarına atıldığını öğrenmek zorundayız. Şu an çocuklarımızı iktidar ve onun dinci gerici emellerinden, sapkın tarikatlarından, eteklerinde palazlanan çete-mafya şebekelerinden koruyacak bizden başka kimse yok. O nedenle çocuklarımıza kendimiz sahip çıkmalı, bu devasa ağın onları yutmasına fırsat vermemeliyiz.