İzmir’in Sınıf Rengi



Giderek sertleşen mücadelede şu an TİS sürecinde olmayan DİSK şubelerini ve diğer sendikalarda örgütlü belediye işçi ve memurlarını öyle ya da böyle 9 Haziran’daki aile buluşmasına kitlesel katmak gerekir. Elbette İzmir’deki işçi sınıfının diğer bölüklerinin bayramın son günü greve desteğini sunmalarını sağlamak greve çok ciddi bir güç sağlayacaktır.


Nǝriman Bakı

İzmir Büyükşehir Belediyesi (İzBB) işçilerinin 1 haftaya yaklaşan grevi Türkiye’deki sınıf mücadelesi ve sınıf ilişkileri noktasında turnusol kağıdı oldu. Bu turnusol kağıdı içinde sosyal demokrat geçinen belediyenin işçi düşmanlığı da var, rengini on yıllar içinde sarıya çevirmiş DİSK’in pespayelikleri de.

Emek düşmanlığından mikro-faşizme

Grevin yarattığı emek düşmanlığı elbette bir anda oluşmadı ama birdenbire o kadar yükseldi ki, ortaya çıkan görünümden tırsan ilçe belediyeleri (Bornova, Bayraklı gibi) ara sokaklara temizlik görevlilerini veya sokak süpüren araçlar göndermekte buldular çareyi. Amaçları belli: Seçmen, belediye çalışmıyor demesin.

Cemil Turgay’ın “İşçiler 85 bin lira maaş istiyor” yalanı, bizzat onun beslediği medya ve sosyal medya hesaplarıyla bir virüs gibi yayıldı. DİSK geç de olsa işçi bordrolarını kamuoyuyla paylaşma refleksini gösterse de, bu gerici virüs İzmir’in sosyal demokrat sanılan sağ bilincine yayılmıştı bir kere. Sosyal demokrasinin sınırlarını bir kez daha gösterircesine…

Cemil Tugay üç yalanı bir torbaya doldurup yaydı. Birincisi, DİSK’in Türk-İş’e bağlı Belediye-İş üyesi işçilerin aldığı ücreti tüm işçiler için istediği yalanıydı. Doğrusu DİSK, “eşit işe eşit ücret” diyerek aynı işi yapan işçiler arasında sendika ayrımı yapmadan aynı ücretin ödenmesini talep ediyor. Cemil’in ikinci yalanı, brüt olan maaşı işçilerin aldığı/istediği net maaş olarak lanse etmesi. Gerçekte ise şu an işçiler ortalama 45 bin lira talep ediyor. SGK primleri başta olmak üzere vergilerle bu maaş brüt olarak 80 bin civarı bir rakama tekabül ediyor. Cemil’in “işçiler istiyor” diye lanse ettiği rakam talep edilen brüt karşılığı. Cemil’in üçüncü ve en mide bulandıran yalanı ise TİS ile elde edilen ve yılda bir veya bir kaç kez verilen yardım kalemlerini her ay veriliyor gibi sunması oldu. Gerçek ise şöyle: Bu kalemlerden örneğin çocuk yardımı (sadece küçük çocuğu onlara aylık), eğitim yardımı (açık öğretim okuyan işçi öğrencilere yılda bir defa), kıyafet yardımı (yılda bir defa) vd. diğer sosyal haklar.

Tugay’ın ücretler konusundaki yalanı demokrat sanılan ama özünde ulusalcı, şoven İzmir’in emek düşmanlığını olduğu kadar farklı etnik kökenler karşısındaki kibrini, şoven duygularını da açığa çıkardı. Sosyal demokrat kimliğin bu topraklarda hangi gerici dürtülerle içeriklendiği ve o demokratlık sınırlarının nereye kadar olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

“Profesörler bu maaşı alamıyor” diye başlayan saldırı bizzat Tugay’ın ağzında “valiler bile bu maaşı almıyor” halini aldı. Cemil kapıyı bu şekilde açınca bilinci şovenizmle kirlenmiş emekçiler, grevdeki işçilere sosyal medyadan saldırıya geçti. Saldırı öyle bir düzeye ulaştı ki, Tugay zengin muhiti Alsancak’ta çöp toplama şovu yaparken grev kırıcılığını engellemek isteyenlere sözlü saldırıya dönüştü. Öyle ki, bu saldırı sonrasında grevdeki bir kadın işçi sosyal medyadaki hesabından “başımıza geleceklerden Cemil Tugay sorumludur” demek zorunda kaldı. Diğer yandan ise grevdeki işçilerin fotoğrafları paylaşılıp “İzmirli değil bunlar” diyerek bilinçaltındaki Kürt düşmanlığı körüklendi.

Elbette emekçilerin işçilere karşı pervasızlığının arkasında yatan esas neden tek başına ideolojik-siyasi şekillenme ve sağcılıkla açıklanamaz. Türkiye’deki ekonomik krizin geldiği nokta da bu histeride belirleyicidir. Ücretlerin alabildiğine alta çekildiği ya da daha da çekilmesi için kolektif bir sınıf saldırganlığının hayata geçirildiği ve buna giderek belirginleşerek eşlik eden işsizlik olgusunun eşlik ettiği koşullar söz konusu. Yani kapitalizmin emek gücü piyasasındaki rekabeti kızıştırarak sömürüyü derinleştirmekteki mutlak kuralı olan işsizliğin ayyuka çıkması! İşsizlik tırmanıp ücretler alta bastırıldıkça mevcudu biraz aşan talepler histerik bir tepkiyi tetikleyebiliyor. Beyaz yakalı-mavi yakalı çelişkisini de kızıştırarak… Nitekim özellikle yüksek eğitim almış işsiz kesim Cemil’in “yüksek ücret istiyorlar” tuzağına düşerek grevdeki işçilere akıl tutulması ile saldırmaktan geri durmadı.

Grev sırasında ortaya çıkan şovenizm bayrağının ön saflardaki taşıyıcısı diğer zıptıkçılıklarında olduğu gibi Yılmaz Özdil oldu. DİSK Ege Bölge Temsilci Memiş Sarı’ya atfedilen ve söylemediği bilinen “anlaşma olmazsa AKP’ye oy veririz” sözünü diline dolayan Özdil, “işçiler zaten İzmirli değil” diyerek o zehirli-ırkçı faşist dilini çıkardı. Kendince nepotizm (kayırmacılık) karşıtlığı görünümü altında “İzmirli olmak İzmir’de doğmak değildir. İzmir çıkarına hareket etmektir” diyerek kelimenin tam anlamıyla mikro-faşistlik rolünü üstlendi.

İzmir’in CHP sınırları içinde sosyal demokrasi kisvesine bürünmüş şoven, gerici bilinci Cemil’in ısrarlı çabaları, AKP’li olduğu bilinen reklamcılar ve paralı medyası aracılığıyla ortalıkta cirit atmaya devam ediyor.

DİSK’in rengi

Diğer sınıf düşmanlıkları, toplu sözleşme satmalarını unutmamak kaydıyla, 12. yılını geride bıraktığımız Gezi İsyanı günlerinde,  ölümü göze almış kitlelerin en ihtiyaç duyduğu zamanlarda dahi “dayanışma grevini” ağzına almayan, ortaya çıkan basınç karşısında zoraki bir günlük iş bırakan DİSK birdenbire sınıf temsilcisi kesildi.

Mevcut ekonomik krizin geldiği düzey, ücretlerin gün be gün erimesi, krizin sürekli büyümesi vd. başat sebepler sonucu Türkiye’de işçi sınıfının bazı bölükleri ücretler üzerinden son dönemde inatçı bir mücadele hattına girmiş durumda. İzmir bağlamında ise normalde ocak ayında imzalanması gereken TİS haziran olmasına rağmen imzalanmamış, bu böyleyken yükselişi durdurulamayan enflasyon karşısında asgari ücret zammı bile çoktan erimişti. Nihayetinde 23 bin işçinin sınıf öfkesi DİSK’i greve zorladı.

İşçilerin DİSK Genel-İş’e rağmen greve çıktıklarını söylemek abartı olmaz. Bu nedenle grevin sınıf inadını ve sınıf rengini DİSK değil bizzat işçiler vermiş durumda. DİSK’in belediye işçilerinin basıncıyla büründüğü işçi taraftarı tutumuna aldanmamak, grevin bitmesini isteyenlerin en başta geleninin DİSK olduğunu her daim aklında tutmak gerekir.

İzmir’de DİSK Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı’yı sorarsanız, en azından tutarlı devrimci-demokratlar ona günahını bile vermez. 20 yıldan fazla zamandır o koltuğa yapışıp kalan, devrimci düşmanlığını hiçbir zaman gizlemeyen (zaman zaman devrimcilere şiddete izin veren), İzmir emniyetiyle can ciğer kuzu sarması olan Memiş Sarı, kendisini en önde işçileri savunurken buldu. Ancak Sarı asıp kesmeye başlayınca belediyeyle girdiği pis para ilişkileri grevin baş düşmanı Tugay tarafından basının kulağına üfleniverdi. Memiş’in çocuğu aracılığıyla belediyeye araç kiraladığı basına düştü birdenbire.

Memiş’in ardından doğruluğu tartışmalı olan DİSK Genel-İş İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Ercan Gül’ün haberleri düştü. Gül, Cemil’in çöp toplama şovuna yüz yüze müdahale eden işçi grubu içinde yer alıyordu. Daha sonra “gördük ki başkan iyi temizliyor bize yardıma gelsin” deyince eşi dâhil 58 akrabasının belediyede çalıştığına dair haber ulusalcıların tetikçisi Oda TV’de manşet oldu.

Memiş ya da Gül hakkındaki haberler sürecin pis biçimde süreceğinin bir göstergesi. Ancak bahsi geçen haberlerle -yalan olsa dahi- insanların aklına “acaba” sorusunun gelmesine neden olan Cemil veya belediye değil bizzat DİSK’in kendisidir. Çünkü işçi sınıfından uzaklaşmış, sınıf denetiminden kendisini koparmış, temsilcileri bürokratlarmış, CHP’nin yedeği haline gelmiş bir DİSK, bu tür haberlerle şaibeyi üzerine mıknatıs gibi çeker haldedir.

Yıllarca DİSK’in kısaltmasındaki “devrimci”liğe yaslanan ama esasta devrimciliğin d’sini unutan bir sendikacılığın eninde sonunda geleceği nokta bugünkü DİSK’tir. Öyle ki, CHP şovenliğinin koçbaşı, mülteci düşmanı Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan bile onun bu gerçekliği üzerinde tepinecek cesareti bulabildi ve “AKP belediyelerinde örgütlenememekle”, “DEM’lenmek” ve “faşist düzenin devam etmesini istemekle” suçlayabildi. Elbette işçi sınıfı düşmanları her zaman olacaktır ve ağızları torba değil ki büzülsün. Ancak Tanju gibi bir tipin sözlerinin arkasında işçi sınıfından yana olan bir sendikal mücadeleden yıllardır uzaklaşmış bir DİSK olduğun vurgulamak gerekir.

Ne yapmalı?

DİSK’in sınıf sendikacılığının doruk noktalarından olan 15-16 Haziran’ın yıldönümüne yaklaşılan bu günlerde sınıf sendikacılığının, sınıfa yaklaşımın ölçütleri kendisini kalın çizgilerle göstermektedir.

Şu an İzmir’de grevdeki işçilere sosyal medya üzerinden yapılan saldırılara “ama”sız karşı çıkmak; dilimiz, bilgimiz yettiği ölçüde işçilere karşı kullanılan yalanların doğrusunu sadece sosyal medyada değil, yüz yüze de greve karşı mesafeli duran herkese bıkmadan, usanmadan anlatmak gerekiyor.

İkinci nokta ise emek düşmanlığında, sınıf düşmanlığında ısrar eden özellikle basın, sosyal medya hesaplarını teşhir etmek, yaptıkları sınıf düşmanlığına dair kamuoyu önünde hesap sormak lazımdır.

İşçilerin basıncıyla greve giden, sendikal öncülüğe zoraki de olsa soyunan DİSK’i sınıfa karşı olan tutumlarını, kirli yanlarını yeri geldiğinde güçlü biçimde ele almak gerekiyor. Elbette bunu yaparken de DİSK’te örgütlenmiş işçileri hem sendikadan hem de mücadelen uzaklaştırmamak, hele hele şu an süren greve halel getirmemek şartıyla…

DİSK şayet anlaşma sağlanamazsa Kurban Bayramı’nın son günü olan 9 Haziran Pazartesi günü aileler ile birlikte meydanlara akacaklarını açıkladı. Grev devam ederse bu fırsat kaçırılmadan İzmir’deki tüm sınıf güçlerini, emek güçlerini greve desteğe akıtmak gerekir. Giderek sertleşen mücadelede şu an TİS sürecinde olmayan DİSK şubelerini ve diğer sendikalarda örgütlü belediye işçi ve memurlarını öyle ya da böyle 9 Haziran’daki aile buluşmasına kitlesel katmak gerekir. Elbette İzmir’deki işçi sınıfının diğer bölüklerinin bayramın son gününde greve desteğini sunmalarını sağlamak greve çok ciddi bir güç sağlayacaktır.

Özel olarak bizim açımızdan ise İzmir Büyükşehir Belediye işçisinin 1992 Ocak ayında Ankara’ya yaptığı “ölüm yürüyüşü”nün her anına dokunan, kara kış demeden emek katan Tahsin ve Eralp yoldaşların “hücum ruhu”nu greve damla damla da olsa taşımak olmazsa olmazımızdır.