Alınteri Gazetesi’nin YouTube kanalında yayımlanan “#DoğruMuBu” program serisinin yedincisinde, Çiğdem Devran ve Oya Açan,”Kadın Özgürleşmesi: Gün ve Gelecek” başlığını ele aldı. Program, 25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nün hemen ardından, erkek şiddetinin ve devlet şiddetinin kökenlerine, Türkiye’deki biçimlerine ve bundan sonra atılması gereken adımları tartışmaya odaklandı.
25 Kasım’ın coşkusu ve taleplerin ortaklaşması
Programa giriş yapan Oya Açan şunları söyledi:
Bu yılki 25 Kasım eylemleri, hem Türkiye’de hem de dünyada kitlesel, militan ve çok coşkulu geçti. Kadınlar sokaklarda, meydanlarda ve alanlarda taleplerini yüksek sesle haykırdılar. Türkiye’nin özgünlükleri de vardı.
Başta İstanbul olmak üzere, metropollerde kadınlar tüm engellemelere, barikatlara, bariyerlere ve polis ordusuna rağmen Tünel’den İstiklal Caddesi’ne yürümeyi başardı. Türkiye’nin diğer illerinde ve kasabalarda dahi kadınlar şiddete karşı mücadele azmini güçlü bir şekilde gösterdiler. Kadınlar, erkek egemen devlete, erkek egemen sisteme ve eril zihniyete taviz vermeyeceklerini bir kez daha haykırdılar.
Küresel sıçrama eşiği
Çiğdem Devran, 25 Kasım’ın dünya çapında bir “sıçrama eşiği”ne ulaştığını belirtti:
Talepler Avusturya, Türkiye, Almanya, Fransa gibi ülkelerde ortaklaştı ve kadınlar sadece kadın düşmanlığı, şiddet, tecavüz veya kadın cinayetleri gibi konularla sınırlı kalmayarak, sorunlarını sosyal, siyasal ve toplumsal diğer sorunlarla birleştirdi. Dünya çapındaki eylemlerde doğa katliamına, Filistin ve Sudan’daki katliamlara, Ortadoğu’daki savaş politikalarına karşı ses yükseltildi. Kadınlar, trilyonlarca maddi kaynağın savaşa yatırılmasına rağmen kendilerine sığınma evi dahi verilmediğini eleştirdi.
Muğla’nın Ortaca kasabasındaki bir eylemde, doğayla kadın katliamını birbirine bağlayan, ‘Kurtuluş yok tek başına, ya bütün türler ya hiçbirimiz’ pankartı açıldı. Kadın kırımı ve kadın cinayeti eylemlerinde Filistin bayrakları yaygın olarak kullanıldı.
Sınıfsal temel ön planda
Türkiye özelinde, devletin erkek şiddetine nesnel zemin hazırlayan politikalarıyla birlikte, sınıfsal damarın daha fazla öne çıktığı vurgulandı. Gebze’deki 25 Kasım eylemlerinde ve Taksim’deki gösterilerde, Dilovası’nda ve MESEM sömürü sisteminde katledilen çocuklar ile Rojin Kabaiş cinayeti öncelikli olarak gündeme getirildi. Ayrıca, Kürdistan’da özel savaş politikalarına, kadınların fuhşa sürüklenmesine, uyuşturucunun yaygınlaşmasına karşı bir hat öne çıktı. Türkiye’de bu yıl 400’ü aşkın kadının katledildiği (günde bir kadın cinayetini de aşan sayılarda) belirtilirken, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş örneklerinde olduğu gibi, intihar denilerek üstü örtülen şüpheli ölümlere dair net bir rakam olmadığı da ifade edildi.
Şiddetin kaynağı ve kapitalizmin rolü
Programda, kadına yönelik şiddetin çok boyutlu olduğu ve sadece fiziksel şiddet ya da cinayetlerden ibaret olmadığı vurgulandı. Asıl meselenin, şiddetin temelinde ne yattığı ve sistemin kadınlar üzerinden toplumu nasıl yeniden biçimlendirdiği sorularıydı.
Şiddetin sadece “kötü veya cahil erkekler” tarafından yapılan münferit bir olgu olmadığı, kapitalizmin kendisini yeniden üretmek ve pekiştirmek için yürüttüğü politik bir programa dayalı olduğu belirtildi.
Marx’ın görüşüne atıfta bulunularak, kapitalizmin üretimi yeniden geliştirebilmek için üremeyi ve öz bakımı emekçiye -ailede de kadına- yüklediği dolayısıyla bunun temelinin aile olduğu ifade edildi.
Kapitalizmin, ideolojik ve siyasal olarak kendisini onarmasının gelip bağlandığı nokta ailedir. Sistem, faşizmin en iğrenç biçimde kadını soktuğu kalıpları ve normları (Hitler ve Mussolini’nin propagandaları dahi kullanılarak) boş yere tekrarlamamaktadır.
“Şiddet ise tek bir biçimden oluşmaz” saptamasından sonra, ömür boyu süren psikolojik şiddet gören kadınların olduğu, cinsel ilişkiye zorlanmanın şiddet olduğu, hatta Avrupa’da bile tabu olan bu konuların artık gündeme getirildiği belirtildi.
Yapay zekâ ve benzeri araçlarla kadınların izni olmadan fotoğraflarının şuh bir tarzda yeniden üretilerek paylaşılmasının yaygın bir tehlike olduğu vurgulandı.
Ekonomik şiddete değinilerek, “Ekonomik olarak elini kolunu bağlamak, kadının ayrılmak istemesine veya güvencesiz işlerde kendini güvende hissetmemesine neden olan en büyük şiddet biçimlerinden biridir” denildi.
Temelde yatan ana sorunun ise, toplumsal cinsiyet eşitsizliği olduğu, kadına biçilen misyonlar ve rollere karşı erkeğe biçilen misyonların her şeyi yapma hakkı verdiğinden söz edildi:
Bu eşitsizliğin ekonomik ve siyasal boyutları da vardır. Örneğin, gelişkin kapitalist ülkelerde dahi eşdeğer işe eşit ücret talebi onlarca yıldır gündemdedir, çünkü mühendis bir kadınla mühendis bir erkek asla aynı parayı alamamaktadır.
AKP’nin politikalarında ailenin merkezi rolü
Bu bahiste özellikle şu noktaların altı çizildi:
AKP politikalarının adeta değişmez bir unsuru, ailenin güçlendirilmesi bahsidir. AKP, önce ‘Aile Yılı’, ardından ‘Aile 10 Yılı’ ilan etmiştir. AKP’nin tanımladığı aile, kadının sadece aileyle anıldığı, dışarıda bir kimliği ve varlığının olmadığı bir yapıdır. Bu ailede kadının temel görevi çocuk doğurmak ve evin bütün angarya işlerini (yaşlı bakımı, hasta bakımı, işgücünü ertesi güne hazırlama) üstlenmektir; erkek ise evin reisi, eve ekmek getiren kişidir.
Kapitalizm, yaşlı, çocuk ve hasta bakımı gibi sosyal devletin üstlenmesi gereken görevleri, sosyal kesintiler yoluyla kadının sırtına yıkmaktadır. Bu durum, Korona dönemi gibi kısıtlamaların olduğu zamanlarda daha net görülmüştür.
Mücadele yöntemleri ve gelecek stratejisi
Programın son bölümünde, kadınların bundan sonraki mücadelesi için atılması gereken adımlar tartışıldı:
Sorunu genişletmek (Eşik Atlama): Kadın sorununun sadece kadınların sorunu olarak görülmesinden vazgeçilmesi gerektiği vurgulanarak kadın sorununun, eşitsizlikler, güvencesiz işler ve diğer alanlardaki sorunlarla ilişkilendirildiği zaman bir sıçrama yapabileceği belirtildi.
Ağları geniş atmak: Mücadelenin, sadece kadınların örgütlenmesiyle sınırlı kalmaması gerektiği, ağların daha geniş atılmasının önemine dikkat çekildi: “Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, başta sınıf içerisinden olmak üzere, toplumun bütün kesimlerinin gündemine girmelidir.”
Öz Savunma: Öz savunmanın kolektif bir bilinç haline getirilmesi ve öz savunma birimleri örgütlemenin kadınların temel meselesi olduğunu belirtildi.
Kadınlar, ’Siz bizim boğazımıza basarak var olamazsınız’ diyerek, bu kararlılığı eylemli bir tarzda göstermelidir denildi.
Mücadele, kadınların omuzlarında gidecek olsa da, asıl görevin bu sorunun anlamını ve önemini topluma kavratmak olduğu belirtilerek program sonlandırıldı.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!