İşçi sınıfı 2020’nin ilk günlerini işsizlik, iş cinayetleri, ödenmeyen ücret ve tazminat hakları için gerçekleştirilen direnişler, 200 bine yakın metal işçisinin toplu sözleşme sürecinin grev yasağı ve lokavt tehdidi altında sefalet ücretleriyle bağıtlanması, krizin yarattığı bunalmışlık ve dayanışma ağlarından yoksunluğun tetiklediği intiharlarla adımladı. İnşaattan madene, metalden tekstile kadar birçok işkolunda irili ufaklı direnişler gerçekleşirken, 11 Mart’ta dünya genelinde ilan edilen covid-19 pandemisiyle süreç daha karmaşık bir nitelik kazandı.
Bu süreç bir yanıyla dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de işçi sınıfının varlığını bir kez daha hissettirdi. “Elveda proletarya” diyen ya da işçi sınıfının toplumsal üretim ilişkileri içindeki konumunu silikleştiren kesimler de dahil pek çok kesim açısından proletarya bir kez daha “keşfedildi”. Nasıl edilmesin ki, henüz niteliği bile tam kavranmamış, öldürücülük düzeyi anlaşılamamış bir salgının önüne atılan oydu ve toplumsal hayat o olmasa yürüyemezdi!
Kapitalizmin kanemici karakterini olduğu kadar işçi sınıfının bu sistem içindeki yerini ve konumunu da tüm çıplaklığıyla ortaya koyan pandemi, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de işçi sınıfının burjuvazi açısından bir köleden-herhangi bir üretim aracından farkının olmadığını açıkça ortaya koydu. Sınıfın en geri bölükleri bile sistemin bu çıplak yüzüyle karşı karşıya kalmanın yarattığı doğal bir “bilinçsel sıçrama” yaşadı. Bu sıçrama sokaklara yansıyan işçi çığlıklarıyla dile geldi: “Açlık mı hastalık mı derseniz hastalık derim,” diyordu pandeminin ilk günlerinde bir kadın işçi.
Bir anda binlerce işyeri kapanırken milyonlarca işçi işsiz kaldı. Burjuvazi ve devletinin pandemi stratejisi “çarkların dönmesi” ve pandeminin sömürü politikalarını derinleştirecek bir fırsata dönüştürülmesi üzerinden kurulduğu için işini kaybetmeme şansına sahip milyonlarca işçi ve aileleri, henüz hakkında doğru dürüst bilgi sahibi olunmayan bir salgının önüne adeta atıldı. Doğru düzgün önlemlerin alınmadığı fabrikalara, şantiyelere, işyerlerine tıklım tıklım dolu araçlar-şansı olanlar servislerle taşındı, dip dibe çalıştı, kalabalık yatakhanelerde-yemekhanelerde virüsün bulaş hızı bilinmeden çalıştırıldı.
Kapitalizmin yasası işçi sınıfının sadece ölümün önüne atılmasıyla değil, aynı zamanda hiçbir güvencesi olmaksızın milyonlarcasının bir anda işsiz kalmasıyla da kendisini bir kez daha kustu. Krizin üstüne binen pandemiyle birlikte Türkiye’deki geniş tanımlı işsizlik ve iş kaybı oranı yüzde 52.2’ye sıçradı. İş kaybı ve işsiz sayısı toplamı 17 milyon 722 bin oldu. 6 milyondan fazla işçi gelir kaybına uğradı. Emekçilerin borçlanma oranı yüzde 44 arttı. İşsiz kalan milyonlarca emekçi dağıtılan üç beş bin liralık kredilere mahkum edildi -birçoğu onu bile çekemedi. Gündelik, yevmiyeyle çalışanlar bu süreçte yoksulluğun dibini gördü. Yaklaşık 30 milyon insanın açlık sınırında ya da altında yaşadığı belirtiliyor. Temel tüketim maddelerindeki enflasyon yüzde 52 gibi astronomik düzeylere fırladı.
Bu böyleyken devlet açıkladığı pandemi paketlerinde patronlar için bol bol teşvik ve destek sunarken, işçilere sadece kendi işsizlik fonlarından ücretsiz izin ödeneği, kısa çalışma ödeneği gibi (ki kısa çalışma ödeneğini almak aslanın ağzından ekmek almaktan beter koşulları gerektiriyor) düzenlemelere gitti. Güvencesiz çalışıp da işsiz kalan milyonlar için onlar da sözkonusu olamadı. Yoksulluğun dibini yaşayan bu kesimlere sözümona 1000 TL’lik nakdi yardım yapıldı, ama onda bile yandaş olup olmama kriteri arandı.
Devlet pandemide tüm sorumluluğu halkın sırtına yükledi. Formül de başından beri maske-mesafe-hijyen oldu. Tıklım tıklım araçlarla işlerine gitmek zorunda olanları azarladı. Kendisiyse bir maske dağıtımını bile organize edemedi. Edemediği gibi aklı fikri yeni rant ve talan projeleri için ihaleleri sürdürmek, savaş politikalarına tam gaz dalmak, yandaş patronları her koşulda gözetmek oldu. Pandeminin en civcivli zamanlarında yağmanın şahı Kanal İstanbul projesi için ihaleler açmak ya da yeni hastaneler adı altında yandaş müteahhitlere teşvikler sunmakla meşgul oldu. Yağma ve talan politikaları tam gaz sürdürüldü.
Ücretsiz izin silahı!
17 Nisan’da çıkarılan ücretsiz izin uygulamasıyla işten atmak sözümona yasaklandı. Bunun yerine ücretsiz izin uygulaması getirildi. İşçilerin rızası olmaksızın işletmede daralmaya gitmek, işlerin kötü seyretmesi gibi koşullar da sözkonusu değilken işçilere tek taraflı olarak ücretsiz izin dayatıldı. İşçinin tazminat, işsizlik ödeneği, dolayısıyla başka bir iş arama hakkının da gasbedilmesi anlamına gelen bu uygulamada işçiye günlük 39 TL’ye denk düşen ücretsiz izin ödeneği verildi, dalga geçmekten de ağır olan bu ödenek de işsizlik sigortası fonundan karşılandı. Pandemiden bu yana yaklaşık 2 buçuk milyon işçiye dayatılan tek taraflı ücretsiz izin uygulaması aynı zamanda sendikal örgütlenmenin karşısına çıkarılan bir silah olarak kullanıldı.
SENDİKALAŞMAYA KARŞI ÜCRETSİZ İZİN SİLAHI
İzmir Kemalpaşa’daki Gates Hortum Sanayi Fabrikası’nda on yedi işçi, DİSK Lastik-İş Sendikası’na üye oldukları için ücretsiz izne çıkarılırken, fabrika İŞKUR üzerinden 120 yeni işçi aldı.
Kocaeli Çayırova’daki Systemair HSK Fabrikası’nda elliye yakın işçi, Birleşik Metal-İş Sendikası’na üye oldukları için ücretsiz izne gönderildi, işçilerin direnişi sürüyor.
Tekirdağ’da Zara, H&M gibi dünyaca ünlü markalara üretim yapan Beks Çorap Fabrikası’nda işçiler, Hak-İş’e bağlı Öz İplik-İş Sendikası’ndan istifa ederek Türk-İş’e bağlı TEKSİF’e üye olmaya karar verdi. Bu karara öncülük eden üç işçi ücretsiz izne gönderildi.
Urfa’daki Özak Tekstil Fabrikası’nda da Öz İplik-İş’ten istifa ederek DİSK Tekstil’e üye olan işçilerden yirmi beşi ücretsiz izne çıkarıldı. Patron bu işçilerin yerine İŞKUR’dan altmış yeni işçi aldı. Patron daha sonra bu adımdan vazgeçse de işbaşı yapan işçilere dönük son derece keyfi uygulamalara gitti.
Sinbo’da TOMİS’te örgütlenen altı işçi ücretsiz izne yollandı. İşçiler bu uygulamaya karşı fabrika önünde direniş çadırı kurdular ve 31. gününde Çalışma Bakanlığı müfettişliğinin denetimlerinde haklı bulunarak işe dönmeleri sağlandı.
İŞTEN ATMAK YASAKSA KOD29 YA DA 25/2’DEN ATIŞ SERBEST
Patronlar işten atmanın sözümona yasaklandığı bu dönemde işçileri tazminat ve diğer haklarının da gasbedilmesi anlamına gelen kod29 ya da 25/2 gibi maddelerinden çıkış verdiler. Son derece yaygın olan bu uygulamanın son örneği Çorum Ekmekçioğlu Metal oldu. Burada Birleşik Metal’in tüm fabrikayı örgütlemesi üzerine işçilere 25/2 maddesinden çıkış verildi, işten atılanların sayısı son olarak doksana çıkmıştı.
KORONA NEDENİYLE EN AZ 600 İŞÇİ HAYATINI KAYBETTİ
20 Aralık itibarıyla korona nedeniyle ölenlerin sayısı resmi verilere göre 18 bini aştı. Bu ölümlerin yüzde 80’inden fazlası emekli işçilerden oluşuyor. İSİG Meclisi’nin tespit ettiği verilere göre ölenlerden en az 600’ü aktif işçi ve yüzde 20’si de sözümona sendikalı. Ölenlerin yüzde 40’ı sağlık işkolundan. En fazla ölüm sağlık, belediye, eğitim, fabrika (tekstil-metal), özel güvenlik ve taşımacılık işkollarında gerçekleşti.
Saymakla bitmeyecek kadar çok sıkıntı yaşayan işçi sınıfının koronanın meslek hastalığı olarak kabul edilmesi talebi bile kabul edilmedi.
İŞE GİDENLER; GİDEMEYENLER; EVDEN ÇALIŞANLAR… SORUNLAR TÜRLÜ TÜRLÜ
İşçi sınıfı salgınla birlikte birkaç kategoride sorunlar yaşadı. Bu süreçte zorunlu mal ve hizmetlerin üretimi ve dağıtımında çalışan sağlık, belediye, kargo, market, depo, gıda, enerji işçileri ölümle en fazla burun buruna gelenler oldu. İşyerleri kapandığı için işsiz kalan, işsiz görünmemeleri için de günlük 39 TL’ye talim etmeleri buyrulan işçiler asıl olarak ticaret, kafe, turizm gibi hizmet alanlarında olsa da aynı uygulama hemen tüm işkollarında karşımıza çıktı. Rekabet-tedarik zincirinin devamı için metal, lastik, inşaat vd. işkollarında çalıştırılanlar adeta gerekli önlemler bile alınmadan işe koşuldu. Evden çalıştırılan (büro çalışanları, öğretmenler vd.) işçiler sayısız dayatmanın, mobbing ve kontrol sistemlerinin yarattığı baskılar yaşadı.
PANDEMİ SÖMÜRÜYÜ DERİNLEŞTİRMENİN FIRSATINA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ
İzole üretim üsleri!
Burjuvazi pandemiyi işçilerin üretim süreci içinde bir saniyelerini bile boş geçiremeyecekleri, bir araya gelemeyecekleri, sosyal etkileşimde bulunamayacakları yeni üretim organizasyonu modellemeleri için fırsata çevirmeye kalkıştı. Üretimde daha fazla otomasyon ve kölece çalışma koşullarının iç içe geçtiği bu modellerden biri MÜSİAD tarafından açıklanan “izole üretim üsleri” oldu. Bu üslerin Türkiye’nin uluslararası sermayeye köle kamplarıyla pazarlanması dışında bir anlamı yoktu. Pandemide özellikle tedarik zincirlerinde yaşanan aksamalar, emperyalist kapitalist sistemin bütünündeki katmanlı kriz ve bu krizden çıkış arayışlarının Türk tekelci burjuvazisi ve devleti açısından değerlendirilecek bir fırsat olarak görüldüğü döne döne yinelendi. Onların fırsattan anladıklarıysa işçi sınıfının daha fazla köleleştirilerek Türkiye’nin ucuz emek cehennemi olarak pazarlanmasıydı.
MÜSİAD’ın bu üsleri işçilerin aileleriyle birlikte kentten, sosyal yaşamdan ve birbirlerinden yalıtıldıkları, tek düşüncelerinin üretim, daha fazla üretim olacağı her dayatmaya rıza gösterilen bir köle kampıydı.
MESSAFE kelepçe ve boyundurukları
MÜSİAD’ın bu planına TÜSİAD ya da MESS’li patronlar da işçilerin üretim süreci içindeki her hareketini gözetlemeyi kolaylaştıran, bir araya gelmelerini pandemi bahanesiyle -oysa bantlarda, servislerde, yemehanelerde dip dibeydiler- engellemeye dolayısıyla ortak hareket etme zeminini dinamitleyen bir amaçla gündeme getirilen elektronik kelepçeler oldu. MESS, işçilerin tüm hareketlerini kontrol etmek, aralarındaki tüm sosyal etkileşimi sıfırlamak mantığıyla tasarladığı MESSAFE gibi bir boyunduruğu korona bahanesiyle işçilerin boynuna takmaya girişti.
Dardanel çalışma kampı!
MÜSİAD tarafından dile getirilen “izole üretim üsleri” modeli -yani “kapalı devre çalışma sistemi”- Temmuz’un sonu ve Ağustos’un ilk haftalarında Dardanel’de fiilen hayata geçirildi. İşletmede salgın yaygınlaşınca üretime ara verme kararı alması gereken İl Hıfzısıhha Kurulu çalışmanın devamına ve işçilerin gösterilen yerde konaklamasına karar verdi (25 Temmuz). CHP’li Çanakkale Belediye Başkan Yardımcısı İrfan Mutluay’ın “Bir tarafta halk sağlığı, bir tarafta bayram öncesi işsiz kalacak insanlar vardı. Çok düşünemeden, yoğunluk içerisinde bir karar almak zorunda kaldık” demesi işçi sınıfına sunulan seçenekleri adeta özetledi.
Vestel’de iş çığrından çıktı
Vestel’de ise Beyaz Eşya Genel Müdürü Erdal Haspolat yapılan eleştiriler sonucu “Manisa’daki fabrikada iki işçi koronavirüsten hayatını kaybetti, 380 işçi koronavirüse yakalandı,” açıklaması yapmak zorunda kaldı. Ancak ne haftada 60 saati aşan çalışma saatlerinden ne de işçilerin bir bütün olarak çalışma koşullarından bahsetti. Daha sonra işçiler ölüm sayısının bilinmediğini, ama resmi açıklamaların çok çok üstünde olduğunu açıkladılar.
Fabrikada işçilere dönük adeta bir kıyım politikası izleniyordu. Bine yakın işçi korona olmuş fakat üretim aksamadan sürmüştü. Patronlar açısından işçinin canının bir anlamı yoktu, ölen ölür yerine yenisi hem de daha ucuzu gelirdi. Gelmezse de geride kalanın canına okunurdu. Bu politikayı izleyen Vestel’in ödüllere garkedildiğini de hatırlatalım.
Vestel’deki işçi düşmanlığı bununla sınırlı kalmadı. Durumu teşhir eden bir kadın işçi ve mahkemede ona tanıklık eden başka bir işçinin işine son verilirken işçiden yana tutum alan işyeri hekimi de işten çıkarıldı.
Kerevitaş’ta da aynı manzara
Ahmet Durmalar’ın koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiği, onlarca işçinin koronavirüs kaptığı Kerevitaş Fabrikası‘nda da patronların vampirliği alenen sergilendi. Bu şirkette pandemi döneminde tıpkı Dardanel ve diğerleri gibi karlarına kar katanlardan oldu. Kamuyu Aydınlatma Platformuna (KAP) yaptığı açıklamada 2020 yılı ilk 9 aylık konsolide cirosunun, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 15,4 artışla 2,16 milyar TL olduğunu bildirdi.
Banvit’te ölen ve enfekte olan işçiler kimin umurunda
Tavukçuluk sektörü devlerinden Banvit’in Balıkesir Bandırma’daki fabrikasında ilk elde on iki işçiye korona teşhisi konulmuş ve tedavi için Bandırma Devlet Hastanesi’ne yatırılmıştı. Fabrikanın tüm bölümleriyle temas halinde olan teknik ekip ve üretim departmanından işçilerde korona çıkması sonrasında ileri işlemden de kırk işçi karantinaya alındı. Toplam 140 işçinin karantinaya alındı fakat vaka sayısının netleşmediği fabrikada bütün bu gelişmelere rağmen üretim devam etti.
TÜM BU SÜREÇTE MEVCUT SENDİKALAR-KONFEDERASYONLAR
Pandemi sürecinin açığa çıkardığı çarpıcı gerçeklerden biri de mevcut sendika ve konfederasyonların nasıl bir çözülme, bazılarının çürüme hali içinde olduklarının görülmesi oldu. Patronlar ve devletleri çarkların dönmesi stratejisiyle hareket edip pandemiyle birleşerek ağırlaşan kriz koşullarını sömürü politikalarının derinleştirilmesi için kullanırken sendikalar işçilerin kitleler halinde bu stratejiye kurbanı edilmeleri, aileleriyle birlikte salgının önüne atılmaları karşısında bırakalım anlamlı bir tutumu, Türk Metal ve Hak-İş gibileri bizzat patronlarla aynı telden çaldı. Türk-Metal’in örgütlü olduğu birçok işyeri salgın onlar hatta yüzlerce işçiyi etkilese de bu fabrikaların en azından 15 gün üretimi durdurması ve işçilerin ücretli izne çıkarılması konusunda kıllarını kıpırdatmadılar. Onu bırakalım salgından korunması için alınması gereken asgari önlemler konusunda bile rollerini oynamadılar.
DİSK ise bu süreci bol bol açıklama yaparak geçirdi. DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu 2 Nisan’da, 7 maddelik acil bir önlem paketi açıkladı ve devlete 48 saat mühlet verdi. 36 saat geçmişti ki, DİSK sosyal medya hesaplarından bunu bir imza kampanyasına dönüştürdüklerini duyurdu.
Ölen işçiler arasında DİSK üyesi işçiler de vardı. Hayatını kaybedenlerden biri de Dev Yapı-İş yöneticilerinden genç işçi Hasan Oğuz oldu.
Bağlı sendikalardan Birleşik Metal-İş örgütlü olduğu fabrikalarda bu hakkı kullanmaya çalıştı, kullandı da. Fakat gerek patronların baskısı gerek tutumun birkaç fabrikanın ötesine geçememesinin yarattığı tıkanma gerekse sonuçlarını göğüslemek konusundaki çekinceler nedeniyle bu süreklileşip, yaygınlaşamadı. Fakat Birleşik Metal-İş’in bu tutumuna karşı devlet anında valisi eliyle Kocaeli’de yapılacak tüm eylem ve etkinlikleri pandemi nedeniyle yasaklayarak yanıt verdi.
İnşaat-İş, Umut Sen gibi bağımsız sendikaların ve devrimci demokrat güçlerin sembolik eylemleri dışında 1 Mayıs günü sokaklar da ıssız kaldı. DİSK binası önünden Taksim’e çıkma ısrarına dönük polis saldırısı da sendikaların bu süreçteki zavallıca hallerini perdeleyecek bir rol oynayamadı.
Sendikaların bu tutumu 1 Mayıs’ın pandemi nedeniyle yasaklanmasında da kendisini gösterdi. 1 Mayıs’ta bile şalterlerin inmediği fabrikalarda, işyerlerinde en azından o gün için bunu yapabilecek güçleri varken, üretim havzalarında pandemi koşullarını da teşhir edip mücadele azmini geliştirecek etkinlikler düzenleyecebilecekken bunları yapmadılar. Sembolik eylemlerin ötesine geçemeyen 1 Mayıs’ta online mitingler, akşam balkonlardan alkışlama eylemleri dışında bir tutum geliştirilemedi.
İNŞAAT-İŞ’in “DAYANIŞMA YAŞATIR” KAMPANYASI
Bu süreçte sokağa ilk çıkan ve gerek Emaar şantiyesi, gerekse ulaşabildiği başka kimi şantiyelerde işçilerin çalışma koşullarının pandemi dikkate alınarak düzeltilmesi talebiyle “mal ve hizmetlerin dağıtımı açısından zorunlu olan işler dışında tüm üretim durmalıdır, 15 gün tam karantina, ücretli izin, yaygın test, geliri olmayanlara geçim desteği” gibi taleplerle bir kampanya yürüttü. İstanbul’un belli başlı bölgelerine “Biz işçiler neden evde kalamıyoruz!” ya da “İşten atmalar yasaklansın, işçilere ücretli izin” gibi pankartlar asarak patronların-devletin pandemi politikalarına karşı işçilerin taleplerini görünürleştirmeye çalıştı.
İşçi ve emekçilere ya korona ya ölüm dayatmasının zirve yaptığı günlerde İnşaat-İş’in “Dayanışma Yaşatır” kampanyası emekçiler arasında dayanışma kültürünü geliştirmeyi esas alıyordu.
Emaar şantiyesinde covid-19 nedeniyle işten çıkarmalar başlamıştı. İşçiler gece vakti otobüslerle apar topar memleketlerine gönderildiler. Kürt illerinden, özellikle Van ve Mardin’den gelen bu işçiler kendi kaderlerine terk edildi.
“Dayanışma Yaşatır” kampanyası ilk olarak Emaar inşaat işçilerinin derdine derman olmaya çalıştı. Memleketlerine gidemeyen işçilere maddi destekte bulundu.
Faaliyete geçtikten kısa bir süre sonra, hazırladıkları erzak kolilerini ve nakit yardımları [“yaşam kolisi” ve “dayanışma zarfları”] adıyla koronavirüs nedeniyle işsiz kalıp adeta açlığa sürüklenen işçi ailelerine ulaştıran sendika, çalışmalarını daha sonra “Dayanışma Yaşatır İşçi Kooperatifi” ne dönüştürdü.
[Sürecek]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!