Bu nasıl bir korku ve düşmanlıktır!



Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin “Kayyum rektör kabul etmiyor, vazgeçmiyoruz!” diyerek yaptıkları kitlesel ve kararlı eylem sosyal medyada PolisiminYanındayım etiketi altında bir lağımı patlattı: Düşmanlık, kin, korku ve tehdidin dile geldiği paylaşımlar zamanın ruhunu bir kez daha özetledi


AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kafasındaki üniversite nizamını oluşturmak için tüm üniversite bileşenlerini hiçe sayarak 2016’dan beri daha da alenileşen kayyum yöntemini Boğaziçi Üniversitesi’nde yinelemesi, bardağı taşıran damla oldu. Bu defaki kayyumun 2016’dakinden farklı olarak Boğaziçi’yle ilişkisi bile yoktu. Olmadığı gibi 2015 seçimlerinde AKP’den aday adayı olmuştu.

Nereden bakılırsa bakılsın akademide kırıntı düzeyinde kalmış bilimsel birikimi de tarihsel devamlılığı olan üniversite ruhunu da zaten olmayan ama Boğaziçi gibi seçkin üniversitelerde nispeten olur yapılan özerk, bir parça demokratik üniversite esprisini de tümden tasfiye etmek için girişilen bir taarruzu ifade ediyordu bu atama. Faşist iktidar blokunun aklımıza gelen her alanda olduğu gibi akademide de iktidarını tahkim etme hamleler zincirinde niteliksel bir sıçrama anlamına geliyordu.

AKP’li Melih Bulu’nun kayyum olarak atanmasını sessizce kabul etmek, akademi kadrosu, kayyum atamalarıyla büyük oranda tasfiye edilmiş üniversitenin zaptı için bundan sonra atılacak adımları hızlandıracaktı. Boğaziçi, ODTÜ ya da İstanbul Üniversitesi gibi uzun süredir uğraşılan özel hedeflerin hepsini aynı mantıkla soğurmak, üniversiteyi rejimin ve kapitalist sömürünün payandası haline getirmekte vites büyütmeyi getirecekti, püskürtülmezse de getirecektir.

O nedenle de öğrencilerin bugün yapacakları eyleme katılımın düzeyini merak ettikleri gibi bu eylemi daha baştan boğmaya odaklanmış bir hazırlıkla çıktılar. BOÜ adeta polis kışlasına dönüştürüldü. Meselelerinin üniversitenin de ötesinde esas olarak toplumsal muhalefet dinamiklerine moral olacak ölçekte canlı, kitlesel bir hareketin başlamadan boğulması olduğuysa hızla açığa çıktı.

Polisin kapıyı kelepçelemek gibi sembolik bir tutum almasıyla öğrencilere dönük bu saldırgan ve yasakçı tutum bugüne yüklenen anlamın da ifadesi gibiydi: Sisteme yedeklenmeyen herkes, her hedef, her kurum “kelepçelenecektir” der gibiydi bu davranış.

BOÜ’deki eylemde gençlerin kendilerine kapatılan Güney Kampüs’ünün kapısını zorlamalarına, polisle arbede yaşamalarına, sıkılan plastik mermi ve biber gazlarına, inen coplara rağmen geri adım atmamaları düşmanca salvoları tetikledi.

Bu düşmanlık sosyal medyada bir lağım gibi patladı. Bilinç altı hızla harekete geçti, korkuyu da ifade edecek şekilde BOÜ’de yaşananlar Gezi’yle paralellik kurularak hedefe çakıldı. Derinleşen toplumsal kutuplaşmanın nasıl bir düşmanlık niteliği kazandığı bir kez daha en iğrenç biçimiyle faş oldu. Polis saldırısına karşı “Katil polis!” sloganı atan öğrencilere #PolisiminYanındayım etiketiyle akıl almaz tehditler sıralandı. Her tehditte “darbe” imaları, Gezi korkusu dile geldi. Her dile geliş aslında rejimin nasıl bir korkuyla yatıp kalktığını, kemikleşmiş yandaşlarını o korkularıyla nasıl manipüle ettiğini açık etti.

Bürokratından gazetecisine, siyasetçisinden sıradan kişisine kadar hemen herkes toplumsal kutuplaşmanın öbür tarafında kalan tüm kesimleri düşmanca hedefe çaktı, ayrışmayı derinleştirecek özel bir itina içinde oldu.

Bunlardan “gazeteci” Şamil Tayyar 15 Temmuz darbe girişiminde gözaltına alınan asker ve komutanlara tecavüz edilmesini, işkence yapılmasını ima edercesine “Bir rektör atamasına itirazı, ‘katil polis’ sloganıyla şiddete dönüştürenler, darbe çığırtkanlığı yapanlar, ülkenin huzurunu bozarak darbe heveslilerinin değirmenine su taşımak istiyorsa, bilsinler ki akıbetleri 15 Temmuz gecesinden daha beter olur.” diyecek kadar kaybetti kendisini.

Kin, nefret ve korkuyu ifade eden o paylaşımlardan bazıları şöyle:

https://twitter.com/BozkurtCaps/status/1346197260825219074?s=20