Cuma, 16 Ekim 2026

Sermaye Yaşıyor, İnsanlık Ölüyor!



Sağlık Bakanlığı’nın resmi bildirimlerine göre, 15 Nisan 2001 itibariyle son 24 saatte 297 kişi daha hayatını kaybetti, 2 bin 845 yeni hasta dahil olmak üzere 61 bin 400 yeni vaka tespit edildi. Toplam ölüm sayısı 35 bin 31’e, toplam vaka sayısı ise 4 milyon 086 bin 957’ye yükseldi. 1 milyon kişi başına düşen vaka sayısında Türkiye ortalaması, AB ve ABD’yi 2’ye katlarken dünya ortalamasının 7 katına çıktı.


Bu yazı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun Aralık 2020-Nisan 2020 arasında Covid-19 pandemisi ile ilgili Birgün Gazetesi yazılarından ve KRT TV’deki söyleşilerinden kendi izniyle derlenmiştir. Kendisine çok teşekkür ederiz.*

“Yaşamın krizi” sermaye kaynaklıdır

Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğiyle birlikte, sağlıkçı bilim insanlarından bazıları “tıbbın yeni zaferi”ni anlattıkları makaleler yazdılar. Tanımladıkları zafer, bulaşıcı hastalıklarla yürütülen mücadele sonucunda bu hastalıkların önemini yitirmesi ve öncelikli sorun olmaktan çıkmasıydı. Onlara göre, 21. yüzyılın çözüm bekleyen önemli sağlık sorunları kanserler, kronik hastalıklar ve obezite olacaktı. Öyle ki ilaç araştırmaları, uluslararası sermaye gruplarının “yeni sermaye birikim alanı” olarak tanımlayıp yatırım yaptığı hastanecilik, hastane yapılanmasında model değişikliği (bahçesi olmayan, penceresi açılmayan, dikey, yapay havalandırmalı vb. binalar) gibi adımlar, söz konusu saptamaları da veri alarak, atıldı. Ancak, hem bulaşıcı hastalıkların sonlandığı saptamasını yapanlar hem de söz konusu adımları atanlar yanıldıklarını geç de olsa anladılar.

Uluslararası sermaye grupları, nam-ı diğer patriyarkal kapitalizmin sahipleri ise kapitalizmin akıl dışılığı ile insana ve doğaya karşıtlığı nedeniyle ’70’li yılların başında bir kez daha yaşadıkları yapısal krizden ders çıkarmaktansa, tutumlarını pekiştiren ‘yeni’ düzenlemeler yaptılar.

Düzenin sahipleri, kuracakları ‘yeni’ düzenin kısa sürede yaşatacaklarının ipucunu görmezden geldiler. ABD’nin hegemonyasında gerçekleştirilen müdahalelerle ortaya çıkan patriyarkal neoliberal kapitalizm, özünden-patriyarkal kapitalizmden hiçbir sapma göstermeden, kendi krizlerini yaratmaya başladı. 21. yüzyılın başında henüz adımları duyulurken günümüzde tüm korkunçluğuyla görünür hale gelen, “YAŞAMIN KRİZİ”ne neden oldu. İnsanın insan, hayvanın hayvan, bitkinin bitki, böceğin böcek olarak yaşayamaması diye tanımladığımız Yaşamın Krizi ile birlikte, daha önceden görmediğimiz, bilmediğimiz salgın hastalıklar da ortaya çıktı.

Dünyada var olan bütün canlılar için kötü olan bu yaşam koşulları nedeniyle, maymunlarda, domuzlarda, kuşlarda, kümes hayvanlarında bulunan ve/veya onları hastalandıran bazı mikroorganizmalar insanlara bulaşıp insanları da hastalandırmaya başladı. Daha sonra da insandan insana bulaşıp Domuz Gribi, Zika ve Ebola gibi salgınlara neden oldu. SARS, MERS gibi hastalıkların etkenleri de konak olarak bulundukları yarasalardan, Minsk kedilerinden, develerden insanlara ve insandan insana bulaşıp salgınlara neden olmaya başladılar.

Doğa-insan diyalektiği

“Yaşamın Krizi”ne dair birkaç sayısal kanıt sunmak istersek:

Eylül 2020 tarihinde Oxfam’ın yayımladığı rapor, tam da bu sorumuza yanıt verebilecek içeriğe sahip. Raporun birinci tespiti, 1990-2015 yılları arasındaki 25 yılda atmosferdeki sera gazı miktarı insan eliyle iki katına çıkartılmıştır. İkinci tespit, bu süre içinde dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’inin (62 milyon kişi) tüketimleri nedeniyle sorumlu olduğu toplam sera gazı emisyonu, en yoksul yüzde 50’sinin (3 milyar 100 milyon kişi) sorumlu olduğu toplam sera gazı emisyonunun iki katından daha fazladır. Üçüncü tespit, karbon gazı kirliliğinin yüzde 15’ine dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’i, yüzde 52’sine dünya nüfusunun en zengin yüzde 10’u (620 milyon kişi) neden olmuştur. Ve dördüncü tespit, 25 yıllık dönemde, dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’inin neden olduğu sera gazı emisyonundaki toplam artış, en yoksul yüzde 50’nin neden olduğu artıştan üç kat daha fazladır.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli tarafından Ekim 2020’de paylaşılan bir çalışmanın sonuçlarına göre, Sanayi Devrimi’nden (1760), günümüze (2020) kadarki 260 yıllık sürede atmosfere insan kaynaklı sera gazı-CO2 salımı 1 trilyon 615 milyar ton’dur. Bu salımın 784 milyar tonu, ilk 230 yıl içinde, yüzde 51,5’ini oluşturan 831 milyar tonluk bölümü ise patriyarkal neoliberal kapitalizmin hüküm sürdüğü, 1990-2020 arasındaki, 30 yıllık sürede gerçekleşmiştir. Sera gazı, insanlar tarafından fabrika bacaları, uçak, gemi, kamyon, otomobil vb. araç egzozları, ısınma bacaları, orman, çöp ve tarla yangınları, patlatılan bombalar vb. ile atmosfere salınmıştır. Peki bundan “hepimiz” mi sorumluyuz? Hayır, değiliz!

Covid-19 pandemisi

Covid-19 pandemisini dünya genelinde değişik boyutlarda da olsa yaşanmayan ülkenin kalmadığı bu salgınla neredeyse her ülke kendisi için başa çıkmaya çalışıyor. Herbiri kendi olanak ve zenginliği ölçüsünde çalışmalarını yürütüyor. An itibariyle onlarca ülkeye henüz Covid-19 aşısının ulaşmadığını biliyoruz. Ne zaman ulaşacağı ya da ulaşıp ulaşmayacağı da belli değil. Buna karşın, aşıların 3/4’ünün en zengin 10 ülke tarafından satın alınmış olduğu haberleri paylaşılıyor. Diğer yandan pandeminin yaşattığı felaketi görmezden gelen maske ve aşı şirketleri daha çok kazanabilmek için rekabetlerini kıyasıya sürdürüyor. Böyle bir durumda bile, insanlara yararlı olmak hedefi taşımadıkları tüm çıplaklığıyla görünür olmasına rağmen, doğaları gereği insanlık adına en küçük bir olumlu geri adımları dahi söz konusu değil.

Türkiye: Ölen ölür, kalan sağlar sermayenindir

Türkiye’de de farklı şeyler yaşanmıyor. Sağlık Bakanlığı’nın resmi bildirimlerine göre, 15 Nisan 2001 itibariyle son 24 saatte 297 kişi daha hayatını kaybetti, 2 bin 845 yeni hasta dahil olmak üzere 61 bin 400 yeni vaka tespit edildi. Toplam ölüm sayısı 35 bin 31’e, toplam vaka sayısı ise 4 milyon 086 bin 957’ye yükseldi. 1 milyon kişi başına düşen vaka sayısında Türkiye ortalaması, AB ve ABD’yi 2’ye katlarken dünya ortalamasının 7 katına çıktı.

Türkiye’de bırakalım ilk resmi olgu bildiriminin öncesini, iktidarın doğrudan Sağlık Bakanı üzerinden kamuoyuna açıkladığı covid-19 hastalığıyla ilgili bilgilerin içeriği-anlamı ve gerçekliğiyle ilgili önemli sorunlar ilk günden beri devam ediyor. Dikkat edin, şüpheler var değil. Doğrudan sorun(lar) var. Çünkü bunların tümü herhangi bir tereddüte yer bırakmayacak biçimde ve herbiri kanıta dayalı olarak görünür halde. Sağlık Bakanlığı web sayfasında bulunan “Covid-19 Sözlüğü”nde bile tanımlar net değil ya da kullandıkları tanım ve kavramların ne anlama geldiği yer almıyor. Buna karşın, kullandıkları kelimelere bilinen, genel kabul görmüş, hatta evrensel içeriklerinden farklı anlamlar yükleyerek kullandıklarını zaman içinde anlayabildik.

Örneğin, her gün açıkladıkları tabloda yer verilen “hasta” ve “vaka” tanımları bu sözlükte bulunmuyor. Oysa dilimizde, tıp alanında her ikisi aynı anlamda kullanılıyordu. Ta ki bu tabloda karşılarında birbirinden farklı sayılar yazıldığını görmemize kadar… Yineleme pahasına da olsa söylenmesi gerekiyor; bu iki kelimeyi ayrı ayrı anlamlarda kullanmayı gerektiren herhangi bir bilimsel bilgiye sahip değiliz.

Sağlık Bakanlığı neredeyse bilgilerin çoğunu kamuoyu ile paylaşmıyor. Zaman zaman önceki açıklamalarını yanlışlayan bilgilendirme yapıyor. Bilimsel bilgiye dayanan ve toplumun yararına önlemler almak yerine yasaklarla ve salgın gerekçesiyle yandaşlarının ve patronların vergi borçlarını silerek, okulları kapatarak salgını yönetmeye çalışıyor. İtiraz edeni, halkı bilgilendireni ise itibarsızlaştırmak için uğraşıyor, tehdit ediyor. Tıpkı Brezilya, Macaristan, Filipinler ve Trump ABD’sinde olduğu gibi.

Cumhurbaşkanlığı tarafından kamuoyu ile paylaşılan 4 Mayıs 2020 tarihli “Covid-19 Normalleşme Planı”na karşın, bizzat Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 1 Haziran 2020 tarihinde yapılan canlı yayında, neredeyse bütün kamusal önlemlerle birlikte toplu taşıma araçlarındaki önlemlerin de belirledikleri tarihlerden önce sonlandırılacağının açıklanmasını nasıl açıklayabileceğiz?

Ya da 24 Temmuz 2020’de yüzlercesi kapalı ortamda olmak üzere binlerce kişiyle kılınan Cuma namazıyla birlikte Ayasofya Müzesi’nin cami olarak ibadete açılmasını?

Ya da 23 Ağustos 2020’de Giresun’da 31 Ağustos 2020 tarihinde, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat katılımıyla Giresun’da miting yapılmasını ve bu sırada çay dağıtılmasının izdihama neden olmasını?

Ya da bazılarına AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da bizzat katıldığı, AKP il kongrelerini? Bu kongrelerde yüzlerce insanın kapalı ortamda, çoğunluğunun yakın mesafede, saatlerce bir arada bulunmasını? Yine bu kongrelerde çekilip yazılı ve görsel basın aracılığıyla propaganda amacıyla yayımlanan fotoğraflarda da net olarak görüldüğü gibi, protokolün oturması için yapılan düzenlemelerde sandalye mesafelerinin ve kullandıkları maskelerin niteliği ile hem delegelerin hem de izleyicilerinkinin birbirinden farklı olmasını?

Bir konuda birden fazla bilimsel doğru olamaz. Ancak, bilimsel bilgi sınanabildiği için doğru da değişebilme özelliğine sahiptir. Covid-19 hastalığının etkeni SARS-CoV-2’nin de ilk zamanlarda insandan insana yalnızca ağızdan çıkan tükrükçüklerle taşınarak (damlacıklar yoluyla) bulaştığı biliniyor ve damlacık enfeksiyonu olarak kabul ediliyordu. Bununla birlikte, yapılan bilimsel çalışmalar sonrasında, SARS-CoV-2’nin 5 mikrometreden küçük damlacıkların havada bir süre asılı kalabildiği ve hava yoluyla da bulaşabildiği kanıtlandı. Söz konusu bu bilgiler ışığında kapalı ortamların, kapalı ortamlarda kalabalık olarak bulunmanın, uzun süre bulunmanın, kapalı ortamların doğru ve yeterli havalandırılmasının yapılmamasının hastalığın yayılma riskini artırdığı bilinir hale geldi.

Söz konusu bilginin Nisan 2020 ortasına ulaşılmadan bilimsel dergilerde yayımlanmasına, kamuoyu ile paylaşılmasına karşın bu bilgileri dikkate almadan yapılan toplantılar, bir araya gelişler sonrasında söz konusu etkinliklerde bulunanlar arasında salgının yayıldığı ve çok sayıda insanın hastalandığı da gözlendi. Bu konuda yapılan bilimsel araştırmaların sonuçları da hakemli dergilerde yayımlanarak, kamuoyunun bilgisine aylar öncesinden sunuldu. Türkiye’de pandemi sürecinin en başında ilk olarak bilim sermaye lehine terk edildi. Sonrasında ortaya çıkan, karşılaştığımız her durum aslında siyasi iktidarın bilimi terk etmesinin hikayesidir.

“Acil” Olarak Neler Yapılmalı ?

1- Öncelikle hastaların bilimsel kriterlerinin tam olarak saptanmalı.

2- Belirti şartı aramadan toplumun tüm kesimlerine yaygın test yapılmalı.

3- Tedavi gerektirenlerin hastaneye yatırılması, hastalık olanların izole edilmesi.

4- Temasta olanların evlerde değil, kamusal koşullarda karantinaya alınması.

5- Bireyler olarak maske, mesafe, kapalı ortamlarda bulunulmaması.

6- Özel-kamu ayırmadan bütün çalışma birimlerinde, çalışma koşullarının salgına uygun olarak kesin biçimde düzenlenmesi.

7- Toplu taşıma planları bulaşmayı engelleyecek, azaltacak biçimde organize ezilmeli.

8- Virüsün evrimleşmesine bağlı olarak yurtdışı bağlantısı olan her noktada karantina koşulları sağlanmalı.

9- Toplum bağışıklığını sağlayacak düzeyde acil aşılanma sağlanmalı.

Çözüm sadece tıp biliminde, sağlık uygulamalarında değildir. Salgına dair sıralananların/yaşananların nedenlerini ve yaşanmaması için yapılması/yapmamız gereken(ler)in ne(ler) olduğunu bütün gerçekliğiyle, siyaset bilimi ve siyaset kurumunda bulabiliyoruz.

Bir benzetmeyle ve umutsuzluğu dışlayarak noktalayalım: Gabriel Garcia Márquez’in “Kırmızı Pazartesi” romanının kahramanı Santiago Nasar, henüz öldürülmedi. Önlemek olanaksız hale gelmeden, Márquez’in çocukluğunu yaşadığı kasabanın sakinlerinden farklı bir tutum takınabilmek ve “planlanan sona” engel olabilmek halâ mümkün görünüyor. Keşke dememek için, birlikte mücadelenin olanağını ve araçlarını bir an önce geliştirmemiz gerekmiyor mu?

* Prof.Dr. Onur Hamzaoğlu’nun derlemeye kaynak olan yazı ve videolar aşağıdaki gibidir.

– “Pandemide görünür olanlar”, Birgün, 22 Şubat 2021, https://www.birgun.net/haber/pandemide-gorunur-olanlar-334916

– Para yaşama tercih edildi, 18 Mart 2021, https://www.birgun.net/haber/halk-sagligi-uzmani-prof-dr-hamzaoglu-para-yasama-tercih-edildi-337959

– KRT TV, 14 Nisan 2021, https://www.youtube.com/watch?v=iT1YEnRlJ4Q