Cuma, 6 Kasım 2026

Faşizmin Halleri, Direnişin Mevzileri



Bugün rejimin küresel ve bölgesel gelişmelerin beraberinde getirdiği yeni riskler yanında Türk tekelci burjuvazisinin ihtiyaçları ve kaçırmamaya çalıştığı fırsatlar temelinde yeniden yapılandırma adımlarına tanık oluyoruz. Bu hareketi anlamak için dört cepheye (küresel-jeopolitik, yargısal, ideolojik-kültürel, ekonomik-sınıfsal) tek tek değil birbirini besleyen bir bütün olarak bakmak gerekiyor


Faşizm değişmeyen sabit bir kalıp değildir. Sadece ülkeden ülkeye farklılık göstermekle kalmaz; aynı ülkede bile farklı zamanlarda farklı özelliklere bürünür. Türkiye’de de tanık olduğumuz şey führerci tek adam rejiminin alışılagelmiş politika, tutum ve reflekslerini biteviye tekrarlamasından farklı bir süreçtir. Bu yönüyle de alışılmaması/kanıksanmaması gerekir. Bugün rejimin küresel ve bölgesel gelişmelerin beraberinde getirdiği yeni riskler yanında Türk tekelci burjuvazisinin ihtiyaçları ve kaçırmamaya çalıştığı fırsatlar temelinde yeniden yapılandırma adımlarına tanık oluyoruz.

Bu hareketi anlamak için dört cepheye (küresel-jeopolitik, yargısal, ideolojik-kültürel, ekonomik-sınıfsal) tek tek değil birbirini besleyen bir bütün olarak bakmak gerekiyor. İflas etmiş neoliberalizm ile faşizm arasındaki ilişki bu bütünlüğün maddi zeminini oluşturur: Günümüzdeki egemenlik ilişkilerinde yaşanan sarsıntılar sınıfsal tahakkümü derinleştirirken aynı zamanda otoriterleşmeyi besleyen yeni tipte bir faşizm formasyonu üretmektedir. Bu formasyon, kapitalizmin krizini yönetmek için zoru ve rızayı eşzamanlı olarak seferber eden bir olgu olarak çıkıyor karşımıza. Ama bu formasyonun uluslararası ölçekte nasıl bir seyir izlediğini görmeden, Türkiye’deki özgül biçimini anlamak mümkün değil.

Uluslararası Tablo: Dalgalı Yükseliş, Ortak Zemin

Avrupa’daki ırkçı-faşist hareketlerin yükselişini düz bir çizgi olarak okumak da bir yanılgıdır. Almanya’da ırkçı faşist AfD, Saksonya-Anhalt eyalet seçiminde yüzde 43,8 oyla birinci parti oldu ama 83 sandalyeli mecliste 39 sandalyede kaldı ve tek başına iktidar kuracak çoğunluğa ulaşamadı. Aynı dönemde Fransa’da merkez ve sol güçler Paris ile Lyon’da yerel seçimleri kazandı, İtalya’da Meloni’nin yargı reformu referandumundaki yenilgisi -seçmenin yüzde 53,5’i “Hayır” dedi- ciddi bir geri tepme olarak yorumlandı. PopuList (Avrupa’da popülist partileri izleyen veri seti) verilerine göre, Avrupa’da seçmenlerin yüzde 23’ünden fazlası “aşırı sağ” partilere oy veriyor, bu oran 2006’da yüzde 7, 2016’da yüzde 11 civarındaydı. Yükseliş gerçek ama ilerleyişi düz değil dalgalı.

Bu dalgalı hal, krizin organik doğasından kaynaklanıyor. Organik kriz, egemen sınıfın hegemonyasının kalıcı olarak çöktüğü bir “son” durumdan ziyade rızanın aşındığı ama henüz alternatif bir tarihsel bloğun kurulamadığı uzun bir geçiş halidir. Gramsci bu hali “eskinin ölmekte olduğu ama yeninin henüz doğamadığı” bir ara dönem olarak tanımlar. Böyle bir halde hamleler bazen tutar bazen tutmaz; asıl belirleyici olan tekil sonuçlar değil rızanın kurulmasının giderek zorlaşması ve bu boşluğun zorla doldurulmasıdır.

Ama bu dalga halinin altında yatan asıl dinamik neoliberalizmin iflasıdır. Avrupa’nın son kırk yılı sermayenin hareket serbestisini genişleten, kamu harcamalarını sınırlayan, emek piyasalarını esnekleştiren ve “sosyal devlet”in birçok alanını piyasa mantığına açan neoliberal politikalarla şekillendi. Bu model uzun süre büyüme, rekabetçilik ve refah artışı vaat etti. Ancak sonuç ortaya toplumsal eşitsizliklerin büyüyüp derinleşmesi, ekonomik ve siyasal gücün daha fazla yoğunlaşıp çok daha sınırlı ellerde toplanması oldu. Ücretlerin baskılanması, güvencesiz istihdam, konut maliyetlerinin yükselmesi, sosyal hizmetlerin aşınması, sanayisizleşme ve gelir dağılımındaki bozulma geniş toplumsal kesimlerde gelecek duygusunu zayıflattı. Neoliberalizmin bu iflası ırkçılığın yükselişini besleyen maddi zemini oluşturuyor.

Ne var ki bu yükseliş klasik anlamda bir “serbest piyasa” savunusu değil. Neoliberalizmin iflasıyla birlikte ortaya çıkan şey daha otoriter bir içerik taşıyor. Avrupa’da “otoriter liberalizm” olarak adlandırılan olgu tam da bu geçişin kavramsal karşılığıdır. Bir yanda piyasa rasyonalitesi ve ekonomik liberalizm korunurken öte yanda temsili demokrasinin ve burjuva hukuk devletinin “garantileri” aşındırılıyor, parlamenter yetkiler ve toplumsal haklar tırpanlanıyor, ekonomik faaliyet üzerindeki denetim uzman kurullara ve yürütmeye devrediliyor. Bu, neoliberalizmin kendi içinde taşıdığı otoriter potansiyelin açığa çıkmasıdır. Burjuvazi ve hizmetindeki ekonomistlerin  “Piyasa disiplini” olarak adlandırdıkları olgu, geldiğimiz noktada burjuva demokratik denetimden de muaf bir yönetim aygıtı gerektiriyor.

Faşist partilerin yükselişi de bu çerçevede okunmalıdır. PopuList araştırmasının gösterdiği gibi bu hareketler iki ana eksende birleşiyor: Nativizm (yerli nüfusun çıkarlarını göçmenlere karşı önceleyen, yabancıyı ulusal kimliğe tehdit olarak gören yaklaşım) ve otoriterizm (katı bir toplumsal düzen ve otoriteye meydan okuyanlara karşı sert yaptırımlar). Bu iki eksen, neoliberalizmin çözemediği eşitsizlik ve güvencesizlik sorunlarına “düzen” ve “kimlik” vaadiyle yanıt veriyor. Ama sundukları çözüm tekelci sermayenin ölçü-sınır tanımayan kâr hırsını biraz olsun sınırlamak bile değil onu daha otoriter bir devlet aygıtıyla birleştirmek. Meloni’nin İtalya’sı bu birleşimin somut bir örneği olarak uzun süreli iktidarını sürdürürken yargı reformu referandumundaki yenilgisi bu modelin sınırlarını da gösteriyor.

Organik krizin sınıfsal niteliği bu noktada belirleyicidir. Gramsci organik krizi ilerlemeci ve gerilemeci olarak ikiye ayırır. İlerlemeci bunalımda egemen sınıf toplumsal tabanını genişleterek ezilen sınıflarla ideolojik ve politik uzlaşma sağlar; yani hegemonyasını yeniden üretmenin yollarını arar. Gerilemeci bunalımda ise ezilen sınıflar sisteme entegre edilmez; egemen sınıf zora başvurarak durumu kendi lehine çevirmeye çalışır, devletin baskı aygıtları vasıtasıyla krizi ve direnci bastırmaya çalışır. ABD ve Avrupa’da karşımıza çıkan manzara neoliberal hegemonyanın çözülmesiyle birlikte gerilemeci bunalımın ağırlık kazanmasıdır. “Refah devleti” mitinin gerilemesi ve sosyal demokrasinin emekçi sınıflarla bağını koparması faşist hareketlerin güçlenmesine zemin hazırlarken, burjuva siyasetin merkezinin çözülmesi bu hareketlerin yalnızca muhalefet seçeneği olmaktan çıkıp iktidarın doğal adayı haline gelmesine yol açıyor.

Türkiye bu dalganın kıyısında değil içinde hatta ‘öncüleri’ arasında. Trump yönetiminin uluslararası düzeni güç temelli bir kaosa sürüklemesi Erdoğan’ın bu düzensizlikten yararlanmasının önünü açıyor; burjuva demokrasinin küresel ölçekte itibar kaybetmesi, muhalefetin “demokrasi kendinde bir güçtür” savunusunun eski ikna gücünü de birlikte alıp gidiyor. Bu sonuç, Türkiye’deki otoriterleşmenin yalnızca iç baskıyla değil neoliberalizmin küresel ölçekte iflası ve burjuva demokrasisinin itibarsızlaşmasıyla da beslendiğini gösteriyor. Avrupa’da AfD’nin bir eyalette birinci parti olmasıyla Türkiye’de bir belediyeye kayyım atanması aynı neoliberal krizin farklı ulusal biçimlerdeki tezahürleridir. Her ikisi de rızanın iflas ettiği yerde zorun, zorun yetersiz kaldığı yerde ideolojik seferberliğin devreye girdiği bir yeniden yapılanma sürecinin parçalarıdır.

Bu küresel çerçeve, Türkiye’nin kendi bölgesinde nasıl bir mimariye eklemlendiğini anlamadan eksik kalır. Zira rejimin yeniden yapılanması yalnızca iç dinamiklerle değil aynı zamanda bölgesel jeopolitik yeniden yapılanmayla iç içe ilerliyor.

Fulcrum Doktrini: Nüfuz Artık Boru Hatlarından Geçiyor

ABD’nin “Fulcrum Doktrini”, Irak, Suriye ve Türkiye’yi tek bir eksende ele alıyor: Sahadaki Kürt aktörleri bir denge unsuru olarak kullanmaktan vazgeçip doğrudan devlet kurumlarıyla çalışan, enerji ve altyapı merkezli bir nüfuz ağı kuruyor. Sınırları değiştirmek ya da yeni özerk yapılar kurmak değil mevcut devletleri güçlendirmek öncelik haline geliyor. 16 Haziran’da Bağdat’ta yayımlanan ABD-Irak ortak bildirisi bunu açık ediyor: Irak’ın devlet dışı silahlı grupları tasfiye taahhüdü, Chevron’dan Starlink’e uzanan bir dizi Amerikan şirketinin projesiyle tek bir belgede kaynaştırılıyor. Suriye’de Suriye Petrol Şirketi’nin ConocoPhillips ve Novaterra ile imzaladığı anlaşma, HKN Energy’nin Haseke çevresinde işletmeye başlaması da aynı çizgide. Washington Irak ve Suriye’yi artık birbirine bağlı tek bir enerji-ticaret koridoru olarak görüyor; nüfuz askeri üslerden değil boru hatlarından, telekomünikasyon ağlarından, yatırım sözleşmelerinden geçiyor.

Kürt sorunu, bu mimaride üç ayrı ülkede üç ayrı biçim alsa da tek bir ortak paydaya yaslanıyor: Kürt burjuvazisinin veya siyasi temsilinin devlet(ler) ile sermaye devreleri üzerinden sisteme eklemlenmesi, buna karşılık emekçi ve militan-demokratik taleplerin rafa kaldırılması. Türkiye’deki “süreç” de bu dizaynın dışında değil ortasında. Faşist Saray rejimi bölgede üstlendiği rollerle bu dönüşüme entegre oluyor ve tam da burada “Batı’dan uzaklaşma” ezberini çürüten bir çelişki ortaya çıkıyor: Türkiye dışarıda Batı’nın güvenlik-ticaret mimarisine daha sıkı eklemlenirken, içeride devlet daha fazla otoriterleşiyor. Bu iki hareket birbirine karşıt değil birbirini mümkün kılıyor.

Devlet Kontrollü Süreç ve Demokratikleşme Balonu

Fulcrum Doktrini’nin Türkiye’ye bakan yüzü Kürt sorunu etrafındaki “süreç”te somutlaşıyor. Bu sürecin nasıl yönetildiği, rejimin kendi toplumsal tabanını nasıl yeniden kurmaya çalıştığını da açığa çıkarıyor. Ne var ki bu adımın kendi içinde bir asimetri taşıdığı bir gerçek. Devlet/iktidar bloğu PKK’nin silah bırakmasını (negatif barış) açık ara önceliyor ve bunu demokratikleşmenin (pozitif barışın) bir ön koşulu gibi sunuyor. Oysa kabul edilen yasa Kürtlerin genişletilmiş siyasi-kültürel hakları, anti-terör yasalarında değişiklik veya Öcalan’ın statüsü gibi temel taleplerine dokunmuyor bile. İktidar kanadı süreci “terörsüz Türkiye” hedefinin parçası olarak sunuyor; Kürt siyasetçiler ise kalıcı barışın çok daha kapsamlı demokratik reformlar gerektirdiğini söylüyor.

Alttan gelen bir talep -Kürt siyasi hareketinin büyük acılar ve bedeller pahasına yürüttüğü onlarca yıllık mücadelesi- kendi militan içeriğinden koparılarak inisiyatifin devletin elinde olduğu kontrollü bir restorasyon sürecine dönüştürülüyor. Kitleler seferber edilmiyor, onlar adına bir “çözüm” ilan ediliyor. Değişimin içerik ve biçimi devlet tarafından belirleniyor, kitleler nesne konumunda kalıyor.

Ama bu yalnızca Kürt sorunuyla sınırlı kalmıyor. Devletin bizzat yönettiği bu “çözüm” sürecinin hemen yanı başında rejim kendi siyasal muhalefetini de hukuk eliyle tasfiye etmeye girişiyor. Kayyum mekanizması bir yandan “demokratikleşme” söyleminin fiilen askıda olduğunu gösterirken öte yandan bu askıya alışının yalnızca Kürt siyasetiyle sınırlı kalmayıp tüm muhalefete yayıldığını ortaya koyuyor. Dahası seçim yapmanın bundan böyle anlamsızlaşacağı bir sürece girildiğine dair belirtiler çoğalıyor. 

Seçilmişlerin Tasfiyesi

Seçilmiş DEM’li belediyeler şahsında Kürdistan’da deneyimlenen kayyum darbesi 2026’da CHP’li belediyelere yönelik yoğunlaşarak sürdü. 2024 sonrasında başlayan operasyonlarda yirmiden fazla belediye başkanı tutuklandı; Esenyurt, Beşiktaş, Antalya gibi şehirlerde başkanlar farklı suçlamalarla tutuklanırken bazı belediyeler AKP’ye geçti. 2026’da bu zincir büyükşehir ölçeğine sıçradı.

Ama asıl  sıçrama, kayyum mekanizmasının seçilmiş yerel yönetimlerden burjuva muhalefet partisinin örgütsel gövdesine taşınmasıyla yaşandı. Artık hedef belediye yönetimleriyle sınırlanmadan seçimle gelen muhalefetin örgütsel varlığının bizzat kendisiydi.

Kayyum artık istisnai bir idari tedbir değil seçimle gelen muhalefeti sistematik olarak etkisizleştiren, yerel yönetimlerin mali ve idari kapasitesini merkeze aktaran, seçmen iradesini fiilen askıya alan bir yönetim tekniğine dönüşmüş durumda. Üstelik bu mekanizma yalnızca Kürt siyasetine yönelik bir pratik olmaktan çıkıp tüm muhalefeti kapsayan genel bir yönetim aracı haline gelmiştir. Bu, göstermelik o çok partili düzenin de bypass edilmesinin somut hukuki-idari biçimidir.

Kayyum mekanizmasının belediyelerden burjuva muhalefetin örgütsel yapısına taşınması, sınıf dengelerinin bozulduğu, hiçbir toplumsal gücün kesin bir zafer kazanamadığı bir momentte yürütmenin merkezi gücünü genişleterek krizi “çözmeye” çalışması olarak okunmalıdır. Bu süreç, azgın bir faşist terör eşliğinde muhalefeti tasfiye ederek, seçilmişleri görevden alarak, yargıyı yürütmenin uzantısı haline getirerek ilerliyor. Ama klasik bir darbeden ziyade mahkeme kararları, kayyum atamaları, disiplin soruşturmaları zinciri üzerinden yürüyen, bu yönüyle hukuki-normal bir görünüm altında işleyen bir zor.

Zorun bu şekilde hukuki kılığa bürünmesi, ideolojik cephede niteliksel bir sıçramayla birlikte geliyor. Faşizm yalnızca zorla değil kitlelere seslenerek, onların rızasını örgütleyerek işler. Bu noktada “Ailem Güvende” operasyonu, iki boyutu -zor ile rızayı- aynı hamlede birleştiren son örnek oldu.

Zor ve Rızanın İç İçe Geçtiği Yeni Güvenlik Konsepti

Adalet Bakanı Akın Gürlek, LGBTİ+ kurum ve bireyleri hedef alan “Ailem Güvende” operasyonunda 15 ilde 162 kişi, 9 dernek ve 13 şirket hakkında adli işlem yapıldığını açıkladı..

Bu operasyonun üzerinde yükseldiği zemin, bir söylem mücadelesinden çok daha fazlası. Adalet Bakanı’nın operasyonları dayandırdığı 2026–2035 Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi ile 2026/4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi, “aileyi koruma”yı bir güvenlik konseptine dönüştürüyor. Vizyon Belgesi, iki katmanlı bir tehdit tanımı yapıyor: Bir yanda “bireyselleşme, insan hakları ve özgürlük söylemlerini araçsallaştıran ve çoğunlukla toplumsal cinsiyet ideolojisi üzerine temellendirilmiş zararlı akımlar” öte yanda “kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılıkları anlamsızlaştırmayı, evlilik ve anne-babalık rolü gibi kurucu unsurları muğlaklaştırmayı ve nesilden nesile aktarılan değer sistemlerini aşındırmayı” hedefleyen “cinsiyetsizleştirme”. Bu tanımlarla belge, yükselen uluslararası ırkçı hareketlerin iki anahtar kavramını -kadın hareketini kodlayan “toplumsal cinsiyet ideolojisi” ile cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği haklarını kodlayan “cinsiyetsizleştirme”- resmî politika diline taşıyor. Operasyonların yalnızca LGBTİ+ hareketiyle sınırlı kalmayıp kadın hareketini de kapsayacak biçimde genişlemesi bu nedenle ciddi bir olasılık olarak görünüyor.

Öyle ki bu konsept neyin “zararlı unsur”, hangi içeriğin “aileyi olumsuz etkileyen yayın” veya hangi faaliyetin “cinsiyetsizleştirme” sayılacağı keyfi tutumlara zemin hazırlıyor. “Ailem Güvende” operasyonları, bu idari yapının nasıl uygulamaya geçirilebileceğini görünür hale getirdi: Beş başsavcılığın koordinasyonu, 15 ile yayılan eşzamanlı işlemler, polis ve jandarmanın ortak faaliyeti, dijital materyallere el konulması, erişim engelleri ve mali incelemeler. Vizyon Belgesi’nde “cinsiyetsizleştirme” olarak tanımlanan ideolojik tehdit, operasyonla ilgili açıklamalarda müstehcenlik, fuhuş, uyuşturucu, yabancı fon ve örgütlü suç söylemleriyle birlikte ele alındı.

Operasyonun adı, bu cephenin mantığını ele veriyor: “Ailem Güvende”, “aile” ve “güvenlik” söyleminin ideolojik meşrulaştırma işlevini dolaysızca gösteriyor. Baskı burada çıplak devlet zoruyla birleşik “aile”yi tehdit eden bir “öteki” imgesi üreterek geniş toplumsal kesimlerin rızasını örgütlemeyi hedefliyor. Gözaltı ve dernek kapatma (zor) ile aile/güvenlik söylemi (rıza) aynı hamlenin iki yüzü olarak iç içe geçiyor. Yeni güvenlik konsepti, “aileyi koruma” hedefini farklı devlet kurumlarını harekete geçiren ve hukuktan eğitime, medyadan özel hayata kadar uzanan kapsamlı bir politika ilkesi haline getiriyor. Bu nedenle yaşananları yalnızca LGBTİ+’lara yönelik muhafazakâr bir tepki olarak değil toplumsal yaşamın daha geniş bir bölümünü kapsayacak yeni bir yönetim ve güvenlik anlayışının uygulaması olarak değerlendirmek gerekiyor.

Vites büyütmüş zor, basın üzerinde de kendisini konuşturuyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün 2026 endeksinde Türkiye 180 ülke arasında 163. sıraya geriledi; gerekçe olarak “dezenformasyon”, “cumhurbaşkanına hakaret” ve “devlet kurumlarını karalama” suçlamalarının yaygın kullanımı gösterildi.

“Yanıltıcı bilgi yaymak” diye bir garabet çıkardılar. TCK 217/A maddesinin bu denli merkezi hale gelmesi, hukukun bir ideolojik baskı aygıtı olarak işletilmesinin somut bir hali oldu. Madde bilinçli olarak esnek bırakılmış, bu esneklik gazeteciliğin her anını potansiyel bir suça çeviriyor. Etki ikili işliyor, tutuklanan gazeteci somut bir zora maruz kalırken, tutuklanmayan gazeteci de neyi yazıp yazamayacağını kendiliğinden içselleştiriyor. Fiziksel baskı kendi ideolojik gölgesini üretiyor.

Bütün bu cepheler -yargısal tasfiye, ideolojik seferberlik, basın üzerindeki baskı- kendi başlarına var olmuyor. Hepsinin altında onları maddi olarak besleyen ve aynı zamanda kendi krizini sürekli üreten bir zemin duruyor: İşbirlikçi Türk tekelci burjuvazisinin yeniden yapılanması ve bunun sınıfsal maliyetinin yol açacağı toplumsal tepkilerden duyulan korku.

Sıkı Para Politikasının Sınıfsal Maliyeti

Bu zeminin anlaşılması Türkiye’de kapitalizmin son dönemdeki dönüşümünü kavramadan mümkün değil. Bağımlı Türkiye kapitalizmi, dünyadaki teknolojik ve jeostratejik değişimin basıncıyla kendi içinde yeni bir yapılanma zorunluluğuyla karşı karşıya. Fakat sermaye birikiminin yetersizliği ve teknolojik gerilik gibi tarihi boyunca peşini bırakamayan iki yapısal zaafı bu kesitte de en büyük handikapları olarak karşısına çıkıyor. 

Bunlardan sermaye birikiminin yetersizliğini aşma konusunda tarihi boyunca devletin yardım ve desteğine de ihtiyaç duydu. Bu ‘yardım’ yeri geldi Ermeni, Rum ve Yahudilerin ellerindeki birikmiş sermaye ve mallarına zorla çökme biçimini aldı, yeri geldi 1960’ların Tasarruf Bonosu vurgunu şekline büründü. Halkın tasarruflarına ve başka sermayelere el koyma Özal döneminde Bankerler soygunu biçiminde gerçekleşti, 2001 krizi sırasında bu kez banka iflasları olarak karşımıza çıktı. Ekonomi dışı zor yani devlet zoruyla sermaye transferi 2015 sonrası çok daha pervasız bir hal aldı. “FETÖ’cülükle mücadele” kılıfı altında muazzam miktarlarda sermaye el değiştirdi. Süleymancılar tarikatına yönelik tutuklama ve el koymalar bu uygulamanın son örneği. 

Türk tekelci burjuvazisinin sermaye yetersizliğinden kaynaklanan kronik sancılarını hafifletmenin yöntemlerinden biri de finansallaşmanın teşviki kapsamında sermaye piyasalarının derinleştirilmesi oldu. Bu yönelim temelinde izlenen imrendirici politikalarla küçük tasarruf sahipleri özellikle son 10 yılda adeta ‘borsa müptelası’ haline getirildi. IMF komiseri Mehmet Şimşek sahneye sürülerek uygulanmaya başlanan “sıkı para politikası” borsa oyunlarının cazibesini artırdı. Geçmiş yıllarda bankerler ya da batık bankalar vurgunlarında tanık olduğumuz soygun yöntemi karşımıza bu kez borsada çevrilen dolaplar olarak çıktı. Borsa yönetimi ve denetleme mekanizmalarının gözleri önünde aylarca sürdürdükleri ayak oyunları sonucu toplam 27 milyar dolarla oynayabilecek konuma gelen Pusula ve Tera fon şirketlerinin çöküşü bu vurgun zincirine eklenen yeni halka oldu. Tasfiye kapsamındaki fonlarda yaklaşık 515 bin yatırımcının 830 milyar TL’si bulunuyor. Varın soygunun kapsamını düşünün.

Bu vesileyle ortaya çıkan manzara, sıkı para politikasının sınıfsal maliyetinin yalnızca ücretlerin bastırılmasından ibaret olmadığını gösteriyor. TCMB’nin Eylül 2026’da politika faizini yüzde 37’de sabit tutması ve enflasyon beklentilerinin kötüleşmesi “istikrar” söyleminin teknik bir denge meselesi değil sınıfsal bir tercih olduğunu ortaya koyuyor. Rakamlar da bunu doğruluyor: Emeğin milli gelirden aldığı pay 4,6 puan azalarak yüzde 38,1’e düşerken, sermayenin payı 3,9 puan artarak yüzde 41,6’ya çıktı. 

Buradaki mesele, sıkı para politikasının finansal genişleme yoluyla hane halkını bir risk taşıyıcısı haline getirmesidir. Bankacılık sistemi üzerinden kredi genişlemesi sınırlarına dayandığında hane halkı bu kez sermaye piyasaları üzerinden finansal sisteme eklemlenmeye başladı. Halka arzlardan yatırım fonlarına, bireysel emeklilikten çeşitli tasarruf araçlarına kadar genişleyen enstrümanlar hane halklarını giderek daha fazla finansal varlıkların değerlenmesine bağlıyor. Finansal piyasaların toplumsal tabanı genişlerken, finansal dalgalanmaların toplumu etkileme alanı da genişliyor. Ortadaki tablo, krizin yalnızca bir fon krizinden ibaret olmadığını, finansallaşmanın toplumsallaştırdığı beklentilerin ve risklerin sınandığını gösteriyor.

Bu noktada riskin toplumsallaştırılması mekanizması belirleyici hale geliyor. Finansal varlıkların değerlenmesinden elde edilen kazançlar özel kalırken bu varlıkların değer kaybı halinde sistemin sürekliliğini sağlama yükü toplumun sırtına bindiriliyor. Kamu bankaları bu mekanizmanın merkezinde duruyor. 

Öte yandan Mehmet Şimşek’in izlediği “istikrar programı” etrafındaki gerilim, farklı sermaye fraksiyonlarının öncülük ettiği iki ayrı büyüme koalisyonunun çelişen çıkarlarını yansıtmakla kalmıyor aynı zamanda finansal sermaye ile reel sektör sermayesi arasındaki gerilimi de bünyesinde taşıyor. İktidara yakın sermaye çevreleri ile medya blokları arasında “finansman” ve “verimlilik” eksenli derin bir saflaşma yaşanıyor; Anadolu sermayesi ve bazı medya organlarından yükselen “sanayisizleşme” tepkileri ekonomi yönetimindeki iç çatlağı derinleştiriyor. İstikrar programının uygulanması hem iktidar blokunun bütünlüğünü korumayı hem de toplumsal rıza kazanmayı zorlaştırıyor, bu ise faşist dalganın güncel dinamiklerini tanımlıyor. 

Bu iç gerilim, tam da diğer üç cephedeki zorun şiddetini açıklayan zemini işaret ediyor: Ekonomik rıza üretmekte zorlanan iktidar, kaybettiği rızayı hukuki ve ideolojik zorla telafi etmeye çalışıyor. Yargı-zor cephesinde kayyım ve tutuklamalarla, ideolojik-kültürel cephede “Ailem Güvende” operasyonuyla yürütülen saldırı ekonomik cephedeki bu tablonun doğrudan bir sonucu. Yeni tipte faşizm tam da bu noktada somutlaşıyor: Sermaye birikiminin krizi, siyasal zor ihtiyacını büyütüp şiddetlendirirken rejim emek üzerindeki baskıyı daha da yoğunlaştırıyor. 

Anti-Faşizmin İki Hatası ve Devrimci Cüret

Bu dört cepheyi tespit etmekle yetinemeyiz. Onlara karşı nasıl durulacağı sorusunun yanıtını vermek durumundayız. Burada Türkiye devrimci hareketinin/solunun içine sıkıştığı iki hatayı görmek gerekiyor:

Birincisi, faşizmi yalnızca “devlet terörü” ya da “sokak hareketi” sınırlarına indirgeyip kitlelerin gündelik yaşamındaki hegemonya ilişkilerini gözden kaçırmak, mücadeleyi dar kadro eylemlerine ya da en fazla bunları tamamlayan bir kitle seferberliğine sıkıştırmak. İkincisi ise mücadelenin hedefini demokratik hak ve özgürlüklerin savunulmasıyla sınırlamak, CHP’nin seçim stratejilerine, Özgür Özel’e “akıl vermeye” soyunmak ama kendi örgütlenme pratiğinde aynı sınırın ötesine geçememek. 

Bu ikinci tavır “CHP şöyle yapmalı” türünden önerilerle yetinirken faşizmin seçim sonuçlarından ibaret olmadığını, gündelik yaşamın her alanına -işyerine, mahalleye, okula, aileye- nasıl sızdığını görmezden geliyor. Oysa “Ailem Güvende” operasyonunun gösterdiği gibi yeni güvenlik konsepti tam da bu alanları hedef alıyor. Aile politikasını sosyal yardım ve nüfus teşvikleriyle sınırlı bir alan olmaktan çıkarıp internet yayınlarından eğitime, sivil toplumdan uluslararası sözleşmelere kadar uzanan kapsamlı bir politika çerçevesine dönüştürüyor.

Klasik tanımıyla faşizm finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist öğelerinin açık terörist diktatörlüğüdür ve kendine tekelci sermaye için bir yığın tabanı arar. Küçük burjuvaziye, köylülüğe, zanaatçılara, sınıfından kopmuş büro çalışanlarına çekici görünmeye çalışırken aynı anda işçi sınıfının saflarına sızmayı hedefler. Bu kesimlere bugün neoliberal uygulamaların geleneksel konumlarını alt üst edip geleceksizleştirdiği, bir bölümü proletaryanın saflarına katılırken önemli bir bölümü sınıf dışılaşan “akışkanlaşmış kitle”yi eklemek gerekiyor. “Ailem Güvende” operasyonu tam da bu akışkanlaşmış kitleye “aile” ve “güvenlik” vaadiyle seslenirken aynı zamanda işçi sınıfı içine sızıp onu bölmeye, kendi ideolojik hegemonyası altına almaya çalışıyor. Faşizmin bu özellik ve yönelimi gözden kaçırmamak yalnızca devlet aygıtını hedef alan bir anti-faşizmden hegemonya ilişkilerinin bütününü hedefleyen bir anti-faşizme geçmeyi gerektiriyor.

Bu geçişin neye dayanacağı sorusuna Rosa Luxemburg bir asır önce yanıt vermişti: Zamanın en önemli sorununu, “proletaryanın eylem kapasitesi, eyleme geçme gücü, sosyalist iktidar iradesidir” diye tanımlamıştı. Bu devrimci yaklaşımın hakkını verenler Lenin önderliğinde Rus komünistleri oldu. Alman sosyal demokrasisinin -kendisiyle birlikte II. Enternasyonal’i de çürüten – “gerçekçiliğiyle” değil Bolşeviklerin “içi geçmiş Marksistlere” teoriye aykırı bir çarpıklık gibi görünen gözükaralığıyla “cüret ettim” demeleri sayesinde mümkün olmuştu.

Türkiye’de anti-faşist mücadelenin önündeki en büyük tehlike de tam burada duruyor: “Doğru sözler” ile “etkili pratik” arasındaki uçurum.

Dört Cephede Anti-Faşist Mücadelenin Eksenleri

Rejim dört cephede eşzamanlı ilerliyor. Yargı-zor cephesinde kayyum ve yerlerde sürünen çok partili düzeni fiilen askıya alarak, ideolojik-kültürel cephede yeni güvenlik konsepti ve “aile” söylemiyle toplumsal tasfiyeyi rızaya çevirerek, ekonomik-sınıfsal cephede sıkı para politikasını ücret baskısının teknokratik kılıfı haline getirerek, jeopolitik-bölgesel cephede Fulcrum doktrinine eklemlenip Kürt sürecini bölgesel dizaynla senkronize ederek. 

Bu cephelerin hiçbiri kalıcı bir zaferle kapanmıyor, herbiri geçici olarak kapatılıp yeniden açılıyor. Tam da bu yüzden bu tabloyu “faşizm işte” gibi bir çerçevede okumak yanlış olur. Olup biten statik bir kendini tekrardan çok faşizmin sürekli yeniden yapılanması, kendini her kriz anında yeniden üretme hali.

Bu yeniden yapılanmanın yönünü belirleyen üç yapısal eğilim önümüzdeki dönemde belirleyici olacak:

Birincisi, ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte rejimin rıza üretme kapasitesinin daha da daralması ve zorun dozunun artması. Bütçe açıkları, cari açık, döviz rezervleri ve enflasyon cephesindeki kırılganlıklar, iktidar bloğunu daha sert tedbirlere ve daha yoğun bir ideolojik seferberliğe itecek.

İkincisi, Kürt sorununda yürütülen sürecin tıkanması ve sınırlarına dayanması. Demokratikleşme adımları atılmadıkça süreç ya donacak ya da yeniden bir çatışma dinamiğine evrilecek; her iki durumda da rejimin bölgesel dizaynla uyumu sorgulanır hale gelecek. 

Üçüncüsü, iktidar bloku içindeki sermaye fraksiyonları arasındaki gerilimin açığa çıkması. Farklı sektörlerde yoğunlaşmış, farklı beklenti ve ihtiyaçlara sahip sermaye grupları arasındaki çatlak, sıkı para politikasının sürekliliği ölçüsünde derinleşecek; bu çatlak mevcut faşist koalisyonun  kitle tabanında daralmanın yanında iç kriz ve sürtünmelerini de artıracak,

Bu üç eğilim, rejimin içsel sınırlarını gösteriyor. Ama bu sınırlar kendiliğinden çöküş üretmez; asıl mesele öznel faktörde düğümleniyor

Faşizm sabit bir biçim değildir, sürekli yeniden inşa edilen bir ilişkiler ağıdır. Ona karşı mücadele de sabit bir cepheden değil, her cephede eşzamanlı ve yaratıcı bir müdahaleden geçer. Ne dar kadro eylemlerine indirgenebilir ne demokratik hak ve özgürlüklerin savunusuyla sınırlanabilir. Asıl olarak proletaryanın eylem kapasitesini, eyleme geçme gücünü, iktidar iradesini inşa etmektir. Bunun yolu da “doğru sözler”le yetinmemekten, tarihsel imkânların sınırları içinde yapılabilecek ve yapılması gereken her şeyi yapmaktan, gerektiğinde “cüret ettim” diyebilmekten geçiyor. Faşizmin dört cephede eşzamanlı ilerlediği bir dönemde, anti-faşist mücadelenin de dört cephede -işyerinde, mahallede, okulda, ailede- eşzamanlı mevzi kazanması gerekiyor. Çünkü faşizm gündelik yaşamın her alanına sızdığı ölçüde güçlenir; ona karşı direniş de ancak aynı alanlarda kök saldığı ölçüde kalıcı olur.