Pazartesi, 28 Eylül 2026

Servet Transferi ve Toplumsal Çöküş



Bir yanda dört ayda 2 milyar 170 milyon lira kâr eden bir aile; diğer yanda aynı dört ayda geçimini sağlayamayan milyonlarca insan. Aynı ekonomi aynı para birimi aynı zaman dilimi ama tamamen farklı iki sınıfsal gerçeklik


Selçuk Ulu

Türkiye’nin son yıllarda tanık olduğu en büyük finansal vurgun, 131 yatırım fonunun tasfiyesiyle patlak verdi ve 455 binden fazla yatırımcıyı mağdur etti. Ancak bu, “kötü niyetli aracılar”ın yol açtığı bir fon krizinden ziyade bağımlı sermaye birikiminin kriz koşullarında başvurduğu bir vurgun operasyonudur.

Aynı hafta içinde Anayasa Mahkemesi önünde “Geçinemiyorum” diyerek intihar eden emekli polis Ali Şekeroğlu’nun dramı bu operasyonun diğer yüzünü oluşturur. İki olay arasındaki bağ, ahlaki bir karşıtlık değil aynı birikim rejiminin iki farklı sınıfsal tezahürüdür.

Vurgunun Boyutu

SPK’nın 17 Eylül’de aldığı kararla Tera, Pusula, Hedef, Atlas, A1, Pardus ve Bulls Portföy’e ait 131 fon işleme kapatıldı. Fonların toplam büyüklüğünün 1 trilyon liraya yaklaştığı, tasfiye kapsamındaki 830 milyar TL’nin 515 bin yatırımcıya ait olduğu açıklandı. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, fonların büyüklüğünü 16 milyar euro olarak açıkladı; bu, Türkiye’nin toplam fon piyasasının onda birine denk geliyor.

Soruşturma büyüdükçe boyutu da genişledi: 51 kişi tutuklandı, 46 tüzel kişi, 18 fon ve 42 gerçek kişinin mal varlığı donduruldu. Bu ölçek, meselenin bireysel suçlar zinciri olarak kavranamayacağını gösteriyor. Fonlar, portföy yönetim şirketleri, borsa şirketi patronları ve siyasi koruma sağlayan isimlerin işin içinde oldukları bir ağ söz konusu; ölçek, ağın kendisinin bir iktidar ilişkisi olduğunu ortaya koyuyor. Sermaye birikiminin yetersizliği koşullarında bu tür ağlar piyasa rekabetinin değil siyasi erişimin ürünü olarak ortaya çıkar.

Siyasi Yakınlığın Sermayeye Çevrilmesi

Vurgunun merkezinde Özata Denizcilik (OZATD) hisselerindeki manipülatif işlemler yer alıyor. Sektöründe orta büyüklükteki bu firmanın hisselerini manipülasyon yoluyla şişirerek bir koyup tam 4 bin katı para götüren AKP yöneticileri, eski bakanlar, halen bakan olanların yakınları, yüksek bürokratlar gibi Özata Denizcilik’in sahibi Özdemir Ataseven’in siyasi geçmişi vurgunun tesadüfi olmadığını gösteriyor. Ataseven yıllarca AKP Tuzla Belediye Başkanlığı yapan Şadi Yazıcı’nın 2009 öncesinde AKP Tuzla İlçe Başkanı olduğu dönemde “siyasi ve hukuki işler birinci başkan yardımcısı” olarak görev yapmış. Bu sermaye birikiminin piyasa mantığından çok siyasi erişim mantığıyla işlediğinin somut bir örneğidir: Ticarette hızla yükselmek için çalışmak yetmiyor, iktidar bloğuna eklemlenmek gerekiyor.

Özata’nın hisse performansı bu tabloyu doğrulayan bir nitelikte. Fiili dolaşımdaki hisselerin ezici bir kısmı birkaç fonun elinde toplanırken, hisse değeri altı ayda yüzde 1.289 artarak şirketin piyasa değerini 292 milyar liraya ulaştırmış. Bu, denizcilik sektöründeki gerçek bir şirketin büyüklüğüyle hiçbir orantısı olmayan bir rakam. Tera Portföy’ün yönettiği bir fonun 2025 başından bu yana yüzde 17 binin üzerinde getiri sağladığı belirtiliyor. Bu tür getiriler, üretken faaliyetle değil fiyat manipülasyonu ve bilgi asimetrisiyle üretilir. Yani değer yaratılmaz sadece el değiştirir.

Kaya Vakası

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın Özata hisselerindeki işlemleri, bu el değiştirmenin çarpıcı bir örneğini oluşturuyor. Kaya, 8 Nisan’da hisse başına 255 liradan 250 bin adet Özata hissesi almış ve yaklaşık 63 milyon 359 bin TL ödemiş. Aynı hisseleri Eylül ayında hisse başına yaklaşık 4 bin 482 liradan satarak 1 milyar 344 milyon TL elde etmiş. Eşi İlyas Kaya da benzer bir işlem yaparak yaklaşık 99,7 milyon TL’lik yatırımından 826 milyon TL kazanmış. Toplamda aile, 163 milyon lira yatırıp dört ayda 2 milyar 170 milyon lira çekmiş. Yani yüzde 4 binlik bir kâr oranı.

Bu oran, hiçbir üretken faaliyetin açıklayamayacağı bir büyüklüktür; yalnızca borsa içinden ya da bürokrasiden el altından bilgi alma ayrıcalığıyla mümkündür. Nitekim hepsi de AKP yöneticisi ya da onlara yakın borsa madrabazlarının, ellerindeki hisseleri kriz patlak vermeden hemen önce satmaları bunun kanıtı. Çevrilen dolap bütün çıplaklığıyla ortadayken Fatma Sayan Kaya ve eşine henüz dokunulmuş değil. Sadece görüntüyü kurtarmak için AKP merkez yönetimindeki görevine son verildi.

Denetim Kurumları: Sermayenin Mantığına Tabi Kılınma

Bu servet transferinin bu kadar rahat gerçekleşebilmesini denetim kurumlarının “bağımsızlığını yitirmesi”yle açıklamak, sermayenin mantığını tersinden okumaktır. SPK, TMSF, BDDK gibi kurumlar hiçbir dönemde sermaye birikiminin dışında, sınıf ilişkilerinin üstünde bir “tarafsız hakem” olarak işlemedi. Tasarruf Bonosu’ndan bankerler soygununa, 2001 banka iflaslarından kayyum el koymalarına kadar uzanan çizgi, bu kurumların vurgunları önlemek bir yana çoğu zaman zeminini hazırladığını gösteriyor.

Bu kurumların işlevi, bağımlı sermaye birikiminin çelişkilerini yönetmektir: Gerektiğinde küçük tasarruf sahiplerinin zararını “sistemik risk” gerekçesiyle toplumsallaştırmak, gerektiğinde sermaye fraksiyonları arasındaki el değiştirmeye meşruiyet kazandırmak. Tek adam rejimi bu işlevi ortadan kaldırmadı, yalnızca aracı katmanları tasfiye ederek merkezi iktidarla sermaye arasındaki mesafeyi sıfırladı. Artık düzenleyici kurumların başındaki isimler, sermaye fraksiyonları arasında hakemlik yapan bir bürokrasinin değil doğrudan Saray’a ve ona eklemlenmiş sermaye bloğuna bağlı operatörler konumundadır.

Bu sistem, denetimin “yitirilmesi” değil denetimin tekelci sermayeye daha doğrudan, daha az dolayımlı ve daha çıplak biçimde tabi kılınmasıdır. Kriz koşullarında sermaye birikiminin finansal el koymaya yönelmesiyle  devletin bu süreçteki rolü de şeffaflaşmıştır. Eskiden “bağımsız denetim” söylemiyle örtülen işlev şimdi çıplak biçimde görünür hale gelmiştir. Mehmet Şimşek’in “bazı fonlar üzerinden manipülasyonların yapıldığını biliyoruz” itirafı bu çıplaklığı teyit ediyor. Manipülasyon -üstelik neredeyse bir yıldır- bilinmekte ancak müdahale edilmemektedir. Çünkü müdahale, sermaye fraksiyonları arasındaki mevcut dengeyi bozacaktır. MSCI’ın Türkiye piyasası için yaptığı “şeffaflık eksikliği” ve “koordineli işlemler” uyarısı da bu durumun dışarıdan tespitidir.

Kâr Özel, Zarar Toplumsal

Bu servet transferinin arkasındaki daha derin mekanizma, finansal işlemlerden elde edilen kâr birilerinin cebine gireken yani özel iken balon patladığı zaman ortaya çıkan zararı toplumun  sırtına yıkar.  Türk sermayesinin birikim yetersizliğini aşmak için sermaye piyasalarının derinleştirilmesi teşvik edildi. Küçük tasarruf sahipleri son on yılda adeta “borsa müptelası” haline getirildi. Kredi genişlemesi bankacılık sistemi üzerinden sınırlarına dayandığında, hane halkı bu kez halka arzlar, yatırım fonları, bireysel emeklilik araçları yoluyla doğrudan sermaye piyasaları üzerinden finansal sisteme eklemlendi.

Ne var ki finansal varlıkların değerlenmesinden elde edilen kazanç dar bir çevrede kalırken, bu varlıkların çökmesi durumunda maliyeti üstlenen hiçbir zaman o kazancın ortağı olmamış geniş bir kitledir. 515 bin küçük yatırımcı ve sistemin bütününe güvenini kaybeden herkes. Bir yanda dört ayda 2 milyar 170 milyon lira kâr eden bir aile; diğer yanda aynı dört ayda geçimini sağlayamayan milyonlarca insan. Aynı ekonomi aynı para birimi aynı zaman dilimi ama tamamen farklı iki sınıfsal gerçeklik.

Sistemin Görmezden Geldiği Bedel

Servet transferinin insani faturası 25 Eylül’de Ankara’da somutlaştı. Emeklilerin seyyanen zam talebiyle Anayasa Mahkemesi önünde düzenlediği eylem sırasında 60 yaşındaki emekli polis memuru Ali Şekeroğlu, “Artık geçinemiyorum” diyerek beylik tabancasıyla intihar etti. Elinde “Para için değil onurumuz için” yazılı bir döviz taşıyordu. Şekeroğlu, olay öncesinde Facebook hesabından “Birlikten kuvvet doğar. Anayasal hak olan insan gibi yaşamak ve geçinebilmek için sesimizi duyuralım” çağrısı yapmıştı.

Bu ülkede 17 milyon emekli açlık sınırının altındaki aylıklarla geçinmeye çalışıyor; en düşük emekli maaşı 23 bin 552 lira iken açlık sınırı 37 bin 388 lira seviyesinde. Emekli maaşı ve asgari ücretle temel ihtiyaçları karşılamak imkânsız hale gelmiş durumda.

Bir tarafta milyarlık fon vurgunlarıyla servetine servet katanlar, diğer tarafta hayatını çalışarak kazanmış, bugün ekmeğinin derdine düşmüş emekliler var.

Bu iki gerçeklik aynı sistemin ürünüdür. Üretim sürecinin dışına itilmiş, artık “kâr getirmeyen” bir nüfus kesiminin bakımı sermaye için sürekli asgariye çekilmesi gereken bir “yük” olarak görülüyor. Oysa aynı sistem üretken hiçbir faaliyet olmaksızın birilerine dört ayda milyarlarca lira kazandırabiliyor.

Aynı Mantığın İki Ucu

Borsa vurgunu ile emekli intiharı birbirinden bağımsız iki olay değil aynı birikim düzeninin iki ucudur. Bir yanda siyasi yakınlığı sermayeye çeviren, denetimsiz bir borsa mekanizması aracılığıyla dört ayda yüzde 4 bin kâr elde eden dar bir çevre; öte yanda, “milli gelir”den aldığı pay sistematik olarak geriletilen, temel geçimini bile sağlayamayan geniş bir emekçi ve emekli kitlesi.

Bu tablo, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana tekrarlanan bir örüntünün, sermayenin devlet zoru ve siyasi korumayla biriktirilmesi, riskin ise topluma yayılmasının güncel ve gelişmiş biçimidir. Varlık Vergisi’nden Tasarruf Bonosu’na, bankerler soygunundan 2001 banka iflaslarına, kayyum el koymalarından bugünkü fon vurgununa kadar uzanan çizgi, aynı mantığın farklı dönemlerdeki tezahürleridir. Değişen yalnızca yöntemdir. Doğrudan el koyma yerini piyasa araçlarına bırakmış ancak öz aynı kalmıştır.

Servet transferinin bu kadar geniş bir toplumsal tabana yayılabilmesi, finansallaşma sürecinin bir sonucudur. Ortadaki tablo, krizin yalnızca bir fon krizinden ibaret olmadığını, finansallaşmanın toplumsallaştırdığı beklentilerin ve risklerin sınandığını gösteriyor.

Fatma Betül Sayan Kaya’nın istifası bu düzeni değiştirmeyecektir, çünkü mesele eski bir bakanın kişisel hırsı değil denetimsiz bir yürütme etrafında kurulmuş bütün bir sermaye-iktidar ağının işleyiş biçimidir. Burada sorun, bu vurgunun hangi siyasi iradenin himayesinde mümkün olduğu ve bu iradenin kaç benzer vurguna daha izin verdiğidir. Emekli Ali Şekeroğlu’nun son çığlığı, yalnızca bir bireyin çaresizliği değil bu sorunun cevap beklediği milyonlarca insanın ortak sesidir.