Eylül Gökçin
Kapitalist ataerkil toplumlarda kadının istihdamda/ücretli emek içinde yer alması ekonomik özgürleşme için bir araç olmaktan çok sistemin doğal salınımları olan güvencesiz, düşük ücretli, esnek ve kayıt dışı çalışma biçimleriyle kadını hem eve hem de doğrudan üretime zincirler. Bu istihdam biçimleriyle iş yükünü doğrudan üretim ve ev içi emek şeklinde ağırlaştırır. Ne işgücünden vazgeçer ne de ev içi emeğinden, geniş ifadeyle kadının yeniden üretim içindeki rolünden. İster ki kadın hem “aile bütçesine katkı” sınırlarında tutulan bu istihdam biçimleriyle doğrudan üretimin parçası olsun hem de ekonomik özgürlüğünü kazanmış bir özgüvene kavuşamasın. Kapitalizm kadını hem ücretli emek içinde erkeğe oranla daha düşük ücret alan bir işçi olarak sömürür hem de sermayenin cebinden tek kuruş ödemeden ihtiyaç duyduğu işgücünün yeniden üretilmesini sağlayan karşılıksız ev içi/bakım emeği vasıtasıyla hane içinde sömürür.
Bu çifte sömürü, kapitalist demagogların ve burjuva ideologların iddia ettiği gibi kadın için ne biyolojik bir kaderdir ne de geçmişten aktarılan kültürel bir koddur. Bu çifte sömürü bizzat kapitalizmin varlığının korunması ve sağlamlaştırılması için sermayenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yeniden ve yeniden üretilmesidir.
Kadın yalnızca ücretli emek içinde yer almakla değil aynı zamanda ev içi emek ve bakım emeği ile de üretim ilişkilerinin merkezinde yer alır. Fakat kapitalist ataerki ev içi ve bakım emeğini değersizleştirerek görünmez kılmakla kalmaz bu yolla kadının istihdamda/ücretli emek içinde yer almasının önüne set çeker ve kadını ekonomik bağımsızlıktan mahrum bırakır.
Kadının tarihsel ezilmişliğini özel mülkiyetin ortaya çıkışına ve sınıflı toplum yapısına bağlayan Engels, bu durumu şöyle açıklar: “Toplumsal üretim yolunu -ama yalnız proleter kadına- yeniden açan, günümüzün büyük sanayidir; ama bu yol öylesine koşullar içinde açılmıştır ki, kadın eğer ailenin özel hizmetiyle ilgili görevlerini yerine getirmek isterse toplumsal üretimin dışında kalır ve bir şey kazanamaz; buna karşılık eğer toplumsal üretime katılmak ve kendi hesabına kazanmak isterse ailesel görevlerini yerine getirmekten uzak kalır. Kadın için bütün çalışma kollarında, fabrikadaki gibi doktorluk ve hukukçulukta da durum budur. Modern karı-koca ailesi açık ya da gizli, kadının evcil köleliği üzerine kurulmuştu” der ve ekler: “…kadının kurtuluşunun ilk koşulu, bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir ve bu koşul, karı-koca ailesinin toplumun iktisadi birimi olarak ortadan kaldırılmasını gerektirir.”(1)
Engels’e göre burjuva aile [modern çekirdek (monogam) aile] aşk-sevgi gibi duygusal bağlar üzerine değil özel mülkiyetin korunması ve mirasın babadan-oğula geçmesi gibi ekonomik bağlar üzerine kurulmuştur. Bu yapısıyla burjuva aile, sınıflı toplumun en küçük ekonomik modelini oluşturur. Bu yapı içinde erkek burjuvayı (mülk sahibi/egemen), kadın ise proletaryayı (emekçi/hükmedilen) temsil eder.
Kapitalist toplumda aile kurumu devletin küçük bir prototipini oluşturur. Aile toplumsal düzen ve denetimin korunduğu ve özel mülkiyetin sürekliliğinin sağlandığı yapı taşı işlevi görür. Kadının baskı ve kontrol altında tutulması ise bu işlevin merkezinde yer alır. Dolayısıyla Engels’in aile analizi günümüzde de tüm yakıcılığıyla geçerliliğini korumaktadır. Geçmişten günümüze bir zincir gibi sürüp gelen aile içindeki cinsiyete dayalı iş bölümü -her daim değer gören ve karşılığı olan erkeğin evi geçindirme sorumluluğu, kadının ise değersizleştirilen ve karşılık bulamayan ev içi bakım emeği- bugün hala hem kamusal alandaki eşitsizliği beslemekte hem de bu eşitsizlik tarafından yeniden üretilmektedir.
İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında kadınları iş gücüne çekmek için dünya genelinde yapılan kampanyalar net bir biçimde ortaya koymuştur ki kapitalizmin kâr mantığında kadınlar, sistemin ucuz işgücüne ihtiyaç duyduğunda tezgah başına çağırabildiği, sermayenin ihtiyacı kalmayınca bir kalemde kenara ittiği esnek çalışma koşullarının dayatıldığı işçiler olarak konumlandırılır.
Kapitalizm bu konumlandırmayı yaparken toplumsal normların gerici yönlerine oynamaktan geri durmaz. Sermayenin siyasal uzantıları olan burjuva iktidarların “aile”yi her daim kadınlar üzerinde bir tahakküm aracı olarak kullanmaları bu durumun en net göstergelerindendir. Bu tahakkümün dünyadaki en çarpıcı yansımalarından biri Donald Trump’ın Amerikası’ndan dünyaya yayılan, kadının ikincil konumunu kalıcılaştırmayı hedefleyen gerici-neofaşist politikalardır. Trump ikinci yemin töreninde sarfettiği “Kadınları isteseler de istemeseler de koruyacağım” sözleriyle sadece kapitalist ataerkinin geleneksel cinsiyet rollerini vurgu yapmakla kalmamış kadınlara dönük uygulanacak politikaların hangi düzlemde ilerleyeceğinin de işaret fişeğini yakmıştır. Trump’ın gerici aile odaklı politikaları, sistemin ihtiyaç duyduğu muhafazakar aile yapısını destekleme, bu doğrultuda doğurganlığı teşvik etme ve sosyal politikalarda devlet teşviklerini azaltma ekseninde şekillenmektedir.
Trump’ta Cisimleşen
Trump yönetiminin doğurganlığı teşvik etmek amacıyla yürürlüğe koyduğu 5 bin dolarlık “baby bonus” (bebek bonusu) ve buna benzer nakdi teşvikler kadınların ev içi emeğe yönelmesini özendirici bir rol üstlenmektedir. Kadını ev içine hapsederek muhafazakar yapıyı güçlendirmeyi ve ücretli emeğin dışına itmeyi hedefleyen bu tür politikalar özellikle düşük ve orta gelirli kadınların çocuk bakım maliyetleri karşısında geçici veya kalıcı olarak işgücünden çekilmesine neden olmaktadır. Trump’ın bu yöndeki en dikkat çeken politikalarından bir diğeri ise cinsiyetler arası ücret farkının ortadan kaldırılmasına yönelik hukuki süreçlere saldırması ve yargı merkezlerindeki cinsiyet eşitliği politikalarının ortadan kaldırılması için muhafazakar yargıçları göreve getirmesidir. George Bush’tan sonra en az halk desteği alan ABD başkanı olarak tarihe geçen Trump’ın başkanlığa resmen başladığı ilk gün kadınların kitlesel olarak greve çıkması oldukça dikkat çekicidir. Illinois’te greve katılan bir kadın işçi greve katılma nedenini şöyle dile getirmiştir: “Amerika bir kadın olarak benden vazgeçti. Ücretli-ücretsiz kadın emeği sömürüsüne ve cinsiyetçiliğe karşı grevdeyim.”
Trump’ın politikalarında cisimleşen kadına yönelik bu saldırganlık dünya genelinde yükselen bir hat çizmekte ve dolayısıyla dünya genelinde cinsiyet temelli istihdam açığının her geçen yıl daha da büyümesine neden olmaktadır. Bu durum özellikle İtalya, Yunanistan ve Romanya gibi Güney ve Doğu Avrupa ülkelerinde çok daha derindir. Asıl çarpıcı olan nokta ise Avrupa’da işgücünün dışında kalan 32 milyon kadının en büyük inaktiflik (durgun-pasif, çalışmayan) gerekçesi ev içi bakım yükünün kadınların omuzlarına yüklenmesidir. Bunun yanı sıra özellikle bazı Avrupa ülkelerinde (İtalya, Fransa, Almanya) tam gün kurumsal çocuk bakımı hizmetlerinin pahalı ve yetersiz olması kadınları evde kalmaya mecbur bırakmaktadır. Yine erkeklerin aksine kadınlar çocuk sahibi olduktan sonra zorunlu bir biçimde uzun süre işten ayrı kalmakta ya da işgücünden tamamen çekilmek zorunda bırakılmaktadır.
Avrupa’da genellikle kadınların istihdamda yer alsa bile eksik istihdam edilmeleri (işgücünde yer alan kişilerin eğitim, yetenek ve deneyimlerinin altında bir işte çalışmaları ya da tam zamanlı çalışmak isteyip yarı zamanlı işlerde çalışmaları) yaygın bir yapısal sorundur. Avrupa genelinde kadınların yaklaşık yüzde 28’i kısmi zamanlı işlerde çalışırken bu oran erkeklerde yalnızca yüzde 8’dir. Bu durum, kadınların istihdam oranını sayısal olarak yükseltse dahi toplam çalışma saati, gelir düzeyi ve ücretli emek içinde yükselme şansı açısından kadınları dezavantajlı bir konuma düşürmektedir.
Kadınların istihdamda karşılaştıkları eşitsizliklerden biri de sektörel ayrışmadır. Kadınlar genel anlamda eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler gibi daha düşük ücretli ve güvencesiz hizmet sektörlerinde iş bulabilmekte, gelecekteki istihdam depoları olan ve yüksek gelir imkanı sunan STEM (Bilim, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik) alanlarında kadın istihdamı erkeklere oranla oldukça düşük seyretmektedir.
Bu verilerden de anlaşılacağı üzere kapitalizm, kadının toplumsal ikincil konumunu sona erdirmek yerine yeni sömürü biçimleriyle (atipik, güvencesiz, esnek, yarı zamanlı, parça başı ve kayıt dışı) pekiştirir. Kapitalist üretim ilişkilerinde kadın ücretli emek içerisinde bir taraftan ucuz esnek emek gücü olarak konumlandırılırken diğer taraftan da ev içi ücretsiz yeniden üretim emeğiyle sistemin görünmez taşıyıcısı haline getirilir.
Türkiye’de Durum
Kadınlar açısından Türkiye’de de durum çok farklı değildir. AKP-MHP gerici faşist bloğunun 2025’i “Aile yılı” ilan etmesi ve aileye dönük izlediği politikalar kadının toplumsal konumunu annelik ve eşlik üzerinden tanımlamakta ve bu doğrultuda da kadınları kamusal alandan çekerek özel alana hapsetmeye giden yolun taşlarını döşemektedir.
İktidarın kadın istihdamına yönelik çıkardığı yasalar da bu ideolojik-siyasal perspektifi derinleştirip-sağlamlaştırma amacını taşımaktadır. Kadın istihdamına ilişkin olarak çıkarılan yasaların tümü toplumsal cinsiyet eşitliğinden yoksun olarak çocuk bakımının kadının görevi olarak görüldüğünün, devletin sorumluluğunda olan bakım hizmetleri masraflarından kesintiye gitme yoluyla bu yükün kadının omuzlarına yüklendiğinin delili niteliğindedir.
Kadın istihdamına yönelik yapılan son araştırmalar/raporlamalardaki işgücü istatistikleri Türkiye’de kadınların hızla hem istihdamdan hem de işgücünden çekildiğini, iktidarın “kadınlara istihdam sağlıyoruz” söyleminin bir balondan ibaret olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan iktidarın bu yöndeki politikaları ile Şimşek Programı’nın kadınları esnek, güvencesiz işlere mahkum ettiği ve ülkedeki kadın işsizlik oranını arttırdığı su götürmez bir gerçektir.
“Kadınlara istihdam sağlıyoruz” balonunun bir parçası olan Toplum Yararına Programı (TYP) ve İş Gücü Uyum Programı gibi projeler kadınları genel anlamda düşük ücretli, esnek, güvencesiz, geçici işlere mahkum etmesi yönüyle kadın istihdamı açısından kalıcı bir çözüm olmaktan uzaktır. Üstelik bu programlarla patronlara sınırsız teşvik ve ucuz işgücü sağlanırken kadın işçiler kullan-at döngüsüne mahkum edilmektedir.
İktidarın tüm bu söylem ve politikalarına karşı istatiksel veriler kadının toplumsal konumunu ortaya koyması bakımından oldukça çarpıcı veriler sunmaktadır. Araştırmalar Türkiye’de 12 milyon 200 bin kadının ev içi bakım emeği sorumlulukları nedeniyle ücretli emek içinde yer al(a)madığını; yer almak istediğinde ise bu durumun ücretli emek içerisinde kadının pazarlık gücünü düşürerek onu niteliksiz, güvencesiz, düşük ücretli işlere mahkum ettiğini göstermektedir. Yine çarpıcı bir pratik olarak evli ve çocuklu kadınların büyük bir kısmı bakım saatlerine uyum sağlamak zorunda kaldığı için fazla mesai, esnek çalışma saatleri ve terfi gibi konularda patronlarla pazarlık edecek güçte değildir.
Yanı sıra Türkiye’de kanıksanmış toplumsal cinsiyet rolleri gereği hane geçindirme sorumluluğu erkeğe ait görüldüğü için hane içinde kadının geliri “ek gelir” ya da “harçlık” olarak değersizleştirilmekte bu durum ise kadının ücretli emek içerisinde erkeğe oranla daha düşük ücretleri kabul etmek zorunda kalmasına neden olmaktadır.
DİSK-Genel-İş Sendikası Araştırma Dairesi’nin (EMAR) hazırladığı “Kadın Emeği Raporu” da (2) Türkiye’de kadın istihdamının erkeklere oranla düşük olduğunu ortaya koymaktadır. Ücretli emek içerisinde cinsiyet eşitsizliğine dair verilerin paylaşıldığı raporda TÜİK’in açıkladığı “dar tanımlı” işsizliğin azalmasına karşılık “geniş tanımlı” işsizlik göstergelerinin artış gösterdiği, gerçek işsizlik sayısının 6 milyona yaklaştığı belirtilmiştir. İstihdama dahil olan kadınların ise güvencesiz çalıştığının vurgulandığı raporda “tam zamanlı” olarak çalışan kadınlarda yüzde 21,1 olan kayıt dışı emek oranının “yarı zamanlı” olarak çalışan kadınlarda yüzde 60,7’ye yükseldiği belirtilmiştir. Rapordaki çarpıcı diğer veriler şöyledir: Türkiye cinsiyet eşitsizliğinde 148 ülke içinde 135. sıradadır. Türkiye’de kadın ve erkek istihdamının görece yıllar içinde artmasına rağmen cinsiyet temelli farkın hiç daralmadığının belirtildiği raporda 2021’de kadın istihdam oranı yüzde 28, 2025’in son çeyreğinde ise yüzde 31.9’dur. Erkeklerde ise bu oran 2021’de yüzde 62,8’den 2025’in son çeyreğinde 66,5’e yükselmiştir. İstihdamdaki kadınlar ile erkekler arasındaki bu uçurum iktidarın toplumsal cinsiyet eşitsizliğini besleyen “aile ve annelik” temelli politikalarının kadınların istihdama katılımına etki ettiğinin en net göstergelerindendir.
Raporda yine şu çarpıcı veriler yer almaktadır: Ücretli emek içinde yer alan kadınların yüzde 30’a yakını kayıt dışı çalıştırılmaktadır! Kadınlarda tam zamanlı işlerde çalışan kadınların yüzde 21’i kayıt dışı çalışırken, kısmi zamanlı işlerde bu oran yüzde 60’lara yükselmektedir. Daha vahim olan ise Türkiye’de 21,5 milyon kadın işgücüne dahil değildir. Her 10 kadından 4’ü geniş tanımlı işsizdir. Yine Her 10 kadın işçiden yalnızca 1’i sendikalıdır. Kadınlarda gerçek sendikalaşma oranı yüzde 7 seviyelerindedir.
Bu verilerden de anlaşılacağı üzere Türkiye’de düşük ücretli, atipik, güvencesiz, esnek, kısmi zamanlı (part-time) işler kadına reva görülmektedir. Bu durum tıpkı kadının toplumdaki ikincil konumu gibi emek gücüne katılımda da kadının ikincil konumunu katmerlemektedir.

Aslında Türkiye’de kadın istihdamına yönelik güvenilir bilimsel bir veriye ulaşmak da zor. Çünkü esnek-güvencesiz çalışmanın özellikle kadın kitlelerini kapsadığı bu koşullarda sayısını bilemediğimiz kadar çok kadın mesela evde parça başı iş yaparak kapitalist üretimin doğrudan parçası oldukları halde istatistikler içinde yer almazlar. Bugün krizin giderek ağırlaşan faturası karşısında kadın kitleleri en muhafazakar kesimlerde bile şu ya da bu şekilde bütçeye katkı sağlamanın arayışı içine giriyor. Toplum Yararına Proje denilen kullan-at tipi istihdam başvurularında ataerkinin ağır baskısı altında şekillenen aile ilişkilerine sahip bölgelerde bile kitlesel kadın kuyruklarına tanık olmamız istisna olmaktan çıkmış durumda. Bizzat devrimci çalışmanın yörüngesinde olup çocuk bakımı zorunluluğuyla tam istihdamın parçası olmasa da evde iş alan sayısız kadın biliyoruz. Bu bile söz konusu gerçeğin yaygınlığının parçasal ifadesidir. O açıdan da kadın istihdamının gerilediğini mutlak bir tespit olarak söylemek yerine kadın istihdamının esnek ve güvencesizliğinin yaygınlaştığı, bu gerçeğin sayısal tespitinin de giderek zorlaştığını belirtmek daha doğru olur sanırız.
Çözümü Nerede Aramalıyız
Araştırmalar, raporlar ve istatistikler kadınların istihdama katılımının ve işgücünde kalmasının önünde yapısal, cinsiyetçi ve ekonomik birçok engelin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bu engellerin-eşitsizliğin temelinde ise sermayenin azami kâr hırsına ek olarak iktidarın sistematik politikalarla ve yasal düzenlemelerle beslediği toplumsal cinsiyet eşitsizliği yatmaktadır.
Türkiye’de ve dünyada kadın istihdamının erkeklere oranla daha düşük olması ve kadın yoksulluğunun her geçen yıl giderek yükselen bir eğri çizmesi kapitalist sistem ile toplumsal cinsiyet eşitsizliği arasındaki yapısal ilişkinin açık bir sonucudur. İşte tam da bu nedenle özelde kadın istihdamının arttırılmasına baktığımızda ise kadının özgürleşmesi; fırsat eşitliği gibi bireysel hak talepleri, eğitim ve kültürel dönüşüm gibi geçici çözümlerle değil eşitsizliği yaratan kapitalist üretim ilişkilerinin dönüşümüyle mümkün olacaktır. Dolayısıyla kadın sorunu sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemez.
Bu mücadele hem toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hem de sınıfsal sömürünün ortadan kaldırılmasına yönelik müdahaleler gerektirir. Bu müdahalelerin en başında ücret eşitliğinin sağlanması ile ev içi ve bakım emeğini hafifletecek kamusal hizmetlerin toplumsallaşması gelir. Bunun yanı sıra sosyal güvencenin dezavantajlı grupları kapsayacak şekilde genişletilmesi, kadınların ücretli emek içindeki yasal haklarının güvence altına alınması, kadınların örgütlenme ve hak arama süreçlerine etkin bir biçimde dahil olabilmeleri için sendikalardaki erkek egemen yapı ve politikaların cinsiyet eşitliği temelinde yeniden örgütlenmesi, ücretli emek içinde geleneksel işbölümünün kırılması gelmektedir.
Özcesi, özelde kadın istihdamı, bir toplam olarak da kadının kurtuluşu meselesi tarihsel sömürü zincirini kırma mücadelesidir ve bu sömürü düzenini yaratan kapitalist sistem ile mücadeleden ayrı düşünülemez.
Engels, F. 1976. Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları
DİSK/Genel-İş Araştırma Dairesi Kadın Emeği Raporu, https://genel-is.org.tr
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!