Cumartesi, 31 Ekim 2026

Şubat Kültür Sanat Günlerinin Bu Ayki Konuğu Gazeteci-Yazar Kavel Alpaslan Oldu



Şubat Kültür Sanat Günleri kapsamında yazar Kavel Alpaslan ile “Ekim’den Sonsuzluğa” kitabı üzerinden sosyalizmin kazanımlarına dair bir söyleşi gerçekleştirildi


Ekim Devrimi’nin yıldönümü yaklaşırken Şubat Kültür Sanat Günleri kapsamında yazar Kavel Alpaslan ile “Ekim’den Sonsuzluğa” kitabı üzerinden sosyalizmin kazanımlarına dair bir söyleşi gerçekleştirildi.

İşçi ve emekçilerin soru ve yorumlarıyla katkıda bulunduğu etkinlikte yeni Ekim’ler ihtiyacı, sosyalizm deneyim ve kazanımlarının görünür kılınması, kapitalizmin yarattığı olumsuzlukların teşhiriyle sınırlı bir sosyalizm anlayışının terk edilmesi, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalizm deneyimlerinin kazanımlarından ve hatalarından öğrenmenin önemi gibi başlıklar öne çıktı.

Yeni Ekimler Yaratmak

Etkinlikte Şubat Kültür Sanat Kolektifi adına yapılan açış konuşmasında şunlara değinildi:

Proletarya Paris Komünü’nün deneyimlerinden de öğrenerek bir kez daha iktidara yürüdü. Yepyeni bir dünya yaratmak, sınırsız ve sınıfsız bir yaşam inşa etme yolunda önemli adımlar attı. Dünya halklarına sağlıktan bilime, eğitimden sanata her alanda önemli miraslar bıraktı. Çocuk felci aşısından kreşlere kadar… daha özgür ve sağlıklı bir yaşam için birçok alanda ilkler yarattı. Büyük zaferler kazandı. Hatalı yönelimleri oldu. 70 yıllık bir deneyimi proletaryaya ve dünya halklarına miras bırakarak yeni zaferler için bir okul olarak tarih sayfalarında yerini aldı.

Lenin’in devrimin 72. gününde, devrim Paris Komünü’nden bir gün fazla yaşadığı için dans ettiği rivayet edilir. 71 Günlük Komün deneyiminin ardından, uzun yıllara yayılan ve dünya halklarına onurlu bir miras bırakan bir pratiği oldu yeni proleter iktidarın. SSCB’deki yaşam deneyimleri kitapta ayrıntılı yer aldığı için ve söyleşi kitap üzerinden ilerleyeceği için birkaç noktanın altını çizerek sözü sonlandıracağım. Emperyalist kapitalizm dünyayı gerçek bir yok oluşun eşiğine getirdi. Neoliberal yıkım modelinin iflasıyla emperyalist-kapitalizm dünyayı daha büyük yıkımlara sürükleyen bir sürece evrildi. Yeni bir emperyalist paylaşım savaşı tehlikesi kapıda. Reform kapsamında belli talepleri mutlaklaştırmak, kırıntılarla yetinmek bu felaketi engelleyemez. O nedenle kapitalizmin neden olduğu olumsuzlukların teşhiriyle yetinen bir propaganda terk edilmelidir. Sosyalizm odaklı bir propaganda anlayışı önemli bir noktada duruyor. Bu bağlamda geçmiş sosyalizm deneyimlerinin somut örnekler olarak emekçilere aktarılması çok önemli. Bu kitap böyle bir propaganda tarzı için önemli bir araç. Bu tür çalışmaların çoğalması önemli bir boşluğu dolduracaktır. Ekim Devrimi’nin 109. yıldönümünde halklar, yoksullar yine sokakları kuşatıyor. Dünyanın farklı köşelerinde, tüm ezilmişliklerinin öfkesiyle yürüyorlar sistemi temsil eden her şeyin üzerine. Tarihin sonunu ilan edenler yanıldıklarını bir kez daha görüyor. Tarihin tekerleği yeni Ekimlere ilerliyor.

Görkemli Bir Harabenin Üzerinde Geziyoruz

Sonrasında söz alan Kavel Alpaslan’ın konuşmasından satırbaşları şu şekilde:

Öncelikle kitabın ne olmadığını anlatayım. Bu Sovyetlere dair teorik bir kitap değil. Benim burada odaklandığım günlük yaşamdaki yansımaları. Sovyetler Birliği’ni bir ideal olarak düşünmesek bile elimizdeki en somut örneklerden biri olduğuna dair, sosyalizm meselesine dair bu deneyimin günlük yaşamdaki yansımaları beni en çok heyecanlandıran nokta. Ben de heyecanlandıkça, bu konuları buldukça paylaşmak istiyorum. Kitap bu şekilde ortaya çıktı. Görkemli bir geçmişin harabeleri üzerinde geziyoruz Sovyetler Birliği’ni konuşurken. Özellikle bugünle kıyasladığımızda. Sovyetler konusunda çok fazla anti propaganda var ve hepimiz bundan etkileniyoruz. Öncelikle bu propagandadan zihnimizi temizlemek için, Sovyetler Birliği’nde gerçekten neyin nasıl olduğunu ele alıp propagandayı zihnimizde süzgeçten geçirdikten sonra örnekleri bugünle karşılaştırmak da önemli. Kendi rastladığım örneklerle sorulara yanıt vermeye çalışabilirim.

Sovyetler’de Çalışma Yaşamı

Mesela çalışma koşullarından bahsedecek olursak, pek çok anlamda Sovyetler Birliği’nde yaşanan ilklerden bir tanesinin işçilerin çalışma koşullarına yansıdığını görüyoruz. Çalışma saatlerinin düşürülmesi uygulaması var mesela ama bunları yine dönemlere göre değerlendirmek gerekiyor. Savaş koşullarında mesela farklı bir üretim yaşamı söz konusu. Sosyalist inşa döneminde farklı bir üretim yaşamı söz konusu. II. Emperyalist paylaşım Savaşı sırasında yeni bir üretim biçimi söz konusu. Dolayısıyla Sovyetler Birliği’nde sadece çalışma alanında değil, herhangi bir konuyu değerlendirdiğimizde belki de dönemlere göre ayırmak gerekiyor. Baktığımız zaman 70 yıllık bir deneyimi ele alırken tek bir döneme indirgeyerek bunları ele almamız mümkün değil gibi görünüyor.

İşçilerin Sovyetler Birliği’nde bugün sahip olmadığı haklarına gelince; tatil hakkı benim için en çarpıcı örneklerden bir tanesi. Bugünkü ücretsiz izinle karıştırmamamız gerekiyor bu tatil hakkını. Çünkü Sovyetler Birliği, ne ölçüde olursa olsun bütün çalışanlara ücretsiz tatil hakkı sunuyordu. Bunu gerçekleştireceğimiz birden fazla yöntem vardı. İşinize göre, çalışma alanınıza göre belli başlı özellikler gözetilerek bu seçenekleri kullanabiliyorsunuz. Mesela en popüleri sanatoryumlardı. Sonrasında tatil köyleri gibi yerleşimler ya da büyük şehirlerin yanındaki kamp alanları, daçalar gibi emekçilere sunulan pek çok tatil seçeneği vardı. Bunların hiçbirinin kapitalist üretim ilişkilerinde sunulmadığını kendi yaşamlarımızdan biliyoruz.

Sovyetler Birliği’nde Kentler

Bana en keyifli gelen kısım kente dair olanı. Gerek mimari olsun gerek şehir plancılığı olsun ya da barınma hakkı konusu olsun… Bu soruyu iki açıdan ele alabiliriz. Birincisi barınma hakkının ta kendisi. Bunun da bazı çarpıcı verileri var. Sovyetler Birliği’nde ya da diğer sosyalist ülkelerde sağlık hakkı, tıpkı eğitim ve sağlık gibi ücretsiz ya da sembolik ücretlere tabi olan bir haktı. Bugün gördüğümüz “o depresif, kötü” yapılar aslında o günlerden kalan bir hakkın mirası. Mesela bugün ev sahipliği oranlarına baktığımızda ilk 10-15’e giren ülkeler eski SSCB ya da sosyalist ülkeler. Sanırım ev sahipliği oranında Avrupa’da Romanya birinci sırada yüzde 97 oranında. İnsanlar sosyalizmin yıkılışından 20-30 yıl sonra bile hâlâ o evlerde oturmaya devam ediyor. Hâlâ o hakkın sunduğu göreceli bir güvenceyle yaşamını sürdürüyor.

Sovyet plancılığına değinirsek, mikrorayon (mikro semtler) Sovyet şehir plancılığının en küçük hücresini oluşturuyor. Herhangi bir eski Sovyet şehrine google’dan baksak, hemen fark edeceğimiz belli bir geometrik şema var. Birbirlerine paralel yapılmış yapılar vs. Sovyetler Birliği’nde özel mülkiyetin olmaması mimarların önüne inanılmaz olanaklar sunuyor. Zaten bu nedenle Sovyet coğrafyasında sıfırdan yüzlerce kent yapılıyor. Hepsi de gerçekten geometrik harikalar şeklinde tasarlanıyor. Mikrorayon’a bakalım; bu büyük şehirlerin en küçük hücresine. Çevresi ana arterlerle birimler bunlar. Ana artere duvar olacak şekilde konumlanan bir yerleşim yeri bulunuyor. Bunun içinde yine bir dizi konut ve kamu hizmetlerinin bulunduğu alan söz konusu. Bununla ne amaçlanıyor? Her şeyden önce bir mikro semtte yaşarken, bütün ihtiyaçlarınızın yaklaşık 10-15 dakikalık mesafelerde karşılanabilmesi hedefleniyor ve merkezi planlamada çok da zor bir şey değil bunu yapmak. Ana arterin duvarından içeriye örülen konut aslında güvenli bir alan yaratıyor. Ses yalıtımını sağlıyor. Yine içeride yeşil alanlar sağlıyor. Tekrar ana arterle konut arasına da bir yeşil duvar çekiliyor. Sağlık ocakları, okullar ve spor alanları da bu sistem içerisinde yer alıyor. Şehrin karmaşasından uzak güvenli bir yaşam alanı oluşturuyor. Bir çocuğun okula gitmesi için anayoldan geçmesi gerekmiyor mesela.

Çalışma koşulları ve kentler başlıklarının yanı sıra bilim, sanat, eğitim gibi başlıklar üzerinden kitaptaki örneklerle Sovyetler’deki günlük yaşam irdelendi.

Katılımcıların yorumları söyleşinin kolektif yönünü daha da güçlendirdi.

Etkinlik İlmek Müzik Topluluğu’nun seslendirdiği marşlarla sona erdi.

Alınteri / Ankara