Perşembe, 29 Ekim 2026

Avrupa’dan Yayılan Dalgayla Seferberliği Büyütelim!



Avrupa’da sokaklara taşan gençlik öfkesi, Sırbistan’da yönetimi değiştiren mücadele, Brezilya’da aşırı sağın dijital hegemonyasına karşı seferberlik… Farklı ülkelerdeki bu çıkışlar, kapitalist krizin ortak çelişkilerini ve toplumsal mücadelenin olanaklarını ortaya koyuyor. Ancak öfkenin büyümesi tek başına yetmez. Belirleyici olan, bu enerjiyi işçi sınıfının bağımsız örgütlü gücüne ve devrimci bir siyasal hatta dönüştürebilmektir. Şimdi görevimiz, Avrupa’dan yayılan dalgayı Türkiye’deki sınıf mücadelesiyle buluşturmak ve seferberliği büyütmektir


Selçuk Ulu

Avrupa’nın sokaklarında biriken öfke, emperyalist kapitalist zincirin merkezlerinde tek tek ülkelerin sınırlarına sığmayan bir toplumsal hoşnutsuzluğa dönüşüyor. Fransa’da liselerde başlayan hareketin İtalya, İspanya, Belçika, Yunanistan, Portekiz ve Arnavutluk’a yayılması, farklı ülkelerdeki mücadelelerin ortak bir maddi zemine sahip olduğunu gösteriyor. 17 Ekim eylemleri bu birikimin ilk büyük sıçraması oldu. 24 Ekim ise devletlerin yanıtını açığa çıkardı: Fransa’da sokağa çıkma yasakları ve ülke çapında 70 bin polis ve jandarmanın görevlendirilmesi; İtalya’da gösterilere katılanları hedef alan yeni suç tanımları, beş yıla kadar hapis tehdidi ve çocuklara uzanan gözaltı yetkileri… Nice ve Montpellier’de maskeli faşist güruhların saldırılarına göz yumulurken göstericilere göz yaşartıcı gaz ve tazyikli suyla müdahale edilmesi de bu tablonun bir parçası.

Hareketlerin ortaya çıkış nedenleri farklı. Fransa’da eğitim koşulları, İtalya’da militarizm, İspanya’da konut krizi, Portekiz ve Yunanistan’da ücretler ve kamusal hizmetler, Belçika’da hayat pahalılığı, Arnavutluk’ta gençliğin geleceksizliği öne çıkıyor. Ancak bu talepleri yan yana getiren şey, yalnızca gençlerin öfkesi değil. Eğitimden barınmaya, ücretlerden kamusal hizmetlere kadar yaşamın temel alanlarının sermayenin azami kâr ölçütlerine bağlanması, farklı toplumsal kesimleri aynı çelişkinin karşısına çıkarıyor. Burjuva devletlerin taleplere baskıyla yanıt vermesi, mücadeleyi bir “asayiş” sorununa indirgemesi ve toplumsal hoşnutsuzluğu dar idari başlıklara hapsetmeye çalışması da bu ortaklığın siyasal ifadesidir.

Bugün karşımızda yalnızca kötü yönetimlerin ya da yanlış bütçe tercihlerinin yarattığı sorunlar yok. Kapitalist birikimin ihtiyaçlarıyla toplumun yaşam ihtiyaçları arasındaki çelişki keskinleşiyor. Sermaye, azami kâr ve emperyalist rekabet içindeki konumunu korumak için emeğin maliyetini düşürmeye, kamusal hizmetleri daraltmaya ve toplumsal kaynakları yeni birikim alanlarına aktarmaya çalışıyor. Silahlanma ve savaş hazırlıklarıyla derinleşen emperyalist rekabet bu yönelimi daha da ağırlaştırıyor. Emperyalist kapitalizm, kendi yarattığı krizin bedelini emekçilere ödetirken yükselen itirazı da polis gücüyle, yasaklarla ve sınırlı tavizlerle denetim altında tutmaya çalışıyor.

Fransa’daki eğitim krizi bu çelişkinin somut örneklerinden biri. Eğitim bütçesinin yetersizliği, öğretmen açığı ve harap durumdaki okul binaları, liselilerin öfkesinin maddi zeminini oluşturuyor. Hükümetin 2027 bütçesinde gündeme gelen kesintiler ve eğitim alanına yansıyan kemer sıkma politikaları, toplumsal ihtiyaçlarla sermayenin öncelikleri arasındaki karşıtlığı derinleştiriyor. 26 Ekim’de açıklanan reform paketinde Parcoursup sisteminin 2027’de değiştirilmesi, 2028’de yeni sisteme geçilmesi, 15 bin ek kontenjan ve bursların enflasyona endekslenmesi gibi vaatler sıralanıyor. Ancak gençlerin bugün karşı karşıya olduğu eşitsizlik ve geleceksizlik, birkaç yıl sonrasına yayılan takvimlerle ortadan kalkmayacak.

Burada mesele, hükümetin hangi teknik düzenlemeyi yapacağıyla sınırlı değil. Asıl soru, eğitim hakkının ve gençliğin geleceğinin piyasa ihtiyaçlarına ve bütçe hesaplarına tabi olup olmayacağıdır. Sokakların basıncı hükümeti açıklama yapmaya zorluyor; fakat açıklanan her vaat kazanım anlamına gelmez. Kazanımların gerçekliği, uygulanıp uygulanmadıklarıyla; kalıcılığı ise hareketin kendi örgütlülüğünü koruyup koruyamadığıyla ölçülecek. Öğrenci örgütlerinin 31 Ekim ve 5 Kasım çağrıları, Sarı Yeleklilerin hayat pahalılığına karşı mücadelesi ve CGT’nin 5 Kasım genel grev hazırlığı, öğrenci hareketinin daha geniş bir toplumsal mücadeleyle birleşmesi bakımından önem taşıyor.

Bu birleşme, farklı kesimlerin taleplerini tek bir potada eritmek ya da özgünlüklerini ortadan kaldırmak değildir. Öğrencilerin eğitim hakkı, işçilerin ücret ve çalışma koşulları, emeklilerin geçim mücadelesi kendi somut taleplerine dayanır. Ancak bu mücadeleler, toplumsal kaynakların hangi sınıfın ihtiyaçlarına göre dağıtıldığı sorusunda birleşebilir. Gençliğin öfkesinin emekçilerin mücadelesiyle buluşması, seferberliğin toplumsal gücünü büyütecek temel olanaklardan biridir.

Sırbistan: Seçim zaferi ve hareketin sınırları

Sırbistan deneyimi, kitlesel mücadelenin siyasal sonuç yaratma gücünü ve bu gücün hangi sınırlar içinde kalabileceğini birlikte gösteriyor. 25 Ekim 2026 seçim sonuçlarına göre Öğrenci Listesi (Studentska lista), oyların yüzde 53’ünü alarak 250 sandalyeli parlamentoda 141 sandalye kazandı ve on dört yıllık Vučić iktidarını sona erdirdi. Hareketin kökeninde, Kasım 2024’te Novi Sad tren istasyonunda 16 kişinin ölümüne yol açan çöküşün ardından büyüyen yolsuzluk, rüşvet ve kurumsal sorumsuzluk karşıtı mücadele bulunuyor. Katılımın yüzde 59’dan yüzde 68’e yükselmesi, sokakta biriken toplumsal enerjinin sandığa taşındığını gösteriyor.

Bu başarıyı küçümsemek, kitle hareketinin siyasal etkisini anlamamak olur. İki yıl boyunca süren mücadele, iktidarın meşruiyetini aşındırmış ve hükümet değişikliğini mümkün kılmıştır. Ancak seçim zaferinin anlamını doğru koymak da zorunludur. Bir hükümetin seçim yoluyla değişmesi, burjuva iktidarın sınıfsal karakterinin değişmesi demek değildir. Parlamentoda çoğunluğu kazanmak, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ilişkilerini ya da bu ilişkileri koruyan devlet aygıtını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Seçim kazanmak, devlet iktidarını ele almak anlamına gelmez; kazanılan şey, mevcut aygıt içinde bir yönetim değişikliğidir.

Öğrenci Listesi’nin programı ve sınıfsal bileşimi bu sınırı anlamak açısından önem taşıyor. Üniversite meclislerinin belirlediği akademisyenler, doktorlar, sanatçılar ve aktivistlerden oluşan geniş ittifakın ağırlık merkezi aydınlar ve profesyonel orta sınıftır. Maden işçilerinin ve çiftçilerin varlığı anlamlı olsa da bir hareketin sınıfsal karakteri, katılımcıların çeşitliliğinden çok önderliğinin, programının ve mücadeleyi hangi toplumsal hedefe yönelttiğinin incelenmesiyle anlaşılabilir. Bu haliyle Öğrenci Listesi’ni “işçi sınıfı hareketi” olarak değil demokratik-halkçı bir itiraz hareketi olarak adlandırmak daha doğrudur.

Öğrenci Planı’nda yargının ve emniyetin siyasal denetimden çıkarılması, liyakat, ücretsiz ders kitapları ve gençler için erişilebilir konut gibi talepler öne çıkıyor. Bunlar geniş toplumsal karşılığı bulunan demokratik ve sosyal taleplerdir. Yolsuzlukla, partizanlıkla ve kurumsal çürümeyle mücadele, insanların gündelik yaşamını doğrudan etkileyen sorunlara yanıt arıyor. Ne var ki programın hedefi kapitalist ilişkilerin parçalanmasından ziyade kamu denetiminin güçlendiği ve bilgi yoğun sektörlere dayanan rekabetçi bir piyasa ekonomisinin kurulmasıdır. Böylece sorun, kapitalizmin hangi sınıfsal ilişkiler üzerinde işlediğinden çok mevcut düzenin nasıl daha “şeffaf” ve “liyakat”e dayalı yönetileceğine indirgeniyor.

Oysa yolsuzluk, kapitalist ilişkilerin dışında ortaya çıkan bir arıza değildir. Özelleştirmeler, kamu ihaleleri ve devlet kaynaklarının tekelci sermaye gruplarına aktarılması, sermaye birikiminin siyasal iktidarla kurduğu ilişkinin somut biçimleridir. Şeffaflık ve denetim talepleri bu mekanizmaların bazı sonuçlarını sınırlayabilir ancak sermayenin toplumsal kaynaklar üzerindeki egemenliğini tek başına ortadan kaldıramaz. Burjuva-demokratik kazanımlarla sınıfsal kurtuluş arasındaki ayrım tam da burada belirginleşir.

Hareketin “lidersiz” ve “partisiz” niteliği de bu çelişkiyi taşıyor. Üniversite meclisleri ve doğrudan demokrasi mekanizmaları, geleneksel partilere duyulan güvensizlik karşısında kitlelerin kendi sözünü söyleyebileceği kanallar açıyor. Bu deneyimin demokratik değeri, hazır siyasal kalıpları sorgulaması ve geniş kesimleri harekete geçirebilmesidir. Fakat karar alma biçimlerinin demokratik olması tek başına sınıfsal bir programın ve kalıcı örgütlülüğün yerini tutmaz. Ortak düşmana karşı birleşmek, hükümet değiştikten sonra hangi toplumsal ilişkilerin dönüştürüleceği sorusunu kendiliğinden yanıtlamaz. Kitleler kendilerine gerçek bir alternatif sunan devrimci bir örgütlenme bulamadıkları için “partisiz” arayışlara yönelmektedir. Bu boşluk, solun kitlelerle bağını yitirdiğinin somut göstergesidir.

Burada sorun hareketin başına dışarıdan bir lider yerleştirmek ya da kitlelerin iradesini hazır bir örgütsel kalıba sığdırmak değildir. Asıl mesele, mücadele içinde açığa çıkan kolektif iradenin deneyimini koruyacak, sınıfsal hedeflerini berraklaştıracak ve gündelik talepleri toplumsal dönüşüm perspektifiyle birleştirecek bir örgütsel kapasitenin yaratılmasıdır. Sırbistan’ın deneyimi, kitlesel seferberliğin bir hükümeti değiştirebileceğini; fakat bu enerjinin bağımsız sınıf siyasetiyle birleşmediğinde burjuva-demokratik sınırlar içinde tutulabileceğini gösteriyor. Sokaktan sandığa taşınan irade önemlidir ancak sandıktan yeniden sokağa, işyerlerine ve toplumsal yaşamın bütün alanlarına uzanan örgütlü bir mücadele kurulmadığında seçim zaferi mevcut düzenin sınırları içinde soğurulacaktır. Belirleyici olan, seçimleri bütünüyle reddetmek ya da tek başına kurtuluş yolu saymak değil, demokratik kazanımları sınıfın bağımsız örgütlenmesini büyüten bir mücadelenin parçası haline getirmektir.

Brezilya: Dijital cephede kazanmak, sınıfsal bağımsızlık sorununu çözmüyor

Brezilya seçimleri, siyasal mücadelenin dijital platformlarda aldığı biçim ve bu mücadelenin sınırları açısından başka bir deneyim sunuyor. 25 Ekim ikinci tur sonuçlarına göre Lula da Silva oyların yüzde 51,79’unu alarak devlet başkanlığını kazandı. İlk turda geride kalmasına rağmen üç hafta içinde farkı tersine çevirmesi, aşırı sağın zaferini kaçınılmaz gören beklentileri boşa çıkardı. Bolsonaro’nun ABD emperyalizmiyle kurduğu ittifak ve kampanya boyunca ABD merkezli teknoloji tekellerinin algoritmalarının aşırı sağ lehine işlediğine dair bulgular, bu seçimin yalnızca ulusal bir rekabet olmadığını gösteriyor.

Bu geri dönüşte André Janones’in yönettiği “Lula’nın Ordusu” (Exército do Lula) adlı WhatsApp kanalının önemli bir rol oynadığı aktarılıyor. İlk tur yenilgisinin ardından 50-60 bin üyeden 10,8 milyon üyeye ulaştığı belirtilen kanal, katılımcılara günlük paylaşım görevleri vererek içeriklerin dolaşımını ve belirli etiketlerin görünürlüğünü artırmayı hedefledi. Böylece siyasal iletişim yalnızca seçmenlere mesaj iletmekten ibaret kalmadı, platformların algoritmik düzenine karşı örgütlü bir müdahaleye dönüştü.

Dijital platformlar günümüzde haberlerin dolaşımını, siyasal gündemin oluşmasını ve kitlelerin hangi olayları görünür göreceğini etkileyen başlıca alanlardan biridir. Bu nedenle algoritmaların işleyişi, teknoloji şirketlerinin ticari çıkarları ve içerik denetimi siyasal mücadelenin dışında düşünülemez. Lula kampanyasının Meta’ya yönelik şikâyetleri ve WhatsApp’ın yapay zekâsına ilişkin aktarılan örnekler, platformların tarafsız iletişim kanalları olarak ele alınamayacağını tartışmaya açıyor. Dijital görünürlük, sermayenin sahip olduğu teknik altyapı ve dağıtım gücüyle doğrudan ilişkilidir. Brezilya, algoritma sahiplerine karşı sandıkta kazanılabilmiş ilk cephe olarak kayda geçti.

Bununla birlikte, bu deneyimi yalnızca bir sosyal medya başarısı olarak değerlendirmek de eksik kalır. Örgütlü katılım, dijital ortamda da sonuç yaratabilir; geniş bir insan topluluğu ortak bir hedef doğrultusunda eşzamanlı hareket ederek hâkim iletişim düzeninin etkisini sınırlayabilir. Fakat bir içeriğin algoritmik görünürlüğünü artırmakla toplumsal ilişkileri dönüştürmek aynı şey değildir. Dijital alanda elde edilen mevzi, kendi başına sermayenin ekonomik ve siyasal gücünü ortadan kaldırmaz.

Lula’nın zaferi de bu ayrım gözetilerek değerlendirilmelidir. Seçim sonucu aşırı sağın siyasal ilerleyişine karşı önemli bir engel oluşturmuştur. Buna karşılık, faşist ve aşırı sağcı güçlerin senato ve kongredeki ağırlığı ile eyalet yönetimlerindeki varlığı, yeni dönemin sınırlarını ortaya koymaktadır. Bir devlet başkanının seçilmesi, burjuva iktidarının sınıfsal karakterinde kendiliğinden bir dönüşüm yaratmaz. Sermaye birikiminin ihtiyaçları, mülkiyet ilişkileri ve devlet aygıtının yapısı varlığını sürdürür. Seçim zaferi sermaye düzeninin krizini yönetme kapasitesini ortadan kaldırmaz yalnızca bu yönetimin hangi siyasal aktörler eliyle sürdürüleceğini değiştirir.

Brezilya’nın öğretici yanı, dijital araçların siyasal mücadeledeki öneminden çok daha geniştir. Aşırı sağın propaganda gücüne karşı kolektif bir müdahale örgütlenebilmiştir ancak bu müdahalenin merkezinde bağımsız bir sınıf siyaseti değil merkez sol bir kampanya ve liderlik bulunmaktadır. Faşizmin seçimlerde geriletilmesiyle onu besleyen toplumsal ve sınıfsal koşulların ortadan kaldırılması arasındaki mesafe burada duruyor. Kazanılan mevziyi korumanın yolu, seçim dönemlerinde açığa çıkan örgütlenme kapasitesini kalıcı toplumsal bağlara ve işçi sınıfının bağımsız siyasal gücüne dönüştürmekten geçiyor.

Fransa, Sırbistan ve Brezilya farklı mücadele biçimleri ortaya koyuyor. Fransa’da sokak hareketi hükümeti taviz açıklamaya zorluyor; Sırbistan’da uzun süreli seferberlik seçim sonucunu değiştiriyor; Brezilya’da dijital örgütlenme ABD destekli faşist hareketin iletişim üstünlüğüne karşı etkili bir araç haline geliyor. Bu deneyimlerin hiçbiri diğerinin basit bir tekrarı değil. Ortak soru, elde edilen gücün nasıl korunacağı ve mevcut düzenin sınırlarını aşan bir toplumsal dönüşüm doğrultusunda nasıl geliştirileceğidir.

Farklı görünümler, ortak çelişki

Bu ülke deneyimlerini birbirine bağlayan şey yüzeydeki benzerlikler ya da eşzamanlılık değil kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı ortak çelişkidir. Fransa’da eğitimin ve gençliğin geleceğinin piyasa ölçütlerine bağlanması, Sırbistan’da kamu kaynaklarının siyasal ve ekonomik çıkar ağları içinde yağmalanması, Brezilya’da dijital iletişimin teknoloji tekellerinin denetiminde şekillenmesi ve Türkiye’de yatırım fonları üzerinden ortaya çıkan mağduriyetler, farklı mekanizmalarla işleyen aynı toplumsal düzenin parçalarıdır.

Kapitalizmin temel çelişkisi, üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki karşıtlıkta yatar. Toplumsal zenginlik milyonlarca insanın emeğiyle yaratılırken bu zenginliğin kullanımına ve dağılımına ilişkin kararlar özel mülkiyetin ve sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre alınır. Kriz dönemlerinde bu karşıtlık daha çıplak biçimde görünür hale gelir. Sermaye kârlılığı korumak için ücretleri baskılar, kamusal hizmetleri daraltır, borç ilişkilerini genişletir ve yeni birikim alanları yaratır. Finansallaşma, bu sürecin merkezî mekanizmalarından biridir.

Finansallaşma, üretimden kopuk bir para oyununa indirgenemez. Emekçilerin gelecekteki gelirleri, hane halklarının borçları, kamusal kaynaklar ve bireysel tasarruflar finansal sermayenin değerlendirme alanına dönüşür. Ücretlerin yaşam maliyetlerini karşılamadığı koşullarda insanlar yalnızca bugünü sürdürebilmek için değil gelecekteki güvencelerini kurabilmek için de borçlanmaya ve riskli yatırım araçlarına yönelir. Böylece toplumsal güvencesizliğin yarattığı ihtiyaç, finans sermayesi açısından yeni bir kazanç alanına dönüşür.

Türkiye’de 131 yatırım fonuyla bağlantılı vurgun ve 455 bin 758 tekil yatırımcının karşı karşıya kaldığı mağduriyet, bu ilişkinin somut bir görünümüdür. İnsanlar birikimlerini korumaya çalışırken finansal mekanizmaların riskleriyle yüz yüze kalıyor. Aynı düzen bir yandan ücretleri geçim koşullarının gerisinde bırakıyor, diğer yandan bireyleri geleceğini kişisel yatırım kararlarıyla güvence altına almaya itiyor. Birikimlerin kaybedilmesi yalnızca bireysel bir finansal başarısızlık olarak ele alınamaz; toplumsal güvencelerin zayıflatıldığı ve riskin bireylere aktarıldığı bir düzenin sonuçları içinde değerlendirilmelidir. Bu, ücretli emeğin gelecekteki gelirinin faiz ve komisyon olarak finans sermayesine transferiyle sömürünün borç üzerinden yeniden örgütlenmesidir.

Bu durum, yatırımcıların ya da borçlu hanelerin doğrudan işçi sınıfının bir parçası olduğu anlamına gelmez. Sınıfsal konum, yalnızca gelir düzeyiyle veya yoksullukla belirlenemez. Marx’ın sınıf çözümlemesinin merkezinde üretim araçlarıyla kurulan ilişki, emek gücünün satılması ve toplumsal üretim içindeki konum bulunur. İşçi sınıfının tarihsel rolü, yalnızca yoksul olması ya da haksızlığa uğraması nedeniyle ortaya çıkmaz. Bu rol, üretimi toplumsal olarak gerçekleştiren emeğin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetle girdiği çelişkiden kaynaklanır.

Dolayısıyla işçilerin, öğrencilerin, emeklilerin, borçlu hanelerin ve yatırım mağdurlarının sorunları arasında bağ kurmak, bu kesimlerin çıkarlarının özdeş olduğunu varsaymak değildir. Yapılması gereken, farklı toplumsal konumları ve talepleri somut biçimde kavramak, bunların kapitalist düzenle kurduğu ilişkiyi açığa çıkarmak ve ortak mücadele olanaklarını geliştirmektir. İşçi sınıfının öncü rolü, bütün mağduriyetleri kendi içinde eritmesinden değil, toplumsal üretimin örgütlenişinden kaynaklanan gücünü bağımsız bir siyasal hatta dönüştürebilmesinden doğar. Ortaklaşma, soyut birlik çağrısına indirgenemez: İşçi sınıfının bağımsız siyasal hattı korunurken öğrencilerin, emeklilerin, işsizlerin, borçlu hanelerin ve fon mağdurlarının mücadeleleriyle somut bağlar kurulmalıdır. Borçlu ile işsiz, fon mağduru ile asgari ücretli, emekli ile güvencesiz çalışan arasındaki bağ, aynı sömürü ve talan düzenine tabi olmalarıdır.

Neoliberalizm bu çelişkilerin tarihsel olarak aldığı biçimlerden biriydi. Özelleştirme, güvencesizleştirme, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması ve finansal serbestleşme yoluyla sermayenin hareket alanı genişletildi. Bugün bu yönelim artan militarizm, emperyalist rekabet, kalıcı kemer sıkma politikaları ve toplumsal itirazın zor aygıtlarıyla bastırılmasıyla birlikte ilerliyor. Sermaye, krizini aşmak için toplumun kaynakları üzerindeki denetimini sıkılaştırırken bu denetimin yarattığı sonuçlara karşı yükselen mücadeleler de farklı ülkelerde yeni biçimler kazanıyor.

Buradaki temel mesele, bütün bu gelişmeleri tek bir nedene indirmek değil aralarındaki yapısal bağı kavramaktır. Kapitalist kriz her ülkede aynı sonucu doğurmaz; siyasal kurumlar, tarihsel deneyimler, sınıf ilişkileri ve örgütlenme düzeyleri mücadelelerin seyrini belirler. Ancak bu farklılıklar, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ve sermaye birikiminin toplumsal yaşam üzerindeki belirleyiciliğini ortadan kaldırmaz. Uluslararası deneyimlerin karşılaştırılması, hazır modelleri kopyalamak için değil ortak çelişkilerin özgül koşullarda nasıl ortaya çıktığını ve hangi mücadele olanaklarını yarattığını anlamak için gereklidir.

Kendiliğinden öfkeden örgütlü sınıf siyasetine

Bu noktada Lenin’in “Ne Yapmalı?” eserinde geliştirdiği kendiliğinden hareket ile siyasal bilinç arasındaki ayrım önem kazanıyor. İşçilerin ücret artışı, çalışma saatlerinin kısaltılması, işten çıkarmaların durdurulması ya da sendikal hakların korunması için mücadele etmesi hem zorunludur hem de sınıfın ortak hareket etme yeteneğini geliştirir. Bu mücadeleler işçilerin dayanışmasını, deneyimini ve örgütlenme kapasitesini büyütür. Fakat ekonomik mücadele kendi başına kapitalist üretim ilişkilerinin aşılmasını sağlamaz. Siyasal iktidarın sınıfsal karakteri, devletin rolü ve üretim araçları üzerindeki mülkiyet sorunu mücadele alanına taşınmadığında, en ileri kazanımlar bile mevcut düzenin sınırları içinde kalabilir.

Lenin’in kendiliğindencilik eleştirisi, kitlelerin kendi deneyimlerine dayanan mücadelelerini küçümsemek anlamına gelmez. Tersine, bu deneyimlerin önemini kabul ederken kendiliğinden gelişen hareketin kendi başına ulaşamayacağı siyasal sonuçlara dikkat çeker. Devrimci siyasal müdahalenin görevi kitlelerin yerine mücadele etmek ya da onlara dışarıdan hazır bir bilinç taşımak değildir. Somut mücadelelerin içindeki çelişkileri açığa çıkarmak, farklı kesimlerin deneyimleri arasında bağ kurmak, sermaye düzeninin bütününü kavramayı sağlamak ve bu kavrayışı örgütlü bir güce dönüştürmektir. Öncü sınıfın dışında ve üstünde değil içinde, deneyimi birleştiren ve siyasal hedefleri berraklaştıran bir momenttir.

Fransa’daki grev hazırlıkları bu bakımdan değerlidir. Bir grevin başarısı yalnızca kaç kişinin iş bıraktığıyla ölçülemez. Tabanın karar süreçlerine katılımı, farklı sektörler arasındaki dayanışma, taleplerin ortaklaştırılması ve mücadelenin sürekliliği de belirleyicidir. Öğrencilerin talepleri emekçilerin geçim mücadelesiyle buluştuğu ölçüde hareket daha geniş bir toplumsal güce dönüşebilir. Ancak bu birleşme, eylem takvimlerini yan yana koymakla gerçekleşmez. İşyerlerinde, okullarda ve mahallelerde somut dayanışma ilişkileri kurulmasını; ortak hedeflerin mücadele içinde belirginleşmesini gerektirir.

Ekonomik kazanımları önemsizleştirmekle onları nihai amaç saymak aynı ölçüde yanlıştır. Ücret artışı, ücretsiz eğitim, erişilebilir konut veya kamusal hizmetlerin korunması, insanların yaşamında karşılığı olan kazanımlardır. Bunlar mücadele içinde elde edildiğinde sınıfın özgüvenini ve örgütlenme kapasitesini de büyütebilir. Sorun, kazanımların kendisinde değil bu mücadelelerin sermaye egemenliğinin sınırlarını sorgulayan bağımsız bir siyasal perspektifle buluşup buluşmadığındadır. Reform talepleri gerçek ve acil kazanımlardır ama mevcut mülkiyet ve egemenlik ilişkileri içinde karşılanıp mücadele orada sona ererse krizin kökleri yerinde kalır. Devrimci siyaset bu talepleri sınıfın gücünü ve bilincini büyüten bir hatta bağlamalıdır.

Devrimci örgütlenme ihtiyacı tam da burada ortaya çıkar. Öncü, kitlelerin dışında duran ve onlara talimat veren bir merkez olarak kavranamaz. Sınıfın içindeki deneyimi biriktiren, mücadelelerin sürekliliğini sağlayan, geri çekilme dönemlerinde örgütsel bağları koruyan, kadro yetiştiren ve değişen koşullara siyasal hazırlık yapan bir kuvvet olmalıdır. Kitle hareketinin yükseldiği anlarda görünür hale gelen enerji, uzun süreli örgütlenme olmadan kalıcı bir güce dönüşemez. Örgütlü süreklilik de kitlelerin gerçek deneyimlerinden koparsa canlılığını yitirir. Devrimci siyaset bu iki boyutun diyalektik birliğini kurmak zorundadır.

Teori bir silahsa örgüt onun kuvvetidir. Teori, dağınık görünen gelişmeler arasındaki bağı ve mücadelenin yönünü kavramayı sağlar, örgüt ise bu kavrayışı kolektif iradeye, karara ve eyleme dönüştürür. Birinin yokluğu diğerini sakatlar. Teorik açıklık olmadan mücadele, mevcut düzenin sınırları içinde tekrarlanan tepkilerle sınırlanır. Örgütsel güç olmadan en doğru çözümlemeler de toplumsal ilişkileri değiştirecek maddi bir kuvvet kazanamaz.

Türkiye’de bu perspektifin karşılığı Avrupa’daki mücadele biçimlerini olduğu gibi aktarmak değildir. Her ülkenin sınıf yapısı, siyasal koşulları ve örgütlenme olanakları somut olarak incelenmelidir. Türkiye’de fabrikalar, sanayi havzaları, lojistik merkezleri ve hizmet sektörü, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini büyütmek açısından temel alanlardır. Bu alanlarda kurulacak kalıcı bağlar, borçlu hanelerle, yatırım mağdurlarıyla, öğrencilerle ve güvencesiz çalışanlarla ortak mücadele olanaklarını da geliştirebilir.

Böyle bir yönelim her toplumsal sorunu aynılaştırmak yerine farklı mücadeleleri birbirine bağlayan sınıfsal ilişkileri görünür kılmalıdır. Düşük ücret, geleceksizlik, emeklilik güvencesinin aşınması ve tasarrufların kaybedilmesi farklı sorunlardır. Bunların ortak bir siyasal mücadelede buluşması otomatik olarak gerçekleşmez. İşçi sınıfının bağımsız örgütlülüğü, ortak çıkarların tanınmasını, dayanışmanın somutlaşmasını ve taleplerin siyasal hedeflerle birleşmesini sağlayacak bir mücadele içinde gelişebilir.

Seferberliği büyütmek, sınıfın bağımsız gücünü büyütmektir

Avrupa’daki hareketler, Sırbistan’daki seçim sonucu ve Brezilya’daki dijital seferberlik, birbirinden farklı koşullarda toplumsal iradenin siyasal sonuç yaratabildiğini gösteriyor. Fransa’da gençliğin öfkesi hükümete geri adım attırabilecek bir basınç oluşturuyor. Sırbistan’da uzun süreli mücadele iktidar değişikliğine yol açıyor. Brezilya’da örgütlü dijital müdahale, aşırı sağın iletişim üstünlüğünü kırmaya katkı sunuyor. Bu deneyimlerin ortak dersi, kitlelerin harekete geçmesinin önemidir. Diğer ortak ders ise harekete geçen enerjinin kendiliğinden kalıcı bir toplumsal dönüşüm yaratmadığıdır.

Bu nedenle Türkiye’de yapılması gereken, Avrupa’daki mücadeleyi uzaktan alkışlamak ya da başka ülkelerin deneyimlerini hazır reçeteler olarak benimsemek değildir. Asıl olan, aynı kapitalist ilişkilerin Türkiye’de ürettiği çelişkiler içinde örgütlenme olanaklarını büyütmektir. İşyerlerinde, mahallelerde, sanayi havzalarında, lojistik merkezlerinde ve üniversitelerde kalıcı ilişkiler kurmak; ekonomik talepleri ortak bir siyasal hatta bağlamak; sınıfın kendi deneyimini biriktirebileceği ve karar süreçlerine katılabileceği örgütlü zeminler yaratmak gerekiyor.

Seferberlik bir günlük eylemden, etkili bir slogandan ya da teşhir yazısından ibaret değildir. Seferberlik, dağınık hoşnutsuzlukları ortak mücadele kapasitesine dönüştürme işidir. Bunun için toplumsal sorunların kaynağını göstermek kadar bu sorunlara karşı birlikte hareket etmenin yollarını geliştirmek de gerekir. Sermayenin saldırıları karşısında savunma mevzileri kurmak, kazanımları korumak ve yeni mücadele alanları açmak, sınıfın bağımsız siyasal gücünü büyütmenin birbirini tamamlayan görevleridir. Teşhir öfkeyi görünür kılar ama toplumsal güce dönüştürmez; dönüşüm örgütlü müdahaleyle, somut talepler etrafında bir araya gelmekle ve süreklilik kazandırmakla mümkündür.

Ekim Devrimi’nin bugüne taşıdığı temel derslerden biri de budur: Tarihsel koşullar olanaklar yaratır, ancak bu olanaklar kendiliğinden sonuca ulaşmaz. Kriz, hoşnutsuzluk ve kitlesel hareketlenme devrimci bir dönüşüm için elverişli koşullar oluşturabilir fakat sonucu örgütlenmenin niteliği, siyasal yönelim ve sınıf mücadelesinin gelişimi belirler. Devrimci örgüt sınıfın yerine tarih yazamaz. Sınıfın kendi tarihini yazabilecek bağımsız güce ulaşmasının koşullarını yaratmak zorundadır.

Avrupa’dan yayılan dalgayla seferberliği büyütmek, tam da bu sorumluluğu üstlenmektir. Başka ülkelerdeki mücadelelerin kazanımlarını ve sınırlarını kavramak, Türkiye’deki sınıf mücadelesinin özgün koşullarını çözümlemek ve bu birikimi örgütlü bir siyasal kuvvete dönüştürmek… Yanıt, gelişmeleri seyretmekten ya da yalnızca teşhir etmekten ziyade işçi sınıfının bağımsız örgütlülüğünü büyütmekte, farklı toplumsal mücadeleler arasında somut bağlar kurmakta ve bugünün taleplerini sosyalist devrim perspektifiyle birleştirmektedir.

Seferberliği büyütelim. Sınıfın bağımsız gücünü örgütleyelim.