Perşembe, 5 Kasım 2026

Avrupa Ayakta: Peki Biz Ne Yapıyoruz?



Avrupa’da öfke sokağa çıkıyor. Türkiye’de ise milyonlarca emekçinin öfkesi geçim derdi, borç ve güvencesizlik içinde birikiyor. Bu fark, önümüzdeki siyasal ve örgütsel görevi daha da yakıcı hale getiriyor. Çünkü hoşnutsuzluğun büyümesi kendiliğinden devrimci bir yönelim yaratmıyor. Kendiliğinden öfke düzenin sınırlarını aşan bir mücadeleye yönelebileceği gibi pekâlâ milliyetçi, gerici veya düzen içi çözümlere de kanalize edilebilir. Belirleyici olan bu öfkenin hangi talepler etrafında birleştiği, hangi güç ilişkilerini hedef aldığı ve nasıl bir örgütsel deneyim biriktirdiğidir


Avrupa’nın sokaklarında biriken öfke, eğitim koşullarına karşı başlayan öğrenci hareketinin farklı toplumsal kesimlerin katılımıyla genişlemesinde kendini gösteriyor. Fransa’dan İtalya’ya, İspanya’dan Belçika, Yunanistan, Portekiz ve Arnavutluk’a uzanan eylemler bir ülkede ortaya çıkan hoşnutsuzluğun başka ülkelerdeki mücadelelerle buluşabildiğini gösteriyor. Öğrencilerin talepleri, hayat pahalılığı, ücretler ve kamusal hizmetler gibi daha geniş toplumsal sorunlarla birleştiğinde hareketin zemini de genişliyor.

Peki, Avrupa sokaklarında görünür hale gelen bu öfke Türkiye’de nasıl bir karşılık buluyor?

Türkiye’de emekçiler çok daha ağırlaşan geçim koşullarıyla karşı karşıya. TÜRK-İŞ’in Eylül 2026 verilerine göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 37 bin 801 liraya, yoksulluk sınırı 123 bin 130 liraya ulaşmış durumda. Net asgari ücret 28 bin 75 lirada kalıyor. İşçi ve memur ücretleri, emekli maaşları, tarım ürünlerinin getirisi en temel ihtiyaçları karşılamaya yetmiyor; milyonlarca insan borçla yaşamaya çalışıyor. Bireysel kredi borçlarının trilyonlarla ifade edildiği, icra dosyalarının on milyonlara ulaştığı bu tabloda patlayan fon vurgunu yüz binlerce kişinin birikimine nasıl çöküldüğünü gösterdi. AKP kadroları ve yancılarının iktidar olanaklarını kullanarak yaptıkları bu organize vurgunda milyarlarca dolar havada uçuşuyor. Fakat ne sol adına ne düzen içi muhalefet adına ne de toplumda dişe dokunur anlamlı bir tepki yok ortada.

Avrupa’da sokağa taşan hoşnutsuzlukla Türkiye’de gündelik hayatın içine sıkışmış bu cendereyi birbirinden kopuk ele alamayız. Her iki durumda da toplumsal ihtiyaçlarla sermayenin çıkarları arasındaki çelişki belirleyici. Ancak bu ortaklık her coğrafyada mücadelelerin aynı biçimde geliştiği anlamına gelmiyor. Meselemiz Avrupa’daki hareketin militan kitleselliğini Türkiye’ye örnek göstermek ya da Türkiye’deki sorunları yalnızca ekonomik göstergelerle anlatmak değil. Farklı koşullarda biriken öfkenin nasıl örgütlü bir sınıf gücüne dönüştürülebileceğini tartışmak gerekiyor.

Avrupa’da öfke sokağa çıkıyor. Türkiye’de ise milyonlarca emekçinin öfkesi geçim derdi, borç ve güvencesizlik içinde birikiyor. Bu fark, önümüzdeki siyasal ve örgütsel görevi daha da yakıcı hale getiriyor. Çünkü hoşnutsuzluğun büyümesi kendiliğinden devrimci bir yönelim yaratmıyor. Kendiliğinden öfke düzenin sınırlarını aşan bir mücadeleye yönelebileceği gibi pekâlâ milliyetçi, gerici veya düzen içi çözümlere de kanalize edilebilir. Belirleyici olan bu öfkenin hangi talepler etrafında birleştiği, hangi güç ilişkilerini hedef aldığı ve nasıl bir örgütsel deneyim biriktirdiğidir.

Türkiye’de sınıfa öncülük iddiasıyla mücadele yürüten güçler açısından asıl sorun da burada başlıyor. Açlık sınırının altındaki ücretler, borç yükü, icra tehdidi ve birikim kayıpları karşısında tekil mağduriyetleri teşhir etmek elbette gereklidir. Fakat bu sorunların birbirleriyle ilişkisini kurmadan, işyerlerindeki mücadelelerle gündelik yaşamın diğer alanları arasında bağ oluşturmadan kalıcı bir sınıf hareketi geliştirilemez. Avrupa’daki hareketi anlamlı kılan yalnızca insanların sokağa çıkması değil farklı taleplerin ortak bir mücadele zemininde buluşabilmesidir. Türkiye’de ihtiyaç duyduğumuz da tam olarak budur: Dağınık hoşnutsuzlukları seyretmek yerine onları işçi sınıfının bağımsız siyasal gücünü büyütecek bir örgütlenme hattında birleştirmek.

Sokak, Grev ve Mücadelenin Sürekliliği

Kitlesel çıkışlar hükümetleri geri adım atmaya zorlar. Fakat geçici tavizler sorunların temelini ortadan kaldırmaz. Devlet terörü başta olmak üzere yoğunlaştırılan baskı, yorgunluk ve örgütsüzlük de hareketin dağılmasına yol açabilir. Fransa’da 17 Ekim eylemlerinin ardından polis saldırıları ve kimi yağma olayları, tartışmayı toplumsal taleplerden “kamu düzenine” kaydırdı. 24 Ekim gösterilerinde ülke çapında 70 bin polis ve jandarmanın seferber edilmesi devletin harekete yaklaşımını ortaya koyuyor. İtalya, Fransa ve İspanya başta olmak üzere hemen hemen tüm ülkelerde tehdit, baskı ve yaptırımlara rağmen hareket Ekim sonu itibarıyla militanlığından ve kitleselliğinden bir şey kaybetmedi. Tersine yayılıp genişledi. Fransa’da CGT’nin 5 Kasım’da yaygınlaştırılması planlanan grev için işyerlerinde genel kurullar yapılması çağrısı ise mücadelenin üretim alanlarına taşınması açısından önem taşıyor.

Sokaktaki tepkinin işyerlerindeki örgütlü güce bağlanması, hareketin sürekliliği bakımından belirleyicidir. Grevin gücü yalnızca iş bırakanların sayısına değil tabanın karar süreçlerine katılımına ve farklı sektörlerin dayanışmasına da bağlıdır. Sendikal bürokrasinin mücadeleyi dar pazarlık sınırlarında tutma eğilimine karşı taban örgütlülüğünün basıncı belirleyici olacaktır. Öte yandan baskı karşısında kararlılık her koşulda aynı eylem biçimini tekrarlamak değildir. Hareketin deneyimlerini değerlendirebildiği, kararların ortaklaşa alınabildiği ve yeni adımların belirlenebildiği örgütsel mekanizmalar yaratmaktır. Stratejik kararlılık taktik esneklikle birleşmelidir.

Türkiye’de sendikal örgütlenmenin önündeki engeller ve işyerlerindeki güvencesizlik farklı mücadele koşulları yaratıyor. Bu nedenle Avrupa’daki eylem biçimlerini doğrudan aktarmak yerine, Türkiye işçi sınıfının kendi koşullarından hareket etmek gerekiyor. Fabrikalarda, sanayi havzalarında, lojistik merkezlerinde ve hizmet sektörlerinde örgütlenme kapasitesini büyütmek; borç ve geçim sıkıntısıyla boğuşan emekçilerin mücadeleye katılabileceği kanallar oluşturmak temel bir sorumluluktur. Avrupa’da hareketin sürekliliği sokaktan greve uzanırken Türkiye’de öncülük sorunu tam da bu köprünün kurulmasında düğümleniyor: Gündelik yaşamın cenderesinden işyerindeki örgütlü güce, oradan bağımsız bir sınıf siyasetine uzanan bir hat örülmeden ne dağınık hoşnutsuzluk aşılır ne de öncülük iddiası somut bir içerik kazanır.

Ekonomik Mücadele, Siyasal Öncülük ve Ekim Devrimi

Lenin’in Ne Yapmalı? eserinde tartıştığı temel sorunlardan biri işçi hareketinin ekonomik mücadeleyle sınırlı kalmaması ve siyasal bir perspektif kazanmasıdır. Ücret artışı, sendikal hakların korunması ve işten atma saldırılarına karşı mücadele küçümsenemez. Bunlar işçilerin ortak hareket etme yeteneğini geliştirir ve sermaye karşısındaki güç ilişkilerini görünür kılar. Sorun, mücadelenin mevcut düzenin sınırları içinde elde edilen kazanımlarla sınırlanmasıdır. Ekonomik kazanımlar gereklidir ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ve sermayenin toplumsal yaşam üzerindeki egemenliğini kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Devrimci siyaset, ekonomik mücadelelerin deneyimini daha geniş toplumsal ilişkilerle birleştirerek işçi sınıfının bağımsız siyasal kapasitesini geliştirmelidir.

Ekim Devrimi bu ilişkinin tarihsel önemini gösteren bir muhtevaya sahip. Birinci Dünya Savaşı’nın ağırlaştırdığı yoksulluk ve kıtlık Rusya’da Çarlık rejiminin krizini derinleştirdi. Şubat 1917’de işçilerin, askerlerin ve emekçi halkın kitlesel hareketi Çarlık iktidarını yıktı. Ancak monarşinin devrilmesi savaşı sona erdirmedi; toprak ve ekmek sorunlarını da çözmedi. Geçici Hükümet, savaşı sürdürürken iktidar sorunu yeniden ve daha keskin biçimde gündeme geldi. Bolşeviklerin Ekim’de iktidarı alabilmesi, savaş karşıtı talepleri, toprak sorununu ve sovyetlerin iktidarı meselesini ortak bir siyasal stratejide birleştirebilmeleriyle bağlantılıydı. Kitlelerin hoşnutsuzluğu belirleyiciydi fakat bu hoşnutsuzluğun siyasal hedeflere ve örgütlü bir iktidar mücadelesine dönüşmesi kendiliğinden gerçekleşmedi.

Buradan örgütü mutlaklaştıran mekanik bir sonuç çıkarmak da doğru değildir. Devrimci örgüt, sınıfın yerine geçen veya tarihsel koşulları tek başına belirleyen bir irade değildir. Gücü, sınıf mücadelesinin gerçek hareketini kavramasından, doğru siyasal yönelim geliştirmesinden ve işçilerin bağımsız eylem kapasitesini büyütmesinden gelir. Paris Komünü‘nün yenilgisini yalnızca merkezi bir örgütün yokluğuyla açıklamak nasıl savaş koşullarını ve askeri güç dengesini gözden kaçırıyorsa her kitlesel hareketin kendiliğinden devrimci bir sonuca ulaşacağını düşünmek de sınıf mücadelesinin siyasal ve örgütsel boyutunu yok sayar.

Kitlesel hareket olmadan devrimci örgüt toplumsal bir güce dönüşemez. Örgütlü bir siyasal yönelim olmadan da kitlesel öfkenin iktidar sorununa müdahale edebilecek bir stratejiye dönüşmesi güvence altında değildir. Bu nedenle devrimci örgütlenme yalnızca kitlelerin harekete geçtiği dönemlerde değil mücadelenin geri çekildiği zamanlarda da inatla sürdürülmelidir. İşyerlerinde güven ilişkileri kurmak, mücadele deneyimlerini birleştirmek, yeni kadrolar yetiştirmek ve farklı kesimler arasında dayanışma geliştirmek sınıfın yeniden kuruluşunun temel parçalarıdır.

Avrupa’daki hareket toplumsal çelişkilerin kitlesel mücadeleye nasıl dönüşebileceğini gösteriyor. Türkiye’deki tablo ise öncülük iddiasının somut sorumluluğunu önümüze koyuyor. Bu tablo karşısında seyirci daha fazla kalmak siyasal ve örgütsel yetersizliğin yanında aynı zamanda iktidar bilinci ve devrim iradesinin zayıflığını gösteren bir aynadır.

Devrimci bir odak fikrinin pratiğini güçlendirmek için yan yana, örgütlü ve kararlı!

[Devrimci Proletarya, Kasım-Aralık 2026, Sayı: 20]