Biden Neden Dedi?



Bu yıl ne oldu da ABD Ermeni Soykırımını telaffuz etti? Bunun arkasında ABD-AB emperyalizminin, emperyalistler arası çatlaklardan yararlanmak isterken kendilerine sık sık baş ağrısı yaratan Türk Devleti’nin Neo-Osmanlıcı hayallerine bir sınır çekme fikri yatar.


Cihan Çetin

Ermeni Soykırımı’nın yıldönümü olan her 24 Nisan’da Türk devleti hop oturur hop kalkar. Türk devletinin her yıl ayılıp bayılmasının nedeni de mevcut ABD Başkanı’nın 24 Nisan’da Ermeni Soykırımı’na dair ne diyeceğinden kaynaklanır.

Öncelikle şunu başa yazmamız gerekiyor: Türkiye’deki devrimciler, sosyalistler, komünistler için 1915 yılında Ermeni halkına yapılanlar “soykırım”dır. Emperyalist bir devletin soykırımı tanıması ya da tanımaması bizler için önemli olmadığı gibi emperyalizmin tutumlarına bakarak politika üretilemez.

Türkiye-ABD ilişkilerinin son dönem seyri

ABD devleti, başkanlık sisteminde bizzat başkanın eliyle/ağzıyla uluslararası ilişkileri en üst düzeyde düzenlerler. AKP’nin hükümet olduğu 2001 yılından bu yana Türk Devleti’nin ABD ile ilişkileri söylem düzeyinde “Ortadoğu Projesinin Eş Genel Başkanlığı”ından Suriye iç savaşı ile “7 düvelle savaşan devlet”e kadar bir evrim geçirdi. Ancak Türk Devleti’nin AKP aracılığı fiiliyatta ABD’ye karşı yükselttiği her el, ABD’nin gösterdiği her karşı-elle birlikte inmekle kalmadı Türk Devleti’nin kuyruğu kıstırıp geri çekilmesiyle son buldu. Rahip Bronson’dan Doğu Akdeniz’e kadar ABD ile her zıtlaşma bu şekilde son buldu.

Türkiye’nin 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında ABD öncülüğündeki emperyalist kampa yanaşmasından bu yana Türk burjuva devleti ABD ve NATO’nun bölgedeki jandarmalarından biri oldu.

Ancak Türk burjuvazisi AKP iktidarı döneminde hem gerici Arap rejimlerini korkuyla titretip bazılarını yıkan kitle isyanları dalgasıyla Suriye’deki gerici iç savaşı fırsat bilerek bölgede boyunu ve gücünü aşan heveslere kapıldı. Kendi gücünden ziyade emperyalistler arasındaki çelişkilerin oluşturduğu çatlaklardan sızarak kendisine yeni pozisyonlar almayı denedi. Çatlaklardan yararlanarak yol alma siyasetinin doğası gereği keskin zigzaglar çizerek bir gün NATO yanında ertesi gün de Rusya (kısmen de Çin) yanında yer aldı. Bu zigzaglar basit bir politik basiretsizlik örnekleri değildir. Tersine Türk Devleti’nin maceracı hülyaları ile emperyalist ilişkilerdeki gerçekliğe toslamasından kaynaklandı. Emperyalistler arası çelişkilerden yararlanılarak elde edilen kısmi “başarılar” ilk başlarda Türk Devleti’nde bir baş dönmesine yol açsa da, bugün Suriye-Mısır-Libya-Doğu Akdeniz’de ABD-AB emperyalizminin çizdiği sınırları kabullenerek tükürdüklerini teker teker yalayacak duruma düştü.

Türk Devleti’nin son yıllardaki giriştiği maceralardan bugün geriye Ukrayna’da uç beyliğine soyunarak ABD ve NATO’ya şirin görünmeye çalışmakla, hiç olmazsa Rojava ve  Güney Kürdistan’da Kürtlere karşı ele geçirdiği mevzileri elinde tutmak için debelenmesi kaldı. Türk Devleti’nin Libya, Sudan ya da Somali’de tutunmaya çalıştığı yerlerin konumu ve stratejik önemi ile karşılaştırıldığında Güney Kürdistan’daki bölgeler açık ara daha öncelikli ve önemlidir. Zaten son birkaç yıldır Türk Devleti’nin Güney Kürdistan’da ABD’ye “Bari YPG’ye destek vermeyin” diyerek yalvarmasının nedeni de budur.

Türk burjuva Devleti Kuzey Kürdistan’da konjonktürel olarak elde ettiği üstünlüğü ve kontrolü kaybetmekten ciddi biçimde ürkmektedir. Çünkü Türk Devleti’nin bugün Güney Kürdistan’da kaybedeceği her konumun acısının Kuzey Kürdistan’da kat be kat çıkacağını tarihsel olarak da çok iyi bilmektedir. Türk Devleti’nin Güney – Batı Kürdistan’a son haftalarda giderek artan ve TSK’nın gerillanın direnişine ile “yere teker bile koyamadıkları” ama yine de yapmak istedikleri askeri harekatları da bu tarihsel korku çerçevede düşünülmesi gerekir.

Biden ne dedi değil, neden dedi?

Yukarıda çok genel hatları ile sunmaya çalıştığımız Türk Devleti’nin boyundan büyük işlere kalkıp sonrasında geri adım atmasına bağlı olarak 24 Nisan bu yıl Türk Devleti için çok daha önemli hale gelmişti.

Türk Devleti için son dönemlerde ABD ilişkileri o kadar kıymetli ve önemli ki, 2020 Kasım’ında yapılan ABD seçimlerinde Türkiye’deki insanların oy kullanma hakkı olsaydı şayet, AKP-MHP-Ergenekon çetesi Trump’a oy verilmesi için can siperane bir seçim kampanyası düzenlerdi.

Seçimi Biden’ın kazandığı belli olunca da Türk Devleti’ni “Biden ne zaman arayacak acaba” gerilimi bastı. Ancak Biden’ın Erdoğan’ı aramasında beklenen zaman uzadıkça tatlı telaşın tatlı kısmı gitti, geriye sadece telaş kısmı kaldı.

Ukrayna-Rusya gerilimi öncesinde ABD’ye karşı atara atar gidere gider yapan Erdoğan, Kanal İstanbul tartışmasında Mustafa Şentop aracılığı ile Montrö Sözleşmesi’nin tartışılabilir olduğuna dair sinyal çaktı. Zaten Şentop’tan birkaç gün sonra da Erdoğan “Montrö de gerekirse değişir” fikrini beyan etti. Bunun hemen ardından iki ABD gemisi Boğazlar’dan geçmek için izin aldı. Rusya’nın tepki dozunu yükseltmesi üzerine ABD gemileri vazgeçse bile bu sefer İngiliz savaş gemileri Montrö’den gelen haklarını kullanarak Karadeniz’e geçti. Türk Devleti NATO’dan “tak” diye aldığı emri “şak” diye yerine getirdi.

Ayrı bir yazı konusu olmakla beraber Kanal İstanbul’un Erdoğan’ın zihn-i sinir projelerinden olmadığı aşikâr. Her şey bir tarafa, böyle muazzam bir kanal çalışmasının emperyalist finansman olmadan yapılması mümkün değil. Bu bağlamda Kanal İstanbul fikrinin arkasında bugünün hem siyasi hem ticari hem de askeri gerçekleri karşısında yer yer “engel” oluşturan Montrö Sözleşmesi’ni aşma niyetinin olduğu söylenebilir. Kanal İstanbul’la ortaya çıkacak muazzam rant olanakları bu ana dürtünün ekseninde şekillenecektir.

Türk Devleti’nin 6 ay boyunca beklediği Biden telefonu nihayet 23 Nisan akşamı geldi. Ama ne telefon? ABD basınına önceden sızdırılan Biden’ın Ermeni Soykırımı’nı tanıyacağına dair haberler bile Türk medyasında önce “yok artık” tepkisi ile karşılandı. Biden 24 Nisan konuşmasında her ne kadar Ermeni Soykırımı tanımını kullansa da İstanbul yerine Konstantinapolis demesi, Osmanlı İmparatorluğu’na vurgu yapıp Türkiye Cumhuriyeti’ni çağrıştıracak ifadeler kullanmaması diplomasi olarak işe yarasa da Türkiye’de yer yerinden oynadı.

Biden’la görüşmesinden sonra Erdoğan 3 gün sus pus otururken medya aracılığı ile yüksek perdeden bir gericilik kampanyası seferber edildi. Soykırımın hukuki bir kavram olduğundan “bizden daha çok kişi öldürüldü”ye kadar hezeyanlar ekranlarda, gazetelerde, sosyal medyada yer aldı. Bu hezeyan sırasında en acıklı görüntü Ufuk Uras’ın Haber Türk’te katıldığı programda düştüğü haldi. Ağzını açan herkesin faşist salyalar akıttığı programda mızmızlanmanın ötesine geçemeyip bir de Ermeni Soykırım’ının dair tartışmanın “içimizde” yapılması gerekir diyerek Hrant Dink’in adını, hem de Dink’in önerisinin bağlamından kopararak utanmadan ağzına aldı.

Erdoğan ise seçim konuşması ötesine geçmen hamaset bir söylemle kendisine yöneltilen eleştirileri bertaraf etmeye çalıştı. Eleştiriler de öz itibariyle yenilir yutulur cinsten değildi aslında. Türkiye-ABD ilişkileri ne olursa olsun 24 Nisan’ın bu ilişkilerin test edildiği ve bu sefer testten kalındığı ana eleştiri noktasıydı.

Bu yıl ne oldu da ABD Ermeni Soykırımını telaffuz etmeyi kabul etti? Bunun arkasında ABD-AB emperyalizminin emperyalistler arası çatlaklardan yararlanmak isterken kendilerine sık sık baş ağrısı yaratan Türk Devleti’nin Neo-Osmanlıcı hayallerine bir sınır çekme fikri yatar.

Türkiye’nin her seferinde bir süre sonra kuyruğunu kıstırmasına rağmen emperyalist efendileri için alışkanlık haline gelmiş bu kuyruk dikmeler artık kabul edilebilir noktayı geçmiştir. Emperyalist kapitalizmin dünya çapında da gittikçe derinleşen ve pandemi ile hız kazanan ekonomik, siyasi ve toplumsal kriz sürecinde ABD-AB emperyalizminin Türk Devleti’nin şımarıklığına tahammülü bitmiştir.

Bu kritik süreçte ABD-AB emperyalizmi ayağının altında serseri mayın gibi dolaşan bir Türkiye istememektedir. Krizin derinleşmesi ile birlikte emperyalistler arasında özellikle Asya-Pasifik ekseninde giderek artan çelişkiler varken, OrtaDoğu-Kafkasya-Doğu-Akdeniz-Kuzey Afrika’da boyundan büyük işlere kalkışan bir Türkiye’ye yerini gösterme zamanı gelmişti. Biden’ın 24 Nisan’da Ermeni Soykırımı’nı kabul eden açıklamasının bir gün öncesinde Erdoğan’la “bölgesel işbirliği” üzerine konuşmasının sırrı da burada yatmaktadır.