Leyla Sander
Dardanel’in Çanakkale fabrikasında çalışan bir kadın işçinin mektubu, her türlü hak gaspının hüküm sürdüğü fabrikanın bir köle kampından -ya da hapishaneden- farklı olmadığını gösteriyor. Bunun sadece Dardanel’e özgü bir politika olduğu düşünülmemeli. Pandemi döneminde MÜSİAD patronları tarafından pervasızca dillendirilmekle kalmayıp Dardanel ya da Vestel’in Manisa’daki “çalışma kampları”nda hayata geçirilen bir emek rejiminin öncü uygulamaları bunlar.
Türkiye’de olduğu gibi dünyada da burjuvazi -teknolojinin sunduğu avantajlardan da yararlanarak- bugüne dek çalışan işçilere karşı koz gözüyle baktığı yedek sanayi ordusuna artık “masraflarından kurtulunması gereken bir yük”, düpedüz “çöp” gözüyle bakıyor. İliğini kemiğini maksimum düzeyde sömürdüklerinden bir an önce kurtulmanın yöntemlerini arıyor. Dardanel, bunun Türkiye’deki pilot uygulamalarından biri.
“Örgütlenmeyi zorlaştırmak adına işçi sirkülasyonu sağlıyorlar. Bir işçi maksimum dört ay çalışıyor” diyor adını vermek istemeyen kadın işçi. Bu hemen 1980’lerin Metris hapishanesini hatırlattı bana. O günlerde yaşayarak tanık olduğumuz yöntemleri daha da geliştirerek bugün tüm topluma uygulamaya çalışıyor burjuva iktidarlar.
O dönemde (’83 sonu) 4 siyasi kadın koğuşu vardı Metris Askeri Cezaevi’nde. Her güne yayılan baskınlar, dayak ve işkenceler dışında adamlar birkaç ayda bir “B-4, koğuş değişikliği!” diye bağırırlardı mazgallardan. Koğuş değişikliklerine direniyorduk. Dolayısıyla yirmi otuz coplu asker koğuşlara dalar, herkesi sopalayarak havalandırmaya atarlardı. Sonra kafalarındaki “dağıtım” planına göre tüm kadınları farklı farklı koğuşlara koyarlardı.
Yasaklar dönemiydi, her şey yasaktı; havalandırmaya çıkamıyorduk, havalandırma da yasaktı! Birbirimize seslenerek haberleşiyor, gelişmeleri öyle öğrenebiliyorduk. Tam yerleşiyor, daha önce yüz yüze tanışmadığımız yeni arkadaşlarla bir araya geliyor, deneyimlerimizi paylaşıyorduk ki, mazgallar yeniden açılıyordu: “B-6, koğuş değişikliği!”
Tıpkı Dardanel’deki kadın işçinin söylediği gibi, burjuva devletin içerde ve dışarda, her düzeyde yapmak istediği şudur: Her türlü örgütlenmenin önlenmesi, daha filizlenmesine meydan vermeden bütün bir araya gelişleri, kafa kafaya verişleri, yeni yol ve yöntem arayışlarını NE OLURSA OLSUN boğmak! Hapishanede de işletilmeye çalışılır bu saldırganlık, fabrikada da, okullarda ve mahallelerde de… 19 Aralık öncesi F tipleri gündeme geldiğinde, saldırının hedefini bu yüzden “yaşamın hücreleştirilmesi” olarak tanımlamıştık. Ve devamını “İçerde-dışarda hücreleri parçala!” sloganıyla getirdik.
Ne kadar tanıdık!
“Fabrikanın içinde işçilerin birbiri ile konuşması yasak” diyen kadın işçi, “Yanındakine bir şey söylediğiniz zaman, başımıza gelip, ‘makine’ diye bağırıyorlar. Yani sadece makine sesini duyacaklarmış. Sürekli azarlamalarla, tehditlerle çalışıyoruz. ‘Tuvalete gitmeyin, su içmeyin, konuşmayın’ en sık duyduğumuz şeyler” diye ekliyor.
Hapishanelerde de defter, kitap, kalem, gazete zaten yasaktı, ardından havalandırma, kantin ve mektup yasakları gelirdi. Haberleşme yasağı gelmeden önce ya göndermezlerdi mektupları ya da hiçbir şey anlaşılmayacak şekilde her yanı karalanmış kağıtlar giderdi ailelerimize. Faşist cunta dönemi hapishanelerinde en uzun süreli yasaklar ve cezalar haberleşme nedeniyle kesilirdi tutsaklara. Hücre cezalarıydı bunlar, ellerinden gelse hepimizi hücrelere doldururlardı; gelin görün ki, ellerinin altında o kadar çok hücre yoktu!
Yaşamımızı hücreleştirmeye çalıştılar ama başaramadılar, bundan sonra da başaramayacaklar!
Toplumsal bir varlık olan insanın belki de en temel ihtiyacı iletişim kurmaktır. Konuşmak, ortak dertleri bulup çıkarmak, sıkışmalardan, açmazlardan el ele, kafa kafaya vererek kurtulmaya çalışmak… Onların ortadan kaldırmak istedikleri bu çaba ve yönelimdir işte!
Örgütlenmenin ve kolektif eylemin gücünü çok iyi biliyorlar. Tutsakları, işçileri-emekçileri, kadınları birbirlerinden yalıtarak koparmak bu yüzden önemli kendileri açısından. Lenin’in sözleriyle “İşçi sınıfı ya devrimcidir ya da hiçbir şey!..” Örgütlü bir gücü yenemeyeceklerini biliyorlar.
Konuşmak sadece “konuşmak” değildir
“…İşçilerin birbiri ile konuşması yasak.” Çünkü konuşmak hiçbir zaman sadece “konuşmak” değildir. Konuşmak, bizim gibi olanları tanımak, birbirini anlamaya çalışmak, yaşananları/deneyimleri paylaşmak, dostları da ortak düşmanı da daha yakından tanımaktır. Bu bizi ortak çıkarlarımız, ortak ihtiyaçlarımız doğrultusunda örgütlenmeye götürür. “Neden”leri aşıp “nasıl”lara yoğunlaşmamızı sağlar.
Onları asıl korkutan, ihtiyacı hissedilen ve adımları atılan bu örgütlenme yönelimidir. Bu hapishanede de böyledir, fabrikada da okulda da mahallede de. Yaşamın tüm gözeneklerinden sızar ve ortak bir bilince dönüşüp adım atılmaya başlandıkça korkularında haksız olmadıkları gösterilir!..
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!