Farplas direnişçileri ‘Eskiden bilmezdim’ dedikleri birçok şeyi direnişle öğrendiler



İşçilerin kısacık zamanda nasıl bir bilinç kazandıklarını dün grev alanında yaptığımız sohbetlerde kullandıkları özlü cümlelerden de anlamak mümkün. “Ben polisi güvenliğimizi sağlayan bir güç olarak görürdüm, meğer patronun güvenliğiymiş esas dertleri” diyen de vardı “Yasal haklarımız olsa ne yazar, işte görüyorsunuz onları kullandık diye başımıza gelmeyen kalmadı” diyen de…


Farplas işçileri 2 Şubat’tan beri fabrika önünde direniyor. Yoğun bir ziyaretçi akınıyla buluşan direniş dün de Birleşik İşçi Hareketi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Gençlik Örgütleri, HDP Milletvekili Musa Piroğlu, İnşaat-İş, Alınteri, Gebze Eğitim-Sen, Kaldıraç ve Köz tarafından ziyaret edildi. Kitlesel ziyaret, direnişçi işçilere moral ve güç verirken, direnişlerin destek ve dayanışma ağıyla sarılıp sarmalanmasının kritik önemini de bir kez daha gösterdi.

Bu hikaye önceki yıllarda yaşananlara benzemeyecek

Farplas patronu önceki yıllarda Petrol-İş’in örgütlenmesine karşı çevirdiği dolapların bir benzerini bir kez daha hayata geçirdi. Fakat bu sefer karşısına sömürünün derinliğinin keskinleştirdiği işçi öfkesi kınına sığmayan bir netlikle dikildi. Bu öfkenin kıvamı, hikayenin önceki yıllardakine benzer biçimde bitmeyeceğini gösteriyor.

İşçiler, 2 Şubat’ta fabrika önünde başlattıkları direnişten önce dayatılan sefalet ücretine karşı işten kaçınma haklarını kullanmış, bu süreçte Birleşik Metal’de örgütlenmeye başlamış, Türk Metal’in çelme atmasına fırsat vermemişlerdi. Tam bu noktada hilelerle ünlü patron “bir hafta süre verin taleplerinizi değerlendireceğim” diyerek elektrik kesintilerini de bahane edip idari izne göndermiş, o sırada da işçileri tek tek çağırarak tazminat haklarının gasbedilmesi anlamına gelen Kod 29’dan işten atmanın düğmesine basmıştı. Bu gelişmeler olurken sendika yetki almış, yetkinin netleşmesiyle birlikte kıyım da kitlesel nitelik kazanmıştı.

Bu saldırganlık karşısında işten atılan 150 işçi 30 Ocak’ı 31 Ocak’a bağlayan gece fabrikayı işgal etmiş ve işgal polis operasyonu ve gözaltıyla bitirilmişti. Bu gelişmelerin ardından 2 Şubat’tan itibaren de fabrika önünde direniş başlamış, kurmak istedikleri direniş çadırı da polis tarafından engellenmişti.

Farplas işçilerinin işgal ve direnişleri işçi sınıfı cephesinde başlayan kitlesel eylem dalgası içinde önemli bir eşiği ifade etti. Bu kritik eşiğin temel özelliklerinden biri işgal gibi bir eylemin doğallaştırılmasıydı. Tam da bu nedenle tıpkı Migros Depo’da olduğu gibi patronlar ve devleti nezdinde özel şiddetin hedefi oldu. Bu direniş biçiminin kırılması, işçilerin bölünüp parçalanması, işsizlik korkusuna polis korkusunun eklenmesi hedefleriyle gerçekleşen bu saldırganlık, işçiler açısından özel bir öfke yaratmak dışında bir sonuca ulaşmadı.  

Hayattaki ilkler ve eğiticilikleri

Farplas’ta direnişin, sınıf bilincinin ilk harflerini öğrenmenin heyecanını taşıyan işçiler, basına sürekli demeç vermenin bıkkınlığını yaşamış olsalar, ilk başlarda konuşmakta gönülsüz davransalar da konuşmaya başladıktan sonra daha ilk cümlede ateşli bir o kadar da bilge bir direnişçi havasına girerek devam ediyorlar sözlerine.

Dün alanda sohbet etmek istediğimiz işçilerin hemen hepsi böyle bir ruh haliyle konuştular.

İşçilerin kısacık zamanda nasıl bir bilinç kazandıklarını dün alanda ziyaret ettiğimiz sohbetlerde kullandıkları özlü cümlelerden de anlamak mümkün. “Ben polisi güvenliğimizi sağlayan bir güç olarak görürdüm, meğer patronun güvenliğiymiş esas dertleri” diyen de vardı “Yasal haklarımız olsa ne yazar işte görüyorsunuz onları kullandık diye başımıza gelmeyen kalmadı” diyen de.

“Direnişimiz sayesinde, ama…”

Farplas’ta da direnişin dinamosu kadınlar. Çalışırlarken tuvalete gitmelerinin bir dert, yemek yemelerinin ayrı bir dert olduğunu, süreklileşmiş mobbing ve baskı altında iş yaptıklarını öfkelerini yüzlerine yansıtarak anlatıyorlar. Direnişle birlikte içerde belirli düzenlemelere gidildiğini, mesela mesailerde iyileştirme yapıldığını, kıdem farklarının ödenmeye başlandığını anlatıyorlar. Ekliyorlar, “Biz de bunu istiyorduk, ama vermediler, şimdi bizi bölmek için çalışanlara veriyorlar. Ama biliyoruz ki burada direniş bitse anında geri alırlar. İçerdeki arkadaşlarımıza da bunu anlatıyoruz zaten. ‘Bizim direnişimizi kırarlarsa o hakları da geri alırlar, üstüne bir de sizi de kapı önüne koyarlar’ diyoruz” cümleleriyle özetliyorlar henüz yolun başında oldukları direniş sürecinin kendilerine kattıklarını.

Her iki anlamda genç işçiler…

Ezici bir kısmı gerek sınıf mücadelesinde gerekse yaşça genç olan işçilerin her cümlesi direnişin nasıl bir okul olduğunun özeti gibi. Yıllarca uğraşılsa böyle bir bilinç açıklığının sağlanması zor. Fakat bu bilinç henüz çok taze. Her an kırılmaya da açık. Bu açıdan da dayanışma ve destek kritik önemde.

Bunu en iyi kendileri biliyor. İşçi olmanın birçok gamını tasasını yaşamış olanlar, moral bozukluğuna meydan vermeyecek bir atiklikle arkadaşlarının ruhlarındaki her dalgalanmaya anında müdahale ediyorlar. “Ne olacak bu işin sonu” diyenlere büyük bir güvenle “kazanacağız” diyorlar.

Kapitalist vampiri deneyimlerinden çözmüşler

İçlerinde kardeşini iş cinayetinde kaybedeni de var, “çok yoksulduk o nedenle göçüp geldik buralara, buralarda da bizim işçi olmak dışında bir seçeneğimiz yoktu, olamazdı” diyerek doğal işçi bilinciyle konuşanı da… Kardeşini iş cinayetinde kaybeden kadın işçi, kapitalist sömürünün nasıl bir şey olduğunu sadece kendi hayatından değil kaybettiği abisinin ölümünden de biliyor. “Peşini bırakmayacağım, burada da pes etmeyeceğim” diyerek katmerli sömürü ve bu sömürünün türlü çeşit acılarının oluşturduğu doğal dirayeti söze döküyor.

Biz siyaset bilmesek de…

Biz parti marti bilmeyiz” diyor bir başkası. Sonra ekliyor “Biz bilmesek de siyasetten nefret etsek de yaşadıklarımızın kendisi en büyük siyaset” sözleriyle ekmek davasının özünde nasıl bir sınıf kavgası olduğunu, “ekmek” dediklerinde karşılarına kimlerin dikildiğini bilincine çıkardığı netlikle anlatıyor.

İçerisinin kazanımı dışarıya bağlı

İşçiler elbette üretimin durmamasına, içerde çalışan arkadaşlarının yanlarına gelmemesine kırgınlar. Fakat umutlarını da kesmiyorlar. “İki gündür bazı arkadaşlarımız korkuyu aşıp selam veriyor, demek ki biz burada ne kadar direnebilirsek içeriyi de o kadar örgütleyebiliriz” diye ekliyor bir işçi.

İçlerinden bazıları kızgınlıklarını, bunun artık bir onur meselesine dönüştüğünü belirtiyorlar. Arkadaşlarının iş korkusu ya da direniş sayesinde düzeltilen kimi koşulların rehavetiyle işe devam etmelerine hatta yanlarından geçerken başlarını çevirip bakmamalarına kahrediyorlar. “Fakat biliyoruz biz onlar için de direniyoruz” demeyi ihmal etmiyorlar ama. “Dik dur eğilme, dışarısı seninle!” sloganıyla da mevcut ironik durumu olduğu kadar, içerdeki işçilere güç verme kaygılarını da dile getiriyorlar.

Bu direniş biterse…

Kıdemli ve tazminatına çökmek için “hırsızlık” gibi bir gerekçe uydurularak işten atılan bir kadın işçi hep en önde, çok dolmuş belli ki… Vardiya giriş çıkışında fabrikanın giriş kapısına gittiğimizde arkadaşlarına sesleniyor “Biz sizin için de direniyoruz, sessiz kalmakla işinizi koruyacağınızı mı düşünüyorsunuz. Bu direniş biterse, kırılırsa sizi de atmaya başlayacaklar” diye haykırıyor.

Taşeron işçi çalıştırıyorlar

İçerde birçok işin taşeron işçilere hem de ucuza yaptırıldığını, patronun bunu yine bir sisteme dönüştürmek ve mevcut işçileri işten çıkarmak derdinde olduğunu anlatıyor bir başkası.

Vardiya çıkışındaki tabloysa oldukça trajik. Çıkan ve gelen işçilerden bazıları selam veriyor, bazıları önüne bakarak geçiyor, bazıları da “aman ne olur ne olmaz” diye düşündüğü belli olacak bir beden diliyle hızla oradan uzaklaşmaya çalışıyor.

Biz yoksul insanlarız, buralara göçmen, işçi olmak dışında bir seçeneğimiz yok ki” diyen işçi onlara karşı yaşadığı karışık duygularını, “Arkadaşlarımızla telefonla görüşüyoruz, bizi arayan çok. Ama ne yapsınlar işlerinden olmaktan korkuyorlar, bize de bunu söylüyorlar. Herkesin borcu var, kredisi var. Bir gün çalışmasa aç kalacak insanlar var” diyerek onları anladığını belirtirken; diğer taraftan da “Ama işlerini böyle koruyamayacaklar. Çünkü patron her ne kadar içerde iyileştirmelere gitse de dışardan birçok taşeron işçi getirmiş fabrikaya. Belli ki taşeronlarla yeni bir işçi bileşimi yaratmayı hesaplıyor” sözleriyle gerçeği tüm çıplaklığıyla özetliyor.

İşçi, içerdeki arkadaşlarının üzerinde nasıl bir baskının kurulduğunu da “Tuvaletlere bile yalnız gidemiyorlar” sözüyle anlatmadan edemiyor.

‘İşgal gecesini patron ve polis o hale getirdi’

Fabrikanın fiziksel-mekansal niteliğinin birbirlerini daha önceden tanımalarını imkansız kıldığını, sefalet ücretine karşı işten kaçınma hakkını kullandıkları günlerde tanıştıklarını belirtiyorlar. İşgal kararını patronun saldırganlık düzeyindeki pervasızlık ve hayat pahalılığının alıp başını gittiği bu koşullarda dayatılan sefalete duydukları öfkeyle verdiklerini, bunların kendilerini örgütlediğini anlatıyorlar.

İşgal gecesi aslında böyle bir niyetle fabrikaya girmediklerini, dertlerini anlatıp içerdeki arkadaşlarını üretimi durdurmaya davet etmek üzere girdiklerini, ama gerek içerdeki patron temsilcilerinin tehditleri gerekse anında polisin yığılmasının olayı bambaşka bir yere taşıdığını ifade ediyorlar.