Dikkatiniz dağılmadı, çalındı (I)



Portland’a çocukların dikkat sorunları konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarından biri olan Prof. Joel Nigg ile görüşmek üzere gittim, bana artık “dikkat bakımından patojenik bir kültürü”, yani sürekli ve yoğun dikkatin hepimiz için daha zor olduğu bir ortamı geliştirip geliştirmediğimizi sormamız gerektiğini anlattı. Kültürümüz onun sorumluluğunda olsaydı ne yapacağını sorduğumda, insanların dikkatini fiilen harap etmek istediğini …


Portland’a çocukların dikkat sorunları konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarından biri olan Prof. Joel Nigg ile görüşmek üzere gittim, bana artık “dikkat bakımından patojenik bir kültürü”, yani sürekli ve yoğun dikkatin hepimiz için daha zor olduğu bir ortamı geliştirip geliştirmediğimizi sormamız gerektiğini anlattı. Kültürümüz onun sorumluluğunda olsaydı ne yapacağını sorduğumda, insanların dikkatini fiilen harap etmek istediğini söyledi: “Muhtemelen içinde yaşadığımız toplum ne yapıyorsa onu yapardım.” Dikkatimizi dağıtabilen temel etkenler üzerinde çalışmış Fransız biliminsanı Prof. Barbara Demeneix ise açıkça şunu söyledi: “Günümüzde normal bir beyne sahip olmamız imkânsız.” Etkilerini baktığımız her yerde görebiliyoruz. Bir grup üniversitesi öğrencisiyle yapılan bir araştırma, öğrencilerin ortalama dikkat süresinin 65 saniye olduğunu ortaya çıkardı. Ofis çalışanlarıyla yapılan bir başka araştırmada ise dikkat süresinin ortalama üç dakika olduğu belirlendi. Odaklanma becerimizi kaybediyoruz, çünkü hepimiz zayıf iradeli bireylere dönüştük. Dikkatiniz dağılmadı, çalındı.

Bu nedenle internete girip kendime Cape Cod’un ucunda, Provincetown’da sahil kenarında küçük bir oda ayırttım. Zafer kazanmış gibi herkese duyurdum: Üç ay boyunca akıllı telefon veya internete bağlanabilecek bir bilgisayar olmadan yaşayacaktım. Artık yetti. İnternete bağlı olmaktan bıktım.

İnternete girmediğim ilk haftada, omuzlarımdaki yükün kalkmasıyla biraz bocaladım. Her şey bütünüyle yavaşladı. Normalde saat başı haberlere bakarım, yani endişe uyandıran gelişmeleri damardan alırım ve bir anlam kazanabilmeleri için paramparça etmeye çalışırım. Bunun yerine günde bir kez basılı gazete okumakla yetindim. Birkaç saatte bir o yabancı his içimde gürüldeyip durunca kendime şunu soruyordum: Nedir bu? Ah, evet. Sükûnet.

Ancak uzmanlarla görüştüğümde ve dikkatimin daha ilk günden nasıl iyileştiğine dair birçok sebep olduğunu gösteren araştırmaları okuduğumda olan biteni anladım. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde nörolog olarak görev yapan Prof. Earl Miller bu sebeplerden birini bana açıkladı. “Beyniniz,” bilinçli zihninizde her defasında “yalnızca bir veya iki düşünce üretebilir,” dedi. Bu kadar. “Fazlasıyla tek fikirliyiz. Çok sınırlı bir bilişsel kapasiteye sahibiz.” Ama muazzam bir yanılgıya kapılmış haldeyiz. Ortalama bir genç artık aynı anda altı farklı medya türünü takip edebileceğine inanıyor. Nörologlar bunu araştırdıklarında aynı anda birden fazla iş yapabileceğine inanan insanların yalnızca hızlı hareket ettiklerini ortaya çıkardılar. “Bir ileri, bir geri gidiyorlar. Geçişleri fark etmiyorlar, çünkü beyinleri kusursuz bir bilinç deneyimi sağlamak üzere bir anlamda meseleyi sumen altı ediyor. Oysa aslında yaptıkları şey beyinlerini anbean, görevden göreve açıp kapamak ve yeniden yapılandırmaktır, bunun da bir bedeli vardır.” Mesela kendinizi vergi beyanında bulunurken hayal edin. O sırada bir mesaj alıyorsunuz ve mesaja bakıyorsunuz (üç saniyelik kısa bir bakış), sonra yeniden vergi beyanına dönüyorsunuz. Prof. Earl Miller, o anda “bir işten diğerine geçerken beyninizin yeniden yapılanması gerekir,” diyor. Daha önce ne yaptığınızı, yaptığınız işle ilgili ne düşündüğünüzü hatırlamak zorundasınız. Bu olduğunda, araştırmalarda edinilen bulgulara göre, “performansınız düşüyor, yavaşlıyorsunuz, hepsi de bu geçişin bir sonucu.”

Buna “geçiş bedeli etkisi” deniyor. Yani çalışırken mesajlarınıza baktığınızda, hem mesajlara bakmak için harcadığınız kısacık anları hem de daha sonra yeniden odaklanmanız için gereken zamanı kaybediyorsunuz, bu da muazzam bir kayıp. Örneğin, Carnegie Mellon Üniversitesi’nin insan-bilgisayar etkileşimi laboratuvarında yapılan bir araştırmada 136 öğrenci bir deneye tabi tutuldu. Deney sırasında bazıları telefonlarını kapatmak, diğerleri de açık tutarak belirli aralıklarla mesajlar almak zorundaydı. Mesaj alan öğrenciler, ortalama yüzde 20 daha kötü performans gösterdi. Bana öyle geliyor ki, hemen hemen hepimiz artık mütemadiyen beyin gücümüzün %20’sini kaybediyoruz. Prof. Earl Miller, nihayetinde artık hepimizin “bir bilişsel yıkım felaketinin” ortasında olduğumuzu söylüyor.

Princetown’da, uzun zamandan beri ilk kez, hiç bölünmeden aynı anda yalnızca bir işle uğraşıyordum. Beynimin gerçekten kaldırabileceği sınırların içinde yaşıyordum. Dikkatimin her gün daha da arttığını ve geliştiğini hissediyordum, sonra birdenbire gelişen bir aksilik yaşadım. Sahilde yürüyordum ve birkaç adımda bir Graceland’e gittiğimden beri beni rahatsız eden şeyi görüyordum. İnsanlar, Provincetown’u sadece selfie’ler için bir fon olarak kullanıyor, okyanusa veya birbirlerine neredeyse hiç bakmıyorlardı. Fakat bu kez içimden “Hayatlarınızı mahvediyorsunuz, kaldırın şu Allah’ın belası telefonları!” diye değil, “Verin şu telefonu bana!” diye bağırmak geliyordu. Uzunca bir süre, birkaç saatte bir internetin cılız ama ısrarlı sinyallerini, bir görünüp bir kaybolan “seni görüyorum, sen değerlisin,” diyen beğenilerin ve yorumların seslerini duymuştum. Artık hiçbiri yoktu. Simone de Beauvoir, ateist olduğunda dünyanın sanki sesini yitirdiğini söylemişti. İnterneti kaybetmek de bana öyle hissettirdi. Sosyal medyanın retorik hararetinden sonra sıradan sosyal etkileşimler memnun edici ama kısık sesli geliyordu. Olağan sosyal etkileşimler sizi kalplere boğmuyor.

Dikkatimi iyileştirmek için dikkat dağıtan şeyleri ortadan kaldırmanın yeterli olmadığını anladım. Bu, önce kendinizi iyi hissetmenizi sağlıyor, ama sonra bütün gürültünün olduğu yerde bir boşluk yaratıyor. Bu boşluğu doldurmam gerektiğini biliyordum. Bunu yapmak için de yıllar önce öğrendiğim psikolojik bir kavram olan akış halini daha çok düşünmeye başladım. Bunu okuyan herkes hayatının bir anında akış halini tecrübe etmiştir. Sizin için anlamlı bir şey yaptığınızda, yaptığınızın gerçekten değerini bildiğinizde zamanın akışı yavaşlar, egonuz sanki kayboluverir, kendinizi bütünüyle ve kolaylıkla odaklanmış halde bulursunuz. Akış, insanın varabileceği en yoğun dikkat hali. Peki, o hale nasıl ulaşacağız?

Yazan: Johann Hari
Çeviren: Cüneyt Bender

[Sürecek]