Çürüyen düzen, çürütüyor!



Bağcılar’da uyuşturucu bağımlısı olan bir erkek Ali S. Simli bir erkek annesi Havva S.’yi katletti, katletmekle kalmadı kafasını keserek balkondan sokağa attı. Antep’te 3 yaşındaki bir çocuk darbedilmiş ölü bedeniyle derin dondurucuda bulundu. İstanbul’da 20 yaşındaki otizmli Mehmet Eres’in kurumdaki hemşirelerin gözü önünde hasta bakıcı tarafından sandalyeye bağlanarak işkenceyle öldürüldüğü ortaya çıktı. Bunlar sadece son …


Bağcılar’da uyuşturucu bağımlısı olan bir erkek Ali S. Simli bir erkek annesi Havva S.’yi katletti, katletmekle kalmadı kafasını keserek balkondan sokağa attı.

Antep’te 3 yaşındaki bir çocuk darbedilmiş ölü bedeniyle derin dondurucuda bulundu.

İstanbul’da 20 yaşındaki otizmli Mehmet Eres’in kurumdaki hemşirelerin gözü önünde hasta bakıcı tarafından sandalyeye bağlanarak işkenceyle öldürüldüğü ortaya çıktı.

Bunlar sadece son birkaç günde gündeme düşen vahşet niteliğinde gelişmeler.

Hemen hepsinin faili de “kurbanı” da yoksul, emekçi kesimler. Uyuşturucu da onlar için, cehalet, saldırganlık ve tüm bunların yarattığı acılar da… Marx’ın dediği gibi “Bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, cahilliğin, zalimliğin, aklî yozlaşmanın birikimi aynı anda olu(yor)”.

Servetin bir kutupta, yoksulluğun başka bir kutupta toplandığı kapitalizmin mutlak yasasının en keskin biçimiyle karşımızda durduğu şu günlerde, bir cümlede özetlenen gerçeklik çok daha somut ifadelerle hayatın içinden konuşuyor.

Kapitalist sistem dünya genelinde ciddi bir yapısal krizle sarsılıp o çürümüş-can çekişen karakteri ayan beyan hale gelmişken ve işçiler emekçiler açlığa, kölece çalışma ve yaşamaya mahkum edilmişken yaşanıyor tüm bunlar. Bankaların, sanayi ve beton patronlarının karlarına dair dudak uçuklatıcı rakamların açıklandığı bir dönem bu. Sistemin en temel ideolojik aygıtlarından biri haline gelen din bezirganları ve kurumlarının olup bitene şükretmeyi vaaz ettikleri, kadın düşmanlığını ve kadının metalaştırılmasını kışkırtıcı söylemlerle propaganda ettikleri zamanlar…

Toplumsal kriz, o kadar çeşitli araçlarla çürümeye evriltilmeye çalışılıyor ki… Dini kurumlar ve şahıslar bunları vazederken; başka bir aktör olarak çeteler ve mafyalar sahnedeki yerini alıyor. Mahallelerde yoksul halk çocukları polis gözetiminde uyuşturucuyla hemhal ediliyor. Kışkırtılan tüketim çılgınlığı; kolay yoldan para kazanmanın kanalları açılarak çürümeye tahvil ediliyor. Mafyaların gençlere hayal satıp hayallerini satın aldıkları, yozlaşma ve düşkünleşmenin dinsel gerici söylemlerle daha karmaşık bir nitelik kazandığı oldukça dramatik bir tablo oluşuyor.

Medyanın, iletişim araçlarının, aklımıza gelebilecek tüm kültür endüstrisinin de işin içinde olduğu bu toplumsal kaos, ekonomik-sosyal yıkımla birleşerek insanlığın binlerce yıl içinde oluşturduğu ve evrensel nitelikler kazanmış ortak değerler sisteminin en temel çizgilerini hiçleştiriliyor.

Servetin bir kutupta yoksulluğun başka bir kutupta toplandığı ve her şey başka bir dünyanın zorunluluğunu çağırdığı halde buna uygun bir toplumsal örgütlenme yaratılamadığı bu günlerde yaşanan her dramatik gelişme Lenin’in sarsıcı uyarısına dönüşüyor: “Eğer bir toplumda, devrim ve toplumsal değişim için koşullar olgunlaşmışsa, ama bu toplumsal değişimi gerçekleştirecek bir güç yoksa, o toplum için için çürümeye başlar”.

Elbette bugün sadece çürüme ve çözülme yok. Bir tarafta bunlar olurken, diğer tarafta sınıf olma özelliklerini kaybetmesi için yapılmayanın kalmadığı işçi sınıfı, oldukça zorlu yollarla yeniden sınıflaşmanın birikimlerini yaratıyor. Doğanın-kentlerin yağmalanmasına karşı en kapalı toplumsal kesimler bile kapitalist devlet aygıtıyla karşı karşıya gelmenin doğal politizasyonunu yaşıyor. İnsan değil, “anne” ya da “eş” olarak kodlanarak çizilen sınırlarda tutulmak için uğraşılan kadınlar en kararlı ve kesintisiz mücadelelerin özneleri haline gelebiliyor.

Hemen tüm toplumsal kesimlerin çeşitli biçim ve düzeylerde kendi talepleri temelinde harekete geçtiği, ama tüm bunları bütünlüklü bir toplumsal kurtuluş hedefi ve bileşkesi içinde toplayamadığı bu zamanda karmaşık ve dramatik görünen her şey özünde sadeleşiyor: “Toplumsal değişimi sağlayacak”, bunun esas dinamiği haline gelecek bir direniş odağının, devrimci seferberliğin yaratılması. Derin dondurucuda saklanan darbedilmiş çocuk bedeni, uyuşturucu bağımlılığının yaygınlaşması ve bir annenin kafasını kesecek bir vahşet haline dönüşmesi, otizmli bir gencin insanlık dışı bir muameleyle işkence edilerek ölüme sürüklenmesi, ensest, çocuk istismarları, kadın cinayetleri, … kısacası aklımıza gelebilecek her türlü toplumsal yozlaşma ve çürüme örneği, bizler için tüm enerjimizin buna seferber edilmesi dışında bir anlamı olmamalı. Mesele ahlaki, vicdani bir mesele değildir. Ahlakın da vicdanın da bu çürümüş düzenin çanına ot tıkayacak bir devrimci duruşta toplandığının anlaşılması meselesidir.