Cihan Çetin
Marx’ın Fransız Üçlemesi olarak bilinen -Fransa’da Sınıf Mücadeleleri, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Fransa’da İç Savaş- kitapları sadece Fransız sınıfları ve siyasetiyle sınırlı değildir. 1848-1851 arası ve 1871 Paris Komünü gözümüze başta Fransız burjuvazi ve proletaryası olmak üzere tüm Fransız sınıfları arasında yaşananlar gibi görünür. Ancak bu üç metnin tarihsel ruhuna-özüne bakıldığında bu kesitlerde olan bitenler bize, sadece Fransa ile sınırlı olmayıp 20. yüzyılın tamamında ve içinde olduğumuz 21. yüzyılın ilk çeyreğinde de tüm dünyadaki sınıfsal ve siyasal ilişkileri gösterir.
Emperyalizm gibi kapitalizmin özel bir aşamasının kendine has özel şartları olduğunu inkar edemeyiz elbette. En kaba gözle okunduğunda bile dünyanın tek tek ülkelerindeki benzerlikleri, tekrarları ‘Üçleme’de görmemek mümkün değildir.
Yazının amacı Fransız Üçlemesi’nin özetini sunmak değil. Ancak 2023 seçimlerine giderken ortaya çıkanları, çıkacakları anlamak isteyenlerin -özellikle de işçi sınıfı adına hareket ettiğini iddia edenlerin- bugünlerde Fransız Üçlemesi’ne döne döne bakması gerekir.
Güncel bir tartışma üzerinden meramımızı anlatmaya çalışalım: Erdoğan’ın yeniden aday olma sorunu. Hukuki olarak tartışmanın özü şöyle: Anayasanın 101. Maddesi’ne göre Erdoğan cumhurbaşkanlığının kaçıncı dönemindedir ve buna göre yeniden aday olabilir mi?
Bu soruya şu an üç cevap veriliyor:
1- AKP-MHP kliği hukuka birkaç takla attırarak, kelime oyunlarını da işin içine katarak Erdoğan yeniden aday olabilir, diyor.
2- 6’lı masanın baş konuğu CHP Erdoğan’ın adaylığı anayasaya aykırı ama olsun karşımıza çıksın, diyor.
3- Barış Atay’ın Babala TV’deki bir programa katılması sonrası yaşadığı yeni üye patlaması ile çakırkeyf olan TİP ise Erdoğan’ın anayasaya göre aday olamayacağını, bunun tek koşulunun meclisin seçim kararı alması gerektiğini belirtip Erdoğan ve şürekasının anayasaya uymasını talep ediyor. Erkan Baş “anayasayı beğenmiyoruz ama madem bir anayasa var uymak zorundasınız” diye parmak sallıyor.
Burjuvazinin ana siyaseti olan AKP-MHP ile CHP’nin 6’lı takımının söyledikleri ile bu bağlamda pek ilgilenmiyoruz. Ama parti olarak işçi sınıfının adını kullanıp, onun adına siyaset yaptığını söyleyen Türkiye İşçi Partisi’ne birkaç hatırlatma ve uyarı yapmak elzem hale gelmeye başladı.
“Anayasada anlatılmak istenenleri hayata geçirmenin tek uygun yolunun anayasa metnini ihlal etmek olduğuna Kurucu Meclis’in kendisi karar verdi.” (Marx, Fransa’da Sınıf Mücadelesi, Yordam Yayınları, sf. 85)
Marx’ın burjuvazi ve anayasa ilişkisine dair Fransız Üçlemesi’nde birkaç yerde de dile getirdiği temel argüman şudur: Burjuvazinin anayasayı uygulamasının tek yolu anayasayı ihlal etmesidir.
Bu tarihsel gerçeklik Türkiye’nin yüzyıllık burjuva cumhuriyet tarihinde onlarca kez tekrarlanmasına rağmen işçi sınıfı adına konuşan TİP’in tarihsel görevi “burjuvaziye anayasaya uyun” demek midir? Elbette bu sorunun cevabını almadan önce şu soruya bir cevap bulunması da gerekir: Mevcut cumhuriyeti katıksız saf bir cumhuriyet ve onun demokrasisi gözüyle bakmadığımız konusunda hemfikiriz değil mi?
Eğer bu sorunun cevabı “evet” ise o zaman isminde “işçi” olan bir partinin yapması gereken burjuvaziye dönüp onu anayasa uymaya çağırmak mı yoksa başta işçi sınıfı olmak üzere kitlelere dönüp “burjuvazi aslında kendi yasasını bizzat çiğneyen ikiyüzlüler güruhudur, bunlara zerre güvenmeyin” demek midir?
Bağımsız siyaset yapmak elbette bir haktır. Yalnız işçi sınıfı adına siyaset denildiği zaman ne teorik birikimi gözardı etmek ne de gündelik olarak ortaya çıkan hafif bir meltemi arkaya alma adına sınıfın tarihine sırtını çevirmek düşünülebilir.
Fransız Üçlemesinin bugünün Türkiye’sindeki güncelliğini göstermesi bakımından yazımızı, Türkiye’deki mevcut şahsım devletinin kaynağını Marx’ın 1850’lerde nasıl tarif ettiği ile bitirelim:
“Ulusal Meclisin 750 [Türkiye’de 600] üyesine bölünen oyları, burada, tersine tek bir bireyde toplanır. Herbir halk temsilcisi yalnız şu ya da bu partiyi şu ya da bu kenti şu ya da bu köprü başını, hatta belki de konu üzerinde de adam üzerinde de çok fazla durmadan herhangi bir yedi yüz ellinci kişiyi seçme gerekliliğini temsil ederken, o ulusun seçtiğidir ve onun seçilmesi eylemi, egemen halkın her dört [Türkiye’de her beş] yılda bir kez oynadığı büyük kozdur. Seçilen Ulusal Meclis ulusla metafizik bir ilişki içindeyken, seçilen cumhurbaşkanı, kişisel bir ilişki içindedir. Ulusal Meclis, tek tek temsilcileriyle, ulusal ruhun çok yönlülüğünü gösterse bile, ulusal ruh cumhurbaşkanında cisimleşir. Cumhurbaşkanı, meclis karşısında bir tür tanrısal hakka sahiptir, o, halkın [Türkiye’de milletin] lütfuyla cumhurbaşkanıdır.” (Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Yordam Yayınları, sf. 164)
Bu arada hatırlatalım; Kılıçdaroğlu bugün neden karşı çıkmadığını söylerken gerçeğin bir yanına işaret etti o burjuva siyasetçisi aklıyla!.. Dedi ki “nereye itiraz edelim, YSK’ya mı?”.
Kılıçdaroğlu mevcut faşist iktidar blokunun burjuvazinin azami egemenlik ihtiyacı temelinde tüm yasamayı-yargıyı-yürütmeyi tek elde topladığını, yasanın bu merkezileşme karşısında hükümsüz olduğunu söylemiş oldu. Elbette o bunu “mevcut hale teslim olmak dışında seçeneğimiz yok” manasında söyledi. Sokak zaten tövbeli olduğu bir adres! Tek derdi “aman bu sandık kurulsun da” fikrini işlemek, halk için sandığı tek seçenek haline getirmek!
Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği sınıf ve çıkarları açısından son derece anlaşılır yani. Ama TİP’in onun bile gerisine düşerek mevcut rejimin karakterini, dahası burjuva devletin işleyişinin doğasını es geçip “bu yasalara aykırı” demesi ismi dolayısıyla anlaşılmaz! Ya o ismi terketmesi ya da madem bir anda binlerce üye kazandı… sokağı işaret ederek oradan oluşturacağı toplumsal hareketlere başka bir yol açmalı! Bu haliyle her gelişmeyi AYM’ye götüren CHP’nin karikatürü bile olamayacak kadar komik duruma düşüyor. Mesele komikliği de değil, CHP’nin uğursuz rolüne onun solundan kan taşıyıp sistemi kitlelere özümsemekte Kılıçdaroğlu’nu bile sağdan geçmiş oluyor!
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!