Depremin üçüncü gününde Alınteri’nin çağrısı üzerine dört arkadaş, aracın aldığı kadar yardım malzemesiyle Antakya’ya gittik.
Önce Belen’i gördük. Burada yıkılan çok fazla bina yoktu. Bu sevindirici bir durumdu. Ancak Belen’den Samandağ Serinyol’a inip kent içinden geçerken gerçekten şehir diye bir şey görmedik. Hemen hemen bütün sokaklardaki, caddelerdeki binalar yerle bir olmuştu.
İlk gün şaşkınlığı
Bir arkadaşımızı burada indirip Antakya merkeze gittik. Burada daha beter bir manzarayla karşılaştık. Şaşkınlık, üzüntü ve öfke birbirine karıştı. Toplanma alanı dışında tam bir hayalet şehir manzarasıyla karşı karşıya kaldık. İlk gördüğümüz, gelen battaniye, kıyafet, ayakkabı vb. yardım malzemelerinin ortalık yerde çöpe atılmış gibi rastgele durmasıydı. Antakya’nın Cumhuriyet Meydanı’nda kurulan çadırlarda kalan insanlarda kaybedilen eşin, dostun, akrabanın acısı, korkuları yüzlerinden okunuyordu.
İlk şaşkınlığımızı üzerimizden atarken İnşaat-İş Sendikası’ndan arkadaşlarla buluştuk. Arkadaşlar canlı halde enkaz altındaki insanların çıkarılması çalışmalarını anlattılar. İnşaat-İş’in arama-kurtarma çalışmaları oldukça başarılıydı.
İkinci günün trajedileri
İlk günün şaşkınlığından sonra ikinci gün enkaz alanlarını dolaşmaya çıktık. Gördüğümüz manzara içler acısıydı. Yakınını kaybeden insanların çığlıkları, feryatları kahrediciydi. Bir kadının, kaldırımın üzerinde yatan bir naaşın üzerine eğilip ¨kalkmalı kolların, gökyüzüne kalkmalı babacığım. Kalk. Soğuk betonda yatıyorsun kalk¨ şeklindeki sözlerine şahit olmak yüreğimizi dağladı.
Bir başka enkazda naaşın ağıtlar arasında enkazdan çıkarılması ve ağıtlarla bir arabanın bagajına konması; başka bir kadının birimizin kolundan tutup kaldırıma doğru getirerek ¨bak burada yatan benim oğlum¨ demesi… yüreğimizi yerinden söküp gözyaşlarımızı akıtırken düzene, sisteme olan öfkemizi arttırdı.
İşçilerin, emekçilerin hak arama mücadelesinde tüm zor aygıtlarıyla, kolluk kuvvetleriyle meydanlarda halklara, emekçilere barikat kuran devletten eser yoktu. Bu düzende, bu sistemde böyle bir devletten bizim de bir beklentimiz yoktu. Tüm bu çığlıklar, göz yaşları karşısında ¨insanları deprem değil, kapitalizm öldürür¨ iç geçirmesinden başka söyleyecek söz bulamadık.
📢Acılı insanlar, hayalet kentler#depremin üçüncü gününde Alınteri’nin çağrısı üzerine dört arkadaş, aracın aldığı kadar yardım malzemesiyle İzmir'den yola çıkıp Antakya’ya gittik. Harabeye dönen hayalet kentlerden geçtik, acılı insanları kucakladık… pic.twitter.com/izYFccslLK
— Alınteri (@GazeteAlinteri) February 19, 2023
Dayanışma Yaşatır
Acılarımızı öfkemize katarak oluşturduğumuz yardım alanına geldik. İnşaat-İş Sendikası’nın öncülüğünde oluşturulan yardım alanında insani ihtiyaçları belirli bir düzen içerisinde deprem yorgunu insanlarımıza dağıtmaya başladık.
Gelenlerin söyledikleri ise hiçbirimize yabancı değil bunca günün ardından: “Devlet buraya 3. gün geldi ama kurtarmak için değil yardımları engellemek için askerini polisini gönderdi. Bu bölge Alevi ve Hristiyanların bölgesi. Onun için buraya yardım göndermiyorlar. Eğer başka insanların bu dayanışması olmasaydı halimiz daha da vahim olurdu.”
Anlatımlarını dinledikten sonra insanlara dilimiz döndüğünce sorunun bir sistem sorunu olduğunu, aslında doğal afetlerin değil, kapitalist barbarlık düzeninin insanları öldürdüğünü anlattık. İçlerinden bir arkadaş, ¨ben inşaat mühendisiyim. Söylediğinizde sonuna kadar haklısınız. İnsanca yaşanacak bir altyapı, barınma, kentleşme olmadığı için bunlara maruz kalınıyor.¨
Kapitalist barbarlığın insanların diline, dinine, etnik kimliğine göre ¨böl-parçala-yönet¨ yönteminin dayanışmayla nasıl boşa çıkarıldığını gördük. Faşist burjuva devletin bu yönetme biçimine inat insanlar arasındaki bu dayanışma, hiçbir karşılık beklemeden birbirlerinin yardımına yetişebilme, dayanışma, paylaşma yarışı burjuva faşist yönetimi rahatsız etmeye başlamıştı. Ki bu dayanışmayı gören iktidar, ¨devletimiz haricinde hiçbir kurum, kuruluş yardım yapamaz, devletimiz güçlüdür¨ havalarıyla insanlar arasındaki dayanışmayı yasaklayıp yardımlara yer yer el koymaya başladı.
Beni etkileyen olaylardan biri de 9 yaşındaki bir kız çocuğunun gıda yardımı sırasında 2 küçük süt, iki çikolata verdiğimde, ¨Abi bir tane yeter, başkalarına da verin demesi¨ oldu. 9 yaşındaki bir çocuğun aç gözlülüğe, bencilliğe karşı adeta insanlık için, paylaşım için bir ders niteliğindeydi bu sözler. Bu davranış karşısında saygıyla eğilip ellerinden öpesim geldi. Saygı ve hayranlıkla onu seyrettim.
Bölgedeki 4. günün ardından tüm acılara, üzüntülere öfkemizi katarak, bu düzene lanet yağdırarak, harabeye dönen hayalet kentleri ardımızda bırakarak İzmir’e döndük.
Şunu bir kez daha iyice kavradık ki, kapitalist barbarlık düzeninin insanlığa, doğaya vereceği hiçbir şey yok! Saraylarda, villalarda oturan asalakların villalarını, saraylarını başlarına yıktığımız gün bu acılarımızın bedelini de ödetmiş olacağız.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!