Normalleşme, ama nasıl?



Biz normalleşemeyiz… Normalleşmek artık bu rejimin gözünde unutmak, unutturmakla eş anlamlı çünkü! Bizim açımızdan normalleşmek ise, hesap sorma bilinciyle dayanışmayı büyütmek ve kendimize ait bir dünya kurma mücadelesi sayesinde olanaklıdır.


Çiçek Özgen

Maraş depreminden 12 gün sonra hükümetin tv kanallarına normal yayınlarına dönülmesi, TV’lerde film döndürmeye başlamaları talimatı verdiği yansıdı. Talimatın ardından bazı kanalların hızla normal yayın akışına döndüğünü gördük.

Büyük, travmatik olaylardan sonra hızlı bir biçimde normale dönülmesi bu travmaların atlatılmasında elbette fayda sağlar. Ancak burada bahsedilen normalleşme sürecinin NASIL olduğunun önemi de büyük. Yaşanan kayıpların büyüklüğü yanında devletin olaya müdahale hızı ve yöntemleri, sonrasında sergilediği tavır ve organize olma biçimleri, afet durumlarında kriz planının varlığı ve bu planın hızla devreye sokulması, ilk elde yaşamsal ihtiyaçlar olmak üzere maddi- manevi tüm desteğin sağlanması, mağduriyetlerin giderilmesiyle birlikte artık bir “normalleşme” süreci yürütülebilir. Ancak bu kadar büyük travmaların yaşandığı durumlarda güven verici adımlar atılmalıdır. Burada özellikle normalleşme hedefi, bu felaketi birebir yaşayan insanları hedefleyerek gerçekleştirilmelidir.

Toplumsal bir travma hali

Ancak depremin üzerinden iki hafta geçmesine rağmen hâlâ birçok yerde insanlar cenazelerine ulaşmak üzere enkazların başında bekliyor. Enkazlarda daha kaç kişinin olduğu hâlâ bilinmiyor. Hâlâ yakınlarını bulamayanlar var. Ve insanların itirazlarına rağmen, enkazlara iş makineleriyle giriliyor, birçok insan yaşanan bu travmanın ardından bir de yakınlarının iş makineleriyle parçalanmasını izlemek zorunda kalıyor. Geride kalanlar ise ölülerden “hallice”.

Üstelik bu yıkım ve travma bireysel değil toplumsal. Depremde sadece yakınlarını kaybeden, günlerce enkaz başında sabırla bekleyen, çıplak elleriyle molozları eşeleyenler değil depremzedeler için çırpınan birçok insan uzaktan da olsa benzer acıları yaşıyor.

Normalleşme unutturmaya dönüşüyor

Yardımların gitmediği, insanların açlıktan ve soğuktan kırıldığı bir deprem sonrasından dem vuruyoruz. Gönüllüler sayesinde ulaşılan yerler haricinde birçok yere ulaşılabilmiş değil. Böylesi bir afet yaşayan insanlara yönelik en ufak bir plan yok. Kimi aç açıkta, kimi kendi acısıyla baş başa….

İşte böyle bir ortamda “normalleşme” söylemiyle neyin hedeflendiğine bakmak lazım. Rejim, kamuoyu nezdinde sarsılan, enkaz altında kalan itibarını hızla onarmak istiyor. “İnsanlar çabuk unutur” düşüncesiyle, olabildiğince hızlı bir şekilde yaşananları gündemimizden çıkarmak istiyor. Onun anlayışında “normalleşme” aslında “unutturma” operasyonuna dönüşüyor. Yükselen tepkileri baskılama, yaygınlaşmasını önleme niyeti taşıyor.

Öyle ki, deprem gibi ağır travmalardan sonra ihtiyaç duyulan psikolojik destek, bu yardımı yapacak olan mesleğin profesyonelleri, depreme bağlı travmayı aşırı bireyselleştirerek ve de “iyileşmeyi” deprem öncesinin normaline dönerek  tarif ediyorlar. Elbette bu durum tek başına psikoloji biliminin bireye odaklanmasından kaynaklı değildir. Bu durumun temel sebebi, psikoloji biliminde baskın olan bireyi toplumsallıktan arındıran ve bu arındırmayı da merkeze koyan ideolojik formattan kaynaklanır.

Ama bu acıları yaşayan insanlar tepkili. “Normale nasıl döneriz ki..” diyorlar. Çünkü göz göre göre yakınlarını kaybettiler, ihmaller zinciri, yapılabilecek olanlar ama yapılamayanlar ortada dururken ve buna neden olanlar hâlâ utanmazca ortaya çıkıp konuşurken bu gerçekten de nasıl olacak? Birkaç müteahhidi tutuklamakla işi kapatacağını sanan rejim, öfke alevinin yüzlerini yaladığının farkında. Onların bahsettiği normalleşme işte bunların “unutulmasıyla” eş.

Biz normalleşemeyiz!.. Normalleşmek bu rejimin gözünde unutmak, unutturmakla eş anlamlı çünkü! Bizim açımızdan normalleşmek ise, hesap sorma bilinciyle dayanışmayı büyütmek ve kendimize ait bir dünya kurma mücadelesi sayesinde olanaklıdır.