Siz İnşaat-İş olarak deprem bölgesine ilk giden kurumlardan birisiniz. Bayağı zorlu bir yolculuktan sonra 2. gün oradaydınız. Hangi duygularla, motivasyonla yola çıktınız?
Deniz Gider: Aslında onların deyimiyle “asrın felaketi” olan bu depremden önce İzmir’de bir deprem yaşandı. Oraya gitme refleksini gösteremedik, sadece sendikamızın İzmir ve civarındaki üyelerini-dostlarını yönlendirmeye çalıştık. Elazığ’da yine öyle… Bu depremde onun da etkisiyle daha ne olduğunu iyi anlayamadan hemen aynı gün yola çıktık. Üyelerimize ve dostlarımıza bilgi vererek Hatay’a gittiğimizi, ama herkesin bulunduğu bölgede çalışmasını, ne yapabiliyorsa yapması gerektiğini belirttik.
İstanbul’dan Hatay’a 14-15 saatlik uzun bir yolculuk yaptık. Zaman ilerledikçe daha çok olumsuz şeyler duymaya başladık. Hâlâ kimsenin intikal etmediğini, devletin gitmediğini öğrendik. Yoldayken birçok dost sendika da aradı; gitmek gerektiğini, kendilerinin de hazırlık yaptığını ya da yolda olduklarını söyledi.
Yol çok kötüydü, hava şartları çok olumsuzdu. Bir taraftan yardım TIR’ları yolda kalmış ve onlarca iş makinelerinin deprem bölgesine doğru götürüldüğünü gördük. ’99 depremini de görmüş biri olarak hiç yabancı değildi bu manzara gözümde. Direkt “enkazlar cenazelerle birlikte kaldırılacak” diye düşündük. Çünkü Hatay’a yaklaştıkça aslında durumun vahametini çok daha net görebiliyorsun.
Hatay il sınırına vardık. Zaten bölgenin girişinde çok trafik olması, varmak istediğiniz yere ulaşmaktaki güçlükler tüm duygularınızı altüst ediyor. Acının tarifsiz olduğunu görebiliyorsun. Üzüntü, acı, merak, yorgunluk hepsi… Bir de tahammül kalmıyor, ne oluyor, neyi göreceğiz hepsi iç içe geçiyor. Kafamız netti. Gideceğiz, ama ne yapacağız? Gittiğimiz gibi direkt bir arama kurtarma çalışmasına katıldık.
Devlet yoktu
Deniz Gider: Defne ilçesi/Gündüz Caddesi’ne iner inmez TİP’li dostlarla karşılaştık ve kurtarma çalışmasına katıldık. Suriyeli 1,5 yaşındaki Muhammet’i çıkardık. Annesi babası enkazda kalarak hayatını kaybetmiş… Acıyı, cenazeyi yani insanın o duygu durumunu, öfkesini, hüznünü, şaşkınlığını, canhıraş kurtarma çabalarını… Yani birçok şeyi aynı anda gördük fakat devlet yoktu.
Çeyizini gönderen vardı
Deniz Gider: Herkes ne yapacağını bilmez haldeydi. Çünkü herhangi bir koordinasyon yoktu. Aslında hiçbirimizin böyle bir şeye hazırlıklı olmadığımızı, eksikliğimizi gördük. Biz de dahil oradaki tüm ekipler… Ama insanlarda şu vardı: Ne yapabilirim? Devrimci ya da insani refleks gösteren herkeste bu vardı. Biz bu şeyleri dayanışma kolilerinde de gördük. Kimi çocuğunun yeni kıyafetini, kimisi çeyizini göndermiş hatırlayabildiğim kadarıyla. Sonra itfaiye işçileriyle ve AKUT yetkilileriyle arama kurtarma çalışmalarına katıldık.
İlk iki-üç gün boyunca böyle. Sonrasında ne yapacağımızı düşündük…Beraberimizde getirdiğimiz kooperatifimizin ürünlerini, sendika dostlarımızın getirmiş olduğu gıda, kıyafet, insani ihtiyaç malzemelerinin gelmesiyle bir yaşam alanı kurduk. Yeni yeni felaketi yaşamış insanlarla karşılaşmaya, tanışmaya başladık. Aslında ilk temasımız öyle oldu.
İlk temas ettiğinizde ne oldu ne gördünüz?
Şöyle diyeyim, aslında yüzleri enkazdı zaten. Çünkü düne kadar eşiyle, çocuğuyla, parkta oynarken, dışarıda yemek yerken, işten eve gelirken, kısacası var olan bir yuvası varken bir anda onların hepsini kaybetmiş. Emekçilerin tüm birikimleri zaten evleri. Aldığı bir televizyon, oturduğu koltuğu, yatağı, onu kaybetmişler. Dahası hemen herkesin bir tanıdığı, eşi-dostu ölmüş, bazı aileler tümüyle yok oldu. İnsanların aslında bütün maddi-manevi sermayesi o enkazda!
Halen devlet yok!
Bizi devlet yetkilisi sandılar ilk başta. Sendika önlükleri vs. giydiğimiz için. Biz de gönüllü olduğumuzu, sendika olduğumuzu, acılarını yüreğimizde hissederek geldiğimizi anlattık. Zaten o samimiyeti hissettiler. Çünkü bir ekmeği bölüşüyorsun. Emekçiler ekmeği bölüşmenin anlamını bilir. Sonra o samimiyeti görüp bize kucak açan, “Bizim için buraya kadar gelmişsiniz” diyen, başka bir yerden ekmek alınca da “siz açsınız gelin yeyin” diyen ilişkiler gelişiyor. Çocukları bir taraftan ayrı görüyorsun. Aileler… Dediğim gibi ilk defa böyle bir şey görüyorlar, birebir yaşıyorlar bunu.
Kafalarındaki devlet fikri yıkılmıştı
İnsanlarla temas gelişince bu defa daha derin sohbetler başlıyor. Mesela tanıştığımız bir genç vardı. Sevdiği insan depremde yaşamını yitiriyor. Bunun derin üzüntüsünü yaşıyor. Daha çok genç bunlar. Kaybetmenin ne demek olduğunu görüyorlar, bir taraftan da gelecek kurma planları var. Fakat hepsi alt üst oluyor!
Nereden başlayacağız, nasıl olacak… Burada bir kere daha devletin aslında onların hayatında olmadığını görüyorsun. Onların kafasındaki devlet böylesi yıkımlarda yanlarında olur, gelecek için tutunacağı dallar sunar. Kafalarında tüm bunların tuzla buz olduğunu görüyorsun. “Siz geldiniz!” diye özetliyorlardı bunu. Zaten askerden ve polisten uzak duruyorlardı, ama bizlere daha yakındılar, samimi buldular. Çünkü bizim elimizde silah yoktu, bizim elimizde ortalığı süpürdüğümüz süpürgemiz vardı, çöp poşetleri vardı, insani yardım malzemeleri vardı, biz onlarla geldik silahla değil.
Biz de “elimizden ne geliyorsa yapalım” arayışıyla adeta çırpındık. O zamana kadar enkazları dolaşıp insan sesi almaya çalıştık, sonra boşluğa düştük. Dediğim gibi 3. günden sonra yavaş yavaş bir yaşam alanı oluşmaya başladı. Dayanışma kolileri gelmeye başladı. Dostlarımıza ve üyelerimize orada gerekli olan ihtiyaç malzemelerini söyleyip, teminini sağlamaya çalıştık.
Sendikamızın arama ekibi gelince çok kritik bir misyonumuz oldu
4. günde sendika yönetimimiz ve üyelerimizden bir grup işçi geldi. Onlar yanlarında ses algılayıcısı ve vücut ısısını tespit eden termal kamerayla gelmişti. İnşaattaki tesisat malzemesi bu aslında. İzmir depreminden sonra alınmıştı. O aşamada kendimizi daha işlevli hissettik. O aletlerin şöyle kritik bir anlamı oldu. Artık 4. gün de olduğu için ses almak da daha güçleşiyordu. Çünkü arama kurtarma faaliyetlerindeki en kritik günler adeta harcanmıştı. Ses almadan enkaza müdahale edilemiyordu yani istediğin binaya giremiyorsun, çökme riski çok yüksek, profesyonel değilsin. Ki ilk kendi can güvenliğini almalısın ki başkalarını kurtarabilesin. Kurtarıcılar emin olmadan enkazda çalışma başlatmak istemiyor doğal olarak. O açıdan da o aletlerle ses almak çok kritik bir anlam kazandı. Bu çalışma büyük bir titizlikle yürütüldü. Ciddi bir odaklanma gerekiyor çünkü. Muazzam bir sabır, özen ve titizlik.
AFAD 4. günde çadırları bırakıp gitti
Dördüncü-beşinci günlerde askerin geldiği, polisin daha az olduğu, AFAD’ın -gönüllüleri diyelim- uğrayıp çadırları bıraktığı oldu. AFAD gönüllülerinin getirdiği çadırlar askerlere kurduruldu. Yani çadır kurulurken de AFAD yetkilisi vs yok! Zaten AFAD yetkilerinin havuz medyasının olduğu ya da kontakt halinde oldukları yerlerde göründüğü dikkatimi çekti. Sosyalist-devrimci basın, ekipler, ajanslar var onların olduğu noktada AFAD’ın yaptığı hiçbir şey yok. Havuz medya maden işçilerini bile sonradan çekti. Enerji işçileri vardı, hatta Enerji-Sen üyesi iki işçiyle tanıştık. O işçi arkadaşlar da çadırlara elektrik tesisatı döşüyorlardı.
Aslında işçi sınıfının birçok bölüğünden işçi varmış…
Deniz Gider: Evet, hemen her işkolundan işçiler oradaydı. Duymadığımız daha birçok şey var işçiler cephesinden. Mesela İstanbul’a döndüğümüzde sendikamızın üyelerinin gönüllü deprem bölgelerine gittiğini öğrendik, daha çok sevindik. Arayıp “Abi biz oraya gittik” diyorlar. Malatya’ya, Adana’ya, Maraş’a giden olmuş; Adıyaman’a…
Sizin oraya gelmek için de arayan bayağı üyeniz olmuş sanırım
Deniz Gider: Evet inanılmaz bir talep oldu. Ama biz ulaşım ve barınma olanaklarını sağlayamadık. Devletin açıklamaları da “oraya kimseyi sokmayacağız” yönündeydi. Böyle bir algı da yarattılar gelirler geri dönerler düşüncesi olur diye tahmin yürüttük. “Asker yolu kesti”, “izin yok” vs dediler, aslında gidişleri psikolojik olarak engellediler. Çünkü günlerce yollarda asker yoktu. Sadece viyadükler hasar görmüş.
Sizin ekibinizdeki o teçhizat bildiğim kadarıyla beş altı canı kurtardı. Böyle bir teçhizat neden o ekiplerde yoktu, devlet zaten yoktu da…
Deniz Gider: Alana girdiğimizde ilk itfaiye erlerini gördük. Onların arama kurtarma malzemesi de demir makas, hilti gibi ilk elde müdahale etmekte kullanabileceğin araçlardı. Ama bizim üyelerin-yöneticilerin getirdiği o aletler ses algılama, ısı algılamayla tespit ediyordu canlıyı. Çünkü artık 4. ve 5. günlerdi, daha az ses almaya doğru gidiliyordu. O hengâmede AKUT’la, itfaiyecilerle ve madencilerle çalıştık.
Sonra bir AFAD yetkilisinin bir enkazda “burada ses yok” deyip hem de “insanları bir kez daha enkaz altında bırakmak” derler ya öylesi bir üslupla öyle bir ahlaksızlıkla-düşüncesizlikle söylediğine tanık olduk. Karşısında enkazın altında kalanların yakınları vardı, öylesine umursamadan…
AFAD’ın canlı yok dediği yerden insan çıkması, onu biraz daha anlatır mısın?
Deniz Gider: AFAD yetkilisi bakıp “burada ses yok” deyip çıkıyor. Ama enkaz altındakilerin yakınları beklemeyi sürdürüyor. Bizim ekibimiz o enkazda canlı tespit etti. O süre boyunca toplam altı kişinin kurtarılmasını sağladı.
Ama AFAD’ın oraya gelip “ya burada canlı yok” deyip gitmesi, bunu da o acılı insanların gözüne baka baka söylemesi… Hakikaten orada sadece arama kurtarma değil, aslında psikolojik durumu gözetmek de çok önemli. Çok gergin, herkesin gerildiği, bizlerin de gerildiği bir ortam. Çünkü müdahale edemiyorsun, bir taraftan hem yaşımız gereği hem de böyle olağanüstü gelişmede deneyimimiz olmadığı için. Ama orada metaneti, sükûneti sağlamak zorundasınız. Çünkü karşında her şeyini kaybetmiş insanlar var ve sen o her şeyini kaybetmiş insanlara karşı “burada senin cenazen var” diyecek kadar utanmadan sıkılmadan o AFAD yeleği giyip orada gelip insanlara tepeden bakarak bunu söylüyor. O açıdan da oradan ses alınabilmesi, canlı insan çıkarılması aslında AFAD’a, O’nun Kızılay’ına atılmış bir tokattı. Biz de bunun parçası olduğumuz için çok onur ve gurur duyuyoruz. Bizim için hakikaten hem insani olarak hem de vicdani bir durum. Kardeşim bir şey yapmak istiyorsan bunun için gerekli materyaller var. Yine arama kurtarma çalışmaları var neden işini gereğince yapmıyorsun!
İnsanların psikolojilerinden haberleri yok!
Yine bir AFAD yetkilisi “Onu oradan çıkaramayız, cenaze, daha canlılar var oraya gitmeliyiz” diyor “Nasıl alamayız, ben gidip alayım” denildiğinde “alamazsın, vücut bütünlüğü yok” diyebiliyor bağıra çağıra. Yani şunu demek istiyorum, AFAD temsilcilerinin insanların psikolojilerinden, beklenti ve travmalarından haberleri yok. Çok düz bir iş olarak yapıyorlar yaptıklarını ve çok vicdansızlar. O nedenle de o bölgede devrimcilere, sosyalistlere güveniyor insanlar. Sevgi Parkı’nın boşaltılmaya çalışılmasına karşı halkın sahiplenici tutumu buralardan besleniyor. Halk ne dedi “Sen yokken onlar vardı!” “Sen şimdi kimi kovuyorsun buradan” dedi. Bu aslında 23 günün 24 günün özetidir.
Orada bir yaşam alanı oluşturdunuz. Askerler de vardı yanınızda, Ahıskalı Türkler de. Çok özgün bir durum oldu. O biraz kendiliğinden gelişti. Ama siz bunları da bir şekilde çalışmanın parçası haline getirdiniz. Bunu nasıl yapabildiniz?
Deniz Gider: Oradaki askerlerle de aslında birebir konuştuğumuzda -devlet var ama devlet yok gibi bir şey- sadece “alana gidiyorsunuz” diye gönderilmiş. Kumanyaları bile yoktu! Silahları verilmiş ve oraya bu şekilde gelmişler, “biz buraya yağmacı dövmeye geldik” diyorlardı. “Arama kurtarmaya katılayım” gibi bir durum söz konusu değil. Ama kimi yerlerde elinden geleni yapmaya çalıştılar. Bu arada hepsi bir emirle gelmiş değildi, gönüllü olarak gelmişlerdi. İnsani bir refleks. Sonrasında o yaşam alanında geldiklerinde hiçbir şeyleri olmadığından dostlarımızdan ve üyelerimizden gelen yardımları bölüştük.
Aslında ekmeği bölüştük. Hepimiz aslında bir depremzedeydik. Sadece enkazdan çıkmadık ya da o anları yaşamadık. Ama oraya giderek halkla biz bunu yaşadık aslında. Onlar nasıl duş almamışsa biz de alamadık. Onlar nasıl o enkazdan yaralılarını ya da ölülerini almak istiyorsa biz de aynı kaygıları yaşadık. Yürekten hissetmek… Bu başka bir şey aslında. Bir de depremzedelerle o empatiyi de kurabiliyorsun. Mesela “1999’u yaşadım” deyince daha bir yakın davranıyorlar. Yani “bizi bilen biri” gözüyle bakıyorlar. Aslında “bizi bilen biri” gibi yaklaştığında o insanlar sana zaten kucak açıyor.
Ekmeğimizi bölüştük
Askerler geldi, sonra Ahıskalı Türkler geldi. Her ikisinin de durduğu, sendikamızın da durduğu yer belli. Fakat ortaklaşa iş yapabildik. Evet herkesin hayata dair bir bakış açısı var ama biz bugün buraya insani olarak “ne yapabiliriz” diye geldik. Asıl vurgu oydu. Kendimizin siyasi kimliğini söyledik, devletin olmadığını, o yaşam alanının böyle döndüğünü hatta kendilerinin de o ekmekten yediğini ve suyunu içtiğini söyledik. Kaldığımız süre boyunca devlet gelmemişti. Tamam asker gelmişti ama askerlik yaptığım için söyleyeyim bu bir “devlet gelişi” değildi. Normal şartlarda asker geldiği zaman silahlı gücü ve sıhhiye, lojistik desteğiyle gelir yani bütün gücüyle. Ama burada hiçbir şey yoktu. Yani yemeği Ahıskalı Türkler’den yedi askerler. Polisler vs. de öyle. Ama şunu da biliyorduk. Emir geldiğinde bizi oradan çıkaracaklardı, zor kullanacaklardı.
Zaten şimdi bunu görüyoruz. Özellikle Kızılay’ın çadır-konserve satmasının deşifre olmasının ardından daha da saldırganlaştılar. Devam da edecek, çünkü fena olmayan bir muhalefet oluştu.
Gündelik hayatımızı nasıl örgütlüyorsak yaşam alanımızı da öyle örgütledik
Yaşam alanına döneceğim… Gündelik hayatımızı nasıl örgütlüyorsak orayı da öyle örgütledik. Evimizi nasıl temiz tutuyorsak oranın temizliği, disiplini, iş bölümü… Yaşamı ortaklaştırmak. Mesela Ahıskalı Türkler belli saatlerde yemek yaptılar, çay demlediler. Biz gelen TIR’ları yönlendirdik, indirdik. Gelen insani yardım malzemelerini eşit bir şekilde dağıtmaya çalıştık, insanları da bu yönde sevk etmeye çalıştık. Zor bir şey oradaki insanlar için. Çünkü alışkanlıkları var ve bir günde bütün hepsi yıkılıyor, istediği gibi bir şey yapamıyor, çünkü para yok, para geçmiyor… Bir de bir yerden gelmeye çalışan birçok kişi ve hâlâ cenazesini çıkarmaya gelenler gidenler ve daha sayamayacağım bir sürü şey…
O disiplini oturttuk, sonra oradaki halktan insanları da o çalışmalara kattık, “birbirimizin yarasını sarmalıyız”ı örgütlemeye çalıştık.
Oradaki insanları çalışmalara katmak da bir rehabilitasyon yöntemi değil mi?
Deniz Gider: Evet, acıları bir parça soğuyor. Mesela biz de oraya gittiğimizde arabamız arızalandı. Biz insanların yarasını sarmaya gittik ama insanlar da bizim yaramızı sardı. Araba bozulduğunda nasıl tamir ettirebileceğimizi düşünüyorduk. Orada halktan birisi “siz burada bizden daha fazla depremzede gibisiniz. Siz bize böyle gelmişsiniz, biz bu arabanızın tamirini yapacağız” dedi.
İnsanlar bizi çadırlarına çağırdı
Sonrasında ise kalacak yerimiz yoktu, dışarıda yattık. Var olan bütün neyimiz varsa çadırımızı, ihtiyaç olabilecek her şeyimizi çocuklu olan, yaşlıları olan ailelere verdik. Dışarıda ya da arabada yattık. Bu defa insanlar bize gelip “ya gelin çadırımıza, sıkışırız, beraber uyuyalım siz bizden daha kötü durumdasınız” dedi. Bizi mutlu rehabilite eden şeyler.
Bu halk unutmuyor
Şunu görüyor insan: Bu halk, Türkiye ve Kürt halkı unutmuyor. “Hatay’da ne anladın” diye sorarsanız, Türkiye’deki emekçiler unutmuyor, yapılanı da yapılmayanı da. Ve bugün oradaki öfke de devletin olmamasına, hükümetin o azarlayan, küfreden tutumuna karşı yanlarında gördükleri devrimcileri daha çok sahipleniyor insanlar. Aslında devrimcileri tanıyor Hatay halkı. Gezi’de Ali İsmail, Abdullah Cömert ve Ahmet Atakan’ı kaybetmiş ama şimdi devrimcileri yanlarında görmek devrimcilere güveni pekiştiriyor, sahipleniyor.
Orada başka bir dostluk da oluştu değil mi?
Deniz Gider: “Bu başka bir şeymiş” dedim. Çünkü bir algı vardır ya “iyi günde herkes yanındadır” ama devrimciler kötü günde de halkların yanındadır zaten bunu halklar da biliyor.
Oradaki depremzedelerden de size gönüllü olarak katılanlar oldu, onlarla birlikte de bayağı büyük bir ekip oluşturdunuz?
Deniz Gider: Evet ekip oluştu. Mesela kimisi şöyle katıldı. Aracımız bozulmuştu. Aracı olan bir depremzede “yardım malzemelerini beraber dağıtalım” dedi. Çevre köylere onların aracılığı ve araçlarıyla gittik. Dağıtımı birlikte organize ettik. Bizimle dayanışmada bulunan halktan biri arabayı tamir etmeye başladı yardımları ulaştırmak için. Yine bazı genç kadınlar vardı. Onlarla belli bir saatte anlaşıyorduk ve bir iş bölümü yapıyorduk. Yemek hazırlanmasından, gıda ve diğer ihtiyaç malzemelerinin dağıtımına olsun, gelen ihtiyaç malzemelerinin ihtiyaca göre ayıklanmasından -yaş grubu, acil ve temel ihtiyaç vs-, ihtiyaç sahiplerinin belirlenmesine ve daha birçok konuda organizasyonun parçası oldular. Şöyle bir örnekle aktarayım tuvalet sorunu vardı yaşam alanında o sorunu depremzedelerle birlikte yürüttüğümüz çalışma sonucunda giderdik, alanda bir tuvalet kurduk.
Size çiçek bile veren oldu, değil mi?
Deniz Gider: Evet, kızıl bir karanfil… O oradaki samimi çabamızın bize bir armağanıydı. Onlar da bilerek kırmızı karanfil seçmişler. Onun şöyle bir hikayesi var: Depremde dedelerini kaybetmişler, onlar da o hengamede çiçek bulmuşlar. Gül, karanfil… Gitmeden yanımıza uğrayıp -ki en küçükleri vardı- “sarılabilir miyim” diye sordu “sarılalım” dedim. Sarıldık, ağlaştık, sonra çiçeği verdi… “Sizi tanımak güzeldi, şu an size verebileceğimiz hediye bu” diyerek o karanfili verdi. Dertleştik. Abi kardeş olduk orada. Çünkü aynı noktada duruyorsun, aslında yoldaşlaşıyorsun biraz.
Acı da birleştiriyor…
Zaten en önemli şey o ortak paydada buluşabilmek. İnsanlar emeği görüyor, emeğe değer veriyor, samimiyete… Onları dinlerken ki ruh haliniz vardır ya… Çünkü acıyı yaşayan insan karşısındakinin de acıyı hissettiğini anladığında zaten orada bambaşka bir şey doğuyor. Vücut diliniz bile onlara çok şey anlatıyor. Onu gördü bu insanlar. Orada elimizden ne geldiyse yapmaya çalıştık. Aslında dayanışma çok anlatılmaz bir şey. Hani derler ya “veren alan birbirini görmez” …
Ama bundan sonrası için bunları anlatmak gerekiyor. Deprem kuşağında bir coğrafya burası. Belki de daha ağırını yaşayacağız. O açıdan da bu dayanışmanın oradaki insanlarda yarattığı sağaltıcı etkiyi, meselenin sadece enkazdan insan çıkarmak olmadığını, aynı zamanda ruhları enkaza dönüşmüş insanların sağaltılması da olduğunu ve bu insanların dayanışmanın parçası haline getirilmesinin sonuçlarını anlatman için sordum ben o soruyu.
Deniz Gider: Evet, haklısın. Beni etkileyen şeylerden en önemlisi de deprem bölgesi dışındaki insanların muazzam çabası oldu. Buralarda insanlar canla başla çalışmasa oralarda bir şey yapılamazdı. Yani herkes; sokaktaki, evdeki insanlar bir şey yaptı, mutfak alışverişini yapmayan, çocuğunun ihtiyacını, kendi ihtiyacını öteleyen, maaşını, varını yoğunu “bağışlayan” var.
Siz de çok geniş bir dayanışmayla buluştunuz sanırım…
Deniz Gider: Evet. O konuda sizin aracılığınızla iletmiş olalım. Talepler konusunda, ihtiyaçlar doğrultusunda bizimle maddi-manevi dayanışma gösteren bütün dostlara, arkadaşlara, tanımadığımız bütün insanlara dayanışma gösterdikleri için çok çok teşekkür ediyoruz. Bu gösterdikleri dayanışma orada gücümüze yansıyordu. Oraya gelen bir koli makarnanın bugünkü fiyatını biliyoruz, 300-400 TL. Bir koli sütün vs. ne kadar büyük bir masraf olduğunu biliyoruz. Diğer taraftan fırsatçılara da teşekkür etmek (!) istiyorum. Bir bisküviyi 40 lira, el fenerini bilmem ne kadar yapan fırsatçılara da teşekkür etmek istiyorum (!). Ben söylemiyorum, oradaki bir amca söylüyor “Biz ne haldeyiz sen kalkmış ne yapıyorsun!”
Bir yanda fırsatçılar, diğer yanda parasız, paranın geçmediği bir yaşam…
Deniz Gider: Evet. Para geçmiyor ve ne varsa ortaklaşıyorsun. Var olanlarla komünal yaşıyorsun. Bizlerin oraya gitmesi, oradaki insanların o çabayla etkileşim içinde olması…Birisi havuç soyuyor, öbürü pirinç ayıklıyor, öbürü çayı demliyor… Yaşamı örgütlemeye çalışıyor. Gittikleri yerlerde, kurdukları çadırlarda da aynı şekilde yaşamı örgütlemeye çalışıyor. Tamam uzun vadeli bir gelecek göremiyorlar ama şimdi hayattayız ve ne yapabiliriz diye bu kültürle buluşarak. Şöyle aktarayım şehirden çıkabilen çıktı, cenazesini aldı ama hala orada olan, cenazesini alamayan insanlar ve orada kültürünü, yaşamını bağını koparmamak için yaşayacak insanlar var.
Sonra oradan nasıl ayrıldınız? Bu toplam bir yük onunla ayrıldınız?
Deniz Gider: O yükü halen yaşıyorum, onu söyleyeyim. Geride kalanlar için haftalar geçti hâlâ “ne yapabiliriz” diye soruyor insan kendine. Ama biz devrimcilerin, sosyalistlerin gücü belli. Yine canhıraş gideriz, ne gerekiyorsa yaparız. Ama oraya devletin bildiğimiz devlet aklıyla değil, halkın ihtiyaçlarını gözetecek biçimde yönelmesi zorunlu. Halk devleti buna zorlamalı. Ya düşünsenize daha enkazdan ses geliyor moloz kaldırmaktan öte “yeni inşaatlara başlayacağız” diye insanlara vaatte bulunuyor bu devlet! Vahşileşmiş bir sömürü düzeni yani! Ve insanlar bunu görüyor, cevabını da veriyorlar. Dün Sevgi Parkı’na yönelik saldırıya halkın “siz yoktunuz, bunlar vardı, dokundurtmayacağız” diye yanıt vermesinde olduğu gibi.
Sonra siz sendika olarak buraya geldiniz ve oradan da çıkardığınız sonuçlarla buradaki yaşanan toplumsal travmayı da görerek olası deprem konusunda bir hazırlığa, planlamaya gidiyorsunuz.
Deniz Gider: Aslında geç kaldığımız bir şey oldu bu. Sadece arama değil kurtarmayı da yapabileceğimiz, bir kişiye ulaşabilmenin önemi, özeni ve mücadelesini yürütmek istiyoruz. Sendika olarak işçilerin sadece ekonomik-yaşamsal sorunlarıyla değil, böylesi dönemlerde afetlerde de müdahale edebilmek ama profesyonel bir şekilde müdahale edebilmek… Ve o acıyı yaşayan insanları anlayabilmek, psikolojik olarak kendimizi buna hazırlamak ve pratik olarak enkaza müdahale edebilmek. Hatay’da ve 13 günde gördüklerimizle bunu çok daha net kavradık.
Onun üzerine de siz şimdi…
Deniz Gider: Onun üzerine arama kurtarma ekipleri, dersleri ve ekipmanları yani profesyonel şekilde tüm teçhizatımızla hazırlanmaya yöneldik. Sadece sendikamızın bulunduğu noktada değil, üye ve dostlarımızın da bulunduğu illerde bunları örgütlemeye başladık. Ses dinleme, ısı alma, arama kurtarmada ne gerekiyorsa bunları temin etmek üzerinden çalışmalarımız başladı. İlkyardım kurslarıyla başlayacağız. İlk elde ne yapmalıyız? Mesela enkazdan çıkan kişinin canı su istediğinde hemen su vermemek gerekiyormuş, bilmiyordum. Bu bile bir insanın ölümüne sebep olabiliyormuş. Onlarca saat sonra çıkan birinin hastanede yaşamını yitirdiğini öğrendik. Bu tarz şeyler önemli.
Bir de deprem sonrasında bir hayatı örgütlemek deneyimi oluştu, onu da taşıyacaksınız…
Deniz Gider: Kesinlikle… Yıkılan aslında düzenin kendisidir. Onun üstünden yeni bir hayatı örgütlemek zorundayız. Burada artı ve eksilerimizi gördük, artılarımızın ardına sığınmadan, eksilerimizin de farkına varıp eksilerimizi artılaştırmaya çalışacağız.
Siz orada çocuklarla ilgili de bir şeyler yaptınız…
Deniz Gider: Oraya gittiğimizde sadece depremzedeler var ama onların da elini kolunu bağlayan şey çocukları. Bebeği olan, gelişmekte olan 2-3-5 yaşında çocuklar. Yaşlı, engelli; sokakta, köyde, çadırda kalmak zorunda olan insanlar var. Ama en çok çocukları mutlu etmek istedik. Çünkü çocukların gülümsemesi, gözlerindeki parıltıları görmek bizi de aileleri de rehabilite eden bir duyguya dönüştü. Yani insanlar çocuğu/çocukları için çırpınıyor. Çocuğun giysi, hijyen sorununun olmamasını istiyorlardı. Çünkü duş alacak yer yok, hijyenik ortam yok. En basit tırnak makası bile getiremiyorsun. Deprem gibi afet durumlarında çocuklar en çok etkilenen ve sonrasında da istismara en çok açık hale gelen, hakları ihlal edilen kesim oluyor. Bu nedenle “çocuklar için ne yapabiliriz” diye düşündük. Depremden kurtuldular ama oyuna, mutlu olmaya, hayallerinin peşinden ve koşmaya ihtiyaçları olduğu için boyama kitabı/kalemi, oyuncak gibi onları mutlu edecek ve “normallerine” döndürebilecek şeyler örgütledik. İllerden sipariş verdik. Özellikle çocuklar için, büyükler aç kalsın problem değil ama o çocuklar çikolata ister, aile karşılayamadığında daha kötü olur. Örneğin çocuklar meyveli süt seviyor bunun için çikolatalı, meyveli süt istedik. Oyuncaklar, futbol-basketbol topu. Portatif bir basketbol potası alabildik.
Bir çocuk vardı, onu her gördüğümde çilekli süt vermek istedim. Çünkü çok seviyormuş. İhtiyaçlarını almak için ailesiyle her gelişinde o sadece çilekli süt istiyordu. Gelen kolilerde meyveli süt çıkınca ona verdim, çok mutlu oldu, ailesi de onun mutluluğunu görünce sevindi.
Sonra büyükler bir araya geldi top oynamaya başladı, iyi geldi bu onlara. Çocukları mutlu etmek güzeldi. Daha fazlasını vermemek bizi üzdü ama ne yazık ki elimizden geleni yapabildik.
Gözlemlediğim kadarıyla oradaki çocukları en mutlu eden şey resim yapmaktı. Örneğin bir çocuk bize yaptığı resmi vermek istiyordu fakat tamamlayamadığı için vermek istemedi. “Bitmedi! bittiği zaman vereceğim resmi” dediğinde yarım bırakmak istemedi. Hiçbir şey bitmemişti onun hayatında…
Son olarak neler söylemek istersin?
Deniz Gider: Hiçbir zaman “ben yapamam” dememek lazım. Şunu diyebilirim herkese uzaktan değil ama insani olarak ne katabilirim diyorsan ne yapabilirim diyorsan eğer en basiti arama kurtarmayı, nasıl yardım edeceğini öğren ve dayanışmayı örgütle. Ne yapılabilirse kimse sırtını çevirmesin ve gözlerini kapamasın..
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!