KHK ile bir gecede işinden atılan Sosyolog Aslıhan Han ile 11 ilde yaşanan deprem, deprem sonrasında zorunlu olarak başka illere gitmek zorunda kalan ve özellikle de Ankara’ya gelen depremzede ailelerin buralarda nelerle karşılaştıkları, nasıl sahiplenildikleri, dayanışmanın nasıl örüldüğü, dayanışma sağlanırken hangi yönlerin eksik bırakıldığı ve sorumluların sorumluluklarını yerine getirmemeleriyle ortaya çıkanlar üzerine konuştuk.
Bu röportaj gerçeklerin küçük bir kesitini yansıtıyor ve daha yapacak çok şey olduğunu gözler önüne seriyor. Hem bir kadın hem bir sosyolog hem de bir dayanışmacı olan Aslıhan Han ile konuştuk.
Alınteri: Siz bir sosyologsunuz. Bir deprem yaşadık. Deprem yaşandığında burada olan şey neydi? Bölgeyle burası arasında yaşanan neydi?
Aslıhan Han: Duyarlı olan kesimin, Demokratik Kitle Örgütlerinin olayın ciddiyetini hemen kavradıklarını düşünüyorum. Çünkü ertesi gün, hemen sabah kendi aralarında organize olduklarını gördüm. Bu refleksin olumlu olduğunu düşünüyorum. Devletin refleksi hiç yoktu, ama DKÖ’lerin refleksi vardı. Bunu neye bağlıyoruz? Aslında depremin büyüklüğünü fark ederek olmadı bu. Depremin ne kadar büyük olduğunu biz bile günler sonrasında fark edebildik. Fakat bu bir anlık refleksin, devletin her koşulda görev ve sorumluluklarını ihmal edeceğini fark ettiği için, bilindiği için, bir öngörüden kaynaklı olarak DKÖ’leri ve politik çevrelerin çok hızlı hareket ettiklerini düşünüyorum.
Organize olma ve ne yapılacağı konusunda, bölgeye gitme, ilk yardımda bulunma, kış şartlarında hemen battaniye bulma vs. Sabah 8’den itibaren bu organizasyonu görebildim. Muhalif kesimin, bugünkü hükümetin yapması gereken görev ve sorumluluklarını hem ekonomik hem sosyal yanı ile yapmayacağını biliyorlardı. Buna ilişkin de bir adım atma, hamlede bulunma noktasında refleksinin iyi olduğunu düşünüyorum.
Eksiğimiz yok muydu? Tabii ki var eksiğimiz. Belki şu olabilirdi; bu tür veya beklenen felaketlerde, muhalif kesimlerin o binaları yıkıp tekrar yapma imkanı yok ya da yeni bir yerleşim yeri inşa edip götürüp yerleştirme imkanı yok. Ama şu olabilirdi, ilk kurtama ekipleri meselesinde daha profesyonelce kadrolar yetiştirmek mümkündü. Bu aslında dönem dönem, örneğin İzmit’te yapılmıştı. Aslında çok insani bir şey. Hiçbir çıkar, hiçbir politik beklentiye girmeden, insani boyutuyla teknik anlamda donanımlı, kurtarma ekiplerini bizim kendimizin yapması gerekiyordu. Bu ciddi bir eksikliğimiz.
“Mamak’ta ilk hafta bölgeye gidiş örgütlendi”
Şimdi Mamak bölgesinde, ben o ilk hafta bölgeye gidişin örgütlenebildiğini gördüm. Ama şöyle, ortak bir kurumla örgütlenip gitme değil ama destek sağlamada her kurumun kendi başına gitme konusunda bence müthiş bir çaba sarf ettiklerini düşünüyorum. Hem kadro hem erzak hem battaniye, yorgan gibi temel ihtiyaçların, ısınma ihtiyaçlarının karşılanma konusunda iyi olduğunu düşünüyorum.
Daha sonraki süreçte, bunu örgütlenmeye çevirmek, hani depremle dayanışma konusunda, Mamak insiyatifi geliştirme konusunda devam eden örgütlenmenin olması da bence olumluydu. Tabii bunun da eksiklikleri vardı, ama bu eksiklikleri bilerek yol almak bence iyi sonuçları da beraberinde getirdi.
Alınteri: Deprem bölgesinden çok sayıda depremzede Ankara’ya ve Mamak’a geldi. Sen de depremzedelerle, ailelerle, kadınlarla, çocuklarla iletişim halindesin. Nasıl görüyorsun, deprem sosyolojisi açısından bunu nereye oturtabiliyorsun?
Aslıhan Han: Şöyle, Mamak’a daha çok geldiğini düşünüyorum. Şu an geldiğini düşündüğümüz 300’den fazla aile var. Hem misafir kaldıkları hem de ev kiralayarak yerleştikleri… 6 Şubat sonrası ilk hafta gelmeye başlayanlar asıl kayıpları olanlar değildi. Daha çok artık evi oturulamaz duruma gelenlerdi. Onlar ilk elde hızlı hareket edip geldiler. Arkasından özellikle Malatya bölgesinde yıkım çoktu, belki kayıp azdı o açıdan, hızlı gelenler orasıydı. Antep’ten vardı. Daha sonraki süreçte kaybı olup da adli tıp süreci, enkazdan kayıplarını çıkarma ya da cenazelerini arayıp bulma konusunda sorunlarla karşılaşan aileler de daha sonra peyderpey geldi.
“Mamak’a 300 aile geldi”
Bizim için de şöyleydi, Mamak niye çok aldı? Şunu gözlemlemek çok zor değil, 300’a yakın aile geldi aşağı yukarı. Bunların yüzde 90’ı Alevi. Burada da uzaktan ya da yakından bir tanıdığı olanlar vardı. Ya da Mamak’ta, NATO Yolu’nda, Tuzluçayır’da Aleviler olduğunu düşünerek gelenler vardı. Pir Sultan üzerinden, Ana Fatma Cemevi üzerinden, Demokratik Alevi Derneği’nden ya da politik çevrelerle bir şekilde bağlantısı olup da bu bölgeyi tercih edenler oldu.
Bu aslında toplumsal anlamda bazı ortak yanların çok zor anlarda buluştuğunu gösteriyor. Herhangi bir yere gitmek yerine buraya gelmeyi tercih ettiler. Burada oturan insanların da -onları benimsemesi demeyeyim de-, olayın vahametinin farkında olduklarını düşünüyorum. Herkes kendi imkanları ölçüsünde, gelen insanlara kapısını açtı, ev kiralamasına yardım etti, eşya getirdi. Sosyolojik anlamda buradaki genel yapı, onların kendilerini güvende hissedecekleri bir yapı olduğunu düşünüyorum. Hem mezhepsel olarak bir farklılığı vardı, Cemevlerinin ve Pir Sultan’ın burada olması, politik çevrelerin burada kurumlarının olması hem de bildikleri, en azından uzaktan da olsa duydukları bir çevre. Ailelerle sohbet ederken şunu soruyordum, niye burayı tercih ettiniz diye. Az önce saydığım gerekçeler mutlaka çıkıyordu. Yani elini kolunu sallayıp da buraya gelenler çok olmamıştı. Hiç Ankara’yı görmeden gelenler daha fazlaydı, özellikle Maraş ve Hatay’dan. Ama duymuşlar, bu çevrenin en azından kendileri açısından daha güvenli olduğunu düşünüyorlar.
Çocuklar çok hüzünlü
Çocuklar açısından, henüz olayı tam olarak kavradıklarını düşünmüyorum. Ciddi yapısal bir değişiklik yaşadılar. Memleketlerinden ayrıldılar, aileleri, arkadaşları, geride bıraktıkları okulları, oyun arkadaşları, birlikte bisiklet sürdüğü arkadaşları, birlikte internetten oyun oynadıkları arkadaşlar.. ne bileyim okulun bahçesinde yan sınıfında buluştuğu arkadaşlar… artık hiçbirini arayıp da bulamıyorlar. Çocukların hüzünlü olduğunu düşünüyorum. Aileler mesela bu konuda çocuklarının bu duygusal acılarını azaltmak için kendi acılarını çok paylaşmamayı tercih ediyorlar. Çocukları daha uyumlu olsun diye. O yüzden anne ve babalar -ki annelerin daha fazla duygusal acı çektiklerinin farkındayım. Hem buraya uyum sağlama hem çocuklarının ihtiyacını karşılama hem barınma hem sağlık… çocuklarının temel ihtiyaçlarını konusunda daha öncelikli görev ve sorumluluk alıyor anneler.
Hem de çocuklarını mutlu etmeye çalışıyorlar geldikleri yeni yerde. Her şey parça parça onlar için. Eve gelen eşyalar kullanılmış, gelen eşyalar tanımadık, hiç tercih etme şansları olmadan bir sürü eve bir sürü araç gereç geliyor. Genelde kurulu düzeni olan insanlar, böyle bir ortama geliyor ve aileler bunun sıkıntısını çocuklarına yansıtmamaya çalışıyorlar.
Genç kuşak için, yani 13-14 yaşından biraz daha büyük olan gençler için daha zor. Onlar burada daha mutsuzlar. Mesela liseye yazdırılan çocuklarla konuşuyorum. Onlar daha mutsuz çünkü daha yeni farkediyorlar. Belki çaba sarfetseler buraya uyum sağlarlar ama arkadaşlık ilişkisi açısından geride bıraktıkları mahallelerini, arkadaşlarını daha çok özlüyorlar. Çocuklar, yaşı bir nebze daha küçük olanlar uyum sağlamak için çaba sarf ediyorlar. Okulların açılması, buradaki kurumların çocuklara yönelik etkinlik yapmasının, onların uyumuna ve biraz daha mutlu olmalarına katkı sağladığını düşünüyorum. Ama gençler açısından biraz daha zor. Sevgilisini orada bırakan olmuş, okul arkadaşını bırakmış, yan komşusunun genç arkadaşı ile uzun dostlukları olmuş. Haber alamayanlar da var mesela, hâlâ o acıyı yaşıyorlar. Mesela dün bir aile ile görüştüm. Kız diyor ki, “Anne ne olur bir kez gidelim, bak telefonla da ulaşamıyoruz, hiçbir tanıdığı yok arkadaşımın, gideyim kendim bulayım…” Aradan neredeyse iki ay geçmiş, hâlâ sevdiği arkadaşlarından bir haber alamayanlar var. Bu atabilecekleri bir acı değil.
Burada bu acıya ne kadar ortak olunuyor bilmiyorum. Ama şu var, hayat artık eskisi gibi değil, bizim için de onlar için de. Olmaması gerekiyor. Artık normal bir hayata dönelim tanımlaması istemiyorlar. Önce şöyleydi, ilk gelenler evi yıkılanlar, demiştim. Şöyle diyorlardı: “Lütfen sakın bize şöyle söylemeyin ‘canınız sağ, ailenizde kayıp yok’ diye bizi sakın teselli etmeyin. Her şeyimiz orada kaldı. Anılarımız, dostluklarımız, çocuklarımın doğduğu ev, oynadığı bahçe, park her şey orada kaldı. Çocuklarıma sizin çocukluğunuzdan diye gösterebileceğim fotoğraflar bile kalmadı”.
Her şey enkazın altında kaldı. O yüzden onun acısı başka bir boyutta. Acıyı kıyaslamamak gerekiyor.
Alınteri: Depremin vahametini biz bile ölçemedik, daha sonra gördük. Ama sahiplenme, dayanışma örme sol-sosyalist yapılarda ortaya çıktı. Muhalif kesimden böyle bir şey yapıldı, daha hâlâ yapılıyor. Yeterli mi? Sadece dayanışma örmek yeterli mi? Asıl sorumlulara sorumluluklarını hatırlatmak, onlara görevlerini hatırlatmak ve yapmadıklarını yüzlerine vurmak da gerekiyor aslında. Bu konuda ne diyeceksin ?
Aslıhan Han: Daha bugün yaşanan sorunlar var. İnsanların evi, kapısı yok. Ev kiraladılar, kira ödenecek. Sosyal yardımlar konusunda bazı mevzuatları aşağı yukarı açıklamaya çalıştı hükümet. Bunların içerisinde ailelerin yeni bir yaşam kurmaları açısından ekonomik destekleri yok. Şunu istemek de bizim en doğal hakkımız.
Alınteri: Peki yapılanları yeterli görüyor musun? Yani şöyle, sol-sosyalist, muhalif kesimin de yaptığı çok iyi şeyler var ama bunlar yeterli değil. Yani başka şeyler de yapılması gerekiyor, hep bir dayanışmaya gömüldük. Yaptığımız tek şey dayanışma oldu aslında. Muhalif kesimin, sol-sosyalistlerin tek görevi bu olmamalıydı. Yani dayanışmayı örerken yapılması gereken başka görev ve sorumluluklar da vardı, bu noktada eksik kaldık.
Aslıhan Han: Anladım. Şimdi şöyle, ilk elden yapılması gereken zaten insani boyutuyla bu yardımların yapılmasıydı bence ve bunu yaptık. Tabii ki diğer aşamada yani bu yaşananların, doğal afetin felakete dönmesinin sorumlularının kim olduğunun tartışılması, gösterilmesi ve bu konuda bir bilinç oluşturulması gerekiyor. Tabii ki bunun yapılması lazım. “İkisini bir arada yürütebilir miydik? Bu çok zor, çünkü inanılmaz bir şey. Yani yüz bini aşan insanın ölümünden bahsediyoruz. Tabii bunların barınma, güvenlik, beslenme ihtiyaçlarının karşılanmasından sonra yapılabilirdi. Zaten insanlar bunun farkında ama şu var, bugün olmuş acılarımız var, bunu konuşmayalım deniyor ama tekrar yaşanmaması meselesi… Buradan hareketle konuşulması gerekiyor.
Yüksek sesle haykırmamız gerekiyor
Bu felaketin yaşanıyor olmasının sorumluların cezasını çekmesi lazım. Cezasını çekmesi için onların teşhir edilmesi, insanların bu konuda sesini birleştirmesi, yüksek sesle bunu haykırması gerekiyor. Bu sadece bu doğal afetin felakete yol açması süreci için değil, 10 Ekim için de geçerli, 2 Temmuz Madımak Katliamı için de geçerli, bütün katliamlar için geçerli… Yani bu bedel ödemek meselesinde -şey anlamında söylemiyorum yani “asalım keselim” meselesi değil- ama bu çerçevede bu hesabın ödetilmesi gerekiyor. O ödemiyorsa bile bizim ödetilmesi konusunda örgütlü hareket etmemiz gerekiyor.
Önümüzdeki seçim bunun için bir fırsattır. Ama nasıl bir fırsat, politik anlamda bunu seçim malzemesi yapmak, bunu söylemek ve özellikle deprem bölgesinden gelen aileleri bunu söylüyor noktasına getirmek önemli. Bizim söylememiz yetmiyor, biz dışarıdan bunu daha çok gördük. Onlar kadar acı hissetmesek de biz bu acıyı, fakat asıl bu acıyı yaşayanların hesabı sorması gerekiyor. Yüreği yanan onlar, ciğeri yanan onlar. O yüzden önemli bir güç olduğunu düşünüyorum.
Bu 11 ilin 13 milyona yakın nüfusundan bahsediliyor. Bu nüfusun -ben tahmin ediyorum ki- aşağı yukarı 5 milyonu ya da daha fazlası şu anda başka illerde, belki de daha fazla, şu anda resmi rakamları bilmiyoruz ama Ankara üzerinden biraz tahmin etmeye çalışıyorum. Başka illerde olan 5 milyon insan var ve geride kalanlar hala o koşullarda devam ediyor.
“Nasıl hesap soracağız?”
Nasıl hesap soracağız? Bir kere iktidarın değişmesi bizim için bu hesap sormanın başlangıcı olacak ve daha sonra da bu felakete yol açan, başından bugüne kadar sorumlu herkesin yargılanmasını istemek gerekiyor. Yargılanacaklar, yaptıklarının yanına kâr kalmaması gerekiyor. Üç beş tane müteahhidin yargılanmasıyla kalmaması gerekiyor, politik anlamda hükümetin sorumluluğu olduğunu ve bu sorumluluğun bedelini ödemesi gerektiğini söylemek gerekiyor.
Bugün bizim yapabileceğimiz tek şey bu. Yani A’dan Z’ye bu süreçte yer alan bütün hükümet ve idari kadrodaki herkesin yargılanması, ceza alması gerekiyor. Bunu söylediğimiz zaman tabii ki polisin şiddeti, hükümetin şiddet politikaları bize dönüyor. Her zaman böyleydi, yeni bir şey değildi bizim için.
Ama bu yeni gelenlerin -Mamak için söylüyorum- deprem bölgesinden gelenlere daha politik ilişkilerle sürecin anlatılması ve bir arada tutulması gerekiyor. Kimsede, karnını doyuran, işte bir çatının altında yaşıyoruz, artık normal hayatımızı sürdürelim havası yok. Onun için de sık sık burada etkinlikler yapmak, bu süreci tartışmak, ev ziyaretleri yapmak, hatta “Deprem Günlüğü” gazetesi diye bu bölgeden gelenlerin oluşturduğu vatandaşlarla ortak bir yayın çıkarmak mümkün olabilir. 15 günde bir bu yayını burası örgütleyebilir. Herkesin kendi yaşadığı ve geldiği noktadan bugüne kadarki süreci değerlendiren röportajlar, yazılar, fotoğraflar olabilir. Belki yazın buradaki insanları örgütleyerek Maraş’tan geldiyse otobüs tutup Maraş’a beraber gidelim. Hatay’dan geldiyse Hatay’a beraber gitmek ve orada üç gün-beş gün beraber geçirmek ve yeniden oraya dönüş konusunda insanları umutlandırmak da gerekiyor. Yani bu karamsarlığı, hesap sormayı aynı zamanda umuda dönüştürmek gerekiyor.
Onun için de burada kalan yüzlerce ailenin hâlâ bu temel ihtiyaçları bitmedi biliyorsunuz. Çok da yaşıyoruz, en basiti tekrar memleketlerine gitmek istediklerinde bir yol parası bulma, doğalgaz yardımı çıkmadığında ise doğalgaz borcunu tamamlamak gerekiyor. Kuru gıdanın dışında kahvaltı, çocukların özel ihtiyacı, çocukların canı bir şey istediği zaman ellerinde nakit paranın bulunmaması ya da reçeteye yazılmayan birçok ilacın, kronik hastaların ilacının nasıl temin edileceği vb. gibi buna benzer onlarca ihtiyaçtan bahsetmek gerekiyor.
“Ailelere can simidi olacak hiçbir kurum yok”
Ekonomik anlamda çok ciddi bir yoksunluk yaşıyorlar. Kamu kurumlarını düşünüyorum mesela, bir mahallede kamu kurumu olarak sağlık ocağı var, en fazla gidersiniz hastaysanız bakarlar. Muhtarlık var, zaten kayıt yapmak dışında bir şey yapmıyor. Karakol var, her an şiddet uygulamak için tetikte bekliyor. Bir de camiler var resmi kurumlara bağlı. Yani bu ailelere can simidi olacak hiçbir kurum yok. “Devlet” diye tırnak içinde söylediğimiz o erkin olumlu desteğini görebilecekleri bir mekanizma yok burada.
Tabii şöyle bir şey de yapmamak lazım; biz eskiden sağlık taramaları yapıyorduk, mahallelerde SES olarak. Sonra dedik ki, bu bizim işimiz değil, devletin görevi, hükümetin görevi. Biz onun yapması gereken işi üstleniyoruz o yüzden de devleti zorlayacağımız eylem süreçlerini arttıralım demiştik ve çok eylem yapmıştık. Ücretsiz, ulaşılabilir kamu sağlığı açısından, nitelikli sağlık hizmeti açısından yapmıştık. Şimdi de aynı şeyi burada yapmak lazım. Biz bir yere kadar evet dayanışırız, ihtiyaçları karşılarız ama esas sorumlu sosyal devlet olgusunu düşündüğümüz zaman toplanan vergilerle depremzede ailelerin bütün ihtiyaçlarının kamu hizmetlerince karşılanması gerekiyor. Bunun için ses çıkarmak gerekiyor. En kısa sürede mahallelerde bunu tekrar bilince yükseltmek adına sokak eylemlerinin örgütlenmesi, belki mahallemize ilişkin, Mamak ilçesine ilişkin yeni bildiriler ve afişler çıkarmamız gerekiyor.
Evet ücretsiz sağlık hizmeti, evet kiranın ödenmesi, evet elektrik-su ve doğalgaz faturalarının ödenmesi… Ev eşyaları eksik, insanların ev eşyaların tamamlanması gerekiyor. Çünkü elden düşme ikinci el eşyalar geldi, çoğu bozuk, bozuluyor da. Bir sürü ihtiyaçları var. Toplanan vergiler halkın vergileridir ve tekrar halka harcanması gerekiyor. Bunu anlatmamız gerekiyor. Bu devletin yapacağı hizmetler bir lütuf değil, Erdoğan’ın ya da hükümetin inisiyatifinde olan bir şey değil. Biz hakkımız olanı istiyoruz. Bu önemli bir şey.
Zaten dönem dönem ev sohbetlerine gittiğimiz zaman da bunu anlatmaya çalışıyoruz. Onlar da bunu söylüyor. En basit, “deprem vergileri nereye gitti?”, “Toplanan yardımlar nereye gitti?”, “Bu süreç nereye kadar böyle devam edecek?” bunu görmek gerekiyor.
Alınteri: Teşekkür ederiz Aslıhan Han.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!