‘Çünkü bir zenginin acelesi vardı’



İş cinayetleri, “kazaları”, işsizlik, açlık… Soma AŞ.’nin ya da modern toplama kampı haline getirilmiş fabrikaların, işletmelerin “hadi, hadi” ile özetlenen üretim baskısı, Jorge Amado’nun, Alınteri adlı romanında çarpıcı biçimde dile geliyor


Latin Amerika’nın usta kalemlerinden Jorge Amado, Alınteri adlı romanında sadece dönemin Brezilyası ya da Latin Amerikası’nı anlatmaz. Her satırında bugüne uzanan, geleceğe yankılanacak olan evrensel ve berrak bir sınıf öfkesi vardır. Değişen sadece kapitalist sömürünün biçimleri, bilimsel teknik altyapısı, sınıf mücadelesinin ürünü olan dengeler ve her an daha fazla aşınan yasalarıdır.

Kahramanları Brezilya’nın Bahia kentindeki Pelourinho Yokuşu 68 numaranın sakinleridir. Sömürgecilik döneminden kalan büyük bir yapının odaları işçi sınıfının en yoksul, güvencesiz bölüklerine ev olmuştur. Her yerinden sefalet akan bu binada emekçiler arasında dayanışma da vardır; kör inanışlar, cehalet, her şeye rağmen neşe de ona eşlik eden keder de… Küçük küçük biriken sınıf bilinci ve sınıf gibi hareket etmenin en elverişsiz koşullarda bile hükmünü nasıl yürüttüğü, grev ve direnişlerin nasıl filizlendiği de… İşçi sınıfının en güvencesiz, en yoksul, en çaresiz katmanlarının aynı yokluğu paylaştıkları tek göz odalardan oluşan bu bina, kapitalist barbarlığın da çarpıcı bir izdüşümüdür.

İş cinayetleri, “kazaları”, işsizlik, açlık… Soma AŞ.’nin ya da modern toplama kampı haline getirilmiş fabrikaların, işletmelerin “hadi, hadi” ile özetlenen üretim baskısı, o dönem ve o koşullarda hükmünü işçilerin özetlediği “zenginlerin acelesi vardı”da vücut buluyor:

Kapının önü doluydu. Siyahi Henrique, Chico, Dişlek, Álvaro Lima, Artur, Isportacı ve diğerleri ortamı soluk alınmaz bir hale getirmişlerdi.

Dişlek haberi veriyordu:

“Doktorun dediğine göre Joaquim kör kalacakmış. Ama ölmeyecekmiş…”

“Belki de ölmüş olsaydı daha iyi olurdu…”

“Altı çocuğu var.”

“Zavallı karısı, çamaşır yıkamaktan canı çıkacak. Yedi kişiye bakmak kolay mı?”

“Aman, aman!”

Álvaro Lima lafa karıştı:

“Facia nasıl olmuş?”

Joaquim’in bir arkadaşı nutuk verirmiş gibi anlatmaya başladı:

“Garcia Mahallesi’nde yardımcı taş işçisi olarak çalışıyorduk. İnşaatın tez bitmesini isteyen bir kalantorun binasını yapıyorduk. Joaquim iskeleye çıkmıştı, Küçük Elli Ze’nin aşağıdan attığı tuğlaları istifliyordu. Hatta eğlenceliydi. Bir tuğla atıyordu, bir tane daha. Hızlı gidiyordu. Bizimki bir tuğlayı istifledi mi arkadan bi tuğla daha geliyordu. Şeytan gibi hızlıydı.”

Dinleyiciler artmıştı, kapının önü yoğunlaşmış, bazıları kaldırıma oturmuştu.

“Mal sahibi yapıyı denetlemeye geldi. Her şeyin gecikmiş olduğunu söyledi. Bize, hırsız ve tembel diye hakaret etti. Çalışmadığımızı, parasını çaldığımızı söyledi. Tek arzum, onu yukarıda tuğlaları yerleştirirken görmekti…”

“Kan emiciler!”

“Elimizi çabuk tutmamız için emir verdi: Küçük Elli Zé hızını arttırdı… Joaquim bir an bocaladı, tuğla alnının ortasına çarptı, gözleri tuğla tozuyla doldu, iskeleden düştü… Ama ne düşüş! Çuval gibi!”

Herkes sessizce dinliyordu. Elleri uyuşmuştu. Devam etti:

“Ambulans gecikti, Joaquim’i bir kamyona koyup eve getirdik. Polis tabii anında gelmişti, Küçük Elli Ze’yi tutukladılar. Zavallı!”

“Ya mal sahibi?”

“Bindi arabasına çekti gitti…”

“Orospu çocuğu!”

Álvaro Lima kalktı ve konuşmaya başladı:

“Yoldaşlar! Bu sömürüyü durdurmak gerek. Bizler, yoksul, pis, yarı aç yarı tok, evsiz, bu sefil odalarda oturan bizler çoğunluktayız. Zenginler tarafından sömürülüyoruz, onlar azınlıktalar… Hepimizin birleşip haklarımızı korumamız gerekiyor. İşçilerin devrimi için… İşçilerin kendi partisinde bir araya gelip bitirmeleri gerekir bu sömürüyü… bu soyguncu bozuk düzeni… İşçilerden ve köylülerden bir hükümet oluşturmalıyız… Joaquim’in olayına bakın. Kalantor mal sahibi yapının çabuk bitmesini istiyor diye bir adam kör oluyor, öbürü cezaevine düşüyor.”

“Ya çocuklar?”

“Çocuklar sefil oldular. Sömürüye son!”

**

Doktor defalarca gelmişti. Paranın geri kalanını eczane götürmüştü. Oda komşuları çocukların beslenmesine yardım ediyorlardı. Joaquim bir ay sonra öldü. Herkesin yürüyerek eşlik ettiği cenaze töreni için Dişlek para toplamıştı. Dul kadın tabuta tutunmuş gidiyordu, ama çocuğunu besleyebilmek için tabutu bırakması gerekti. Şişmiş karınlı, asık yüzlü, kızgın bakışlı en büyük oğlan neler olduğunu anlar gibiydi.

Bir kadın neden öldüğünü öğrenmek istedi. Yanıtlayan Kızıl oldu:

“Bir zengin öldürdü.” “Neden?”

“Çünkü acelesi vardı.”

Çocuk Kızıl’ı dürttü:

“Babamı kim öldürdü?”

“Zenginler…”

Çocuğun gözleri parladı.

Dul kadın sekiz aylığı emzirirken ağlıyordu.

4.

Çocuklarıyla tek başına kalınca işin altından kalkamaz olmuş, müşteriler azalmaya başlamış, beyaz takımların, düğmelerin eksilmesinden, çarşafların ve çorapların kaybolmasından yakınmalar başlamıştı. Ve sıtma gelip kadını yatağa yıktı.

Komşuların daha çok yardım edemeyeceğini sezinleyince ateşli olmasına karşın kalktı, kucağında sekiz aylık çocuğu, elinde “Yakalayın onu”nun düzenlediği bir dilekçeyle varlıklı mahalleleri gezmeye başladı:

Çok Sevgili Kardeşlerim!

Siz muhterem Brezilyalı Kahramanlardan bu dilekçe aracılığıyla altı çocuklu zavallı bir dul kadına yardım ellerinizi uzatmanızı arz talep ve rica ediyorum. İşsiz, parasız ve açlık çeken ben sizlerden Tanrı Aşkına, çocuklarınız ve ebeveynleriniz aşkına elinizden gelen yardımı esirgememenizi rica eder, teşekkürlerimi sunarım.

Giysi kabul edilir.

Tanrı razı olsun.”

Kimileri bozuk para veriyor, kimileri “bugün yok” demekle yetiniyordu. Kadınsa hep “Tanrı bu evdeki herkese yardımcı olsun” diye yanıtlıyordu.

Barra Mahallesi’nde, önünde mango ağacı, gölgesinde bankları olan bir villanın kapısını çaldılar. Kapıyı açan hizmetli kadın dilekçeyi içeriye götürdü. Dul kadın garajın kapısına oturup bebeği emzirmeye başladı. İçeriden gelen çatal bıçak seslerine karışan kahkahalar duyuldu. Daha öğle yemeği yememişti, ter içindeydi, ayakları yorgunluktan ağrıyordu. İçerideki kahkahalar artmıştı. Bir delikanlı sesi duyuldu:

Bu dilekçe çok gülünç, yazım hatası dolu.” Bir kadın sesi karşılık verdi:

“Jerônimo, bırak şu kâğıdı elinden! Mikrop doludur…”

Hizmetçi elinde dilekçeyle geldi, geri verdi ve özür diledi:

“Hanımefendi, “Bugün yok, başka gün gelsin,’ dedi.”

Tam kalkıyordu ki garajın kapısı açıldı ve içinde iki kişi olan bir otomobil çıktı, dul kadın ezilmemek için kendini zor kenara attı. Sürücü çıkıştı:

“Çekil oradan, taş arabası.” Sonra kuşkuyla baktılar.

“Ne yapıyorsun burada?”

“Ben dilekçenin sahibi kadınım… Gidiyordum…”

Adamın karısı homurdandı:

“Hırsız olabilir.”

Ama dul kadın duymuştu:

“Hırsız, hayır efendim.”

“Kapa çeneni!”

“Hırsız, hayır efendim. Kocam öldü çünkü bir zenginin acelesi vardı. Ben hastayım ama senin uğursuz parana ihtiyacım yok.”

“Kalk oradan yoksa bekçiyi çağırırım.”

“Kimi istersen çağır! Hırsız sizlersiniz, bizim alınterimizle zenginleştiniz. Soyguncular! Bu otomobil benim kocamın teriyle satın alındı!”

Adam sürücüye emir verdi ve araba asfaltta sessizce ilerledi. Dul kadın arkalarından bağırdı:

“Soyguncular!”

Oğlunu bağrına bastı ve yoluna devam etti.

[Jorge Amado, Alınteri, Türkçesi: Şehsuvar Adil, Sel Yayıncılık]