2012 yılında Alınteri Gazetesi için kaleme alınan bu makaleler dizisi, kadın sorununun tarihsel-toplumsal kökleri, kapitalist üretimin toplumsallaşma düzeyiyle sorunun kazandığı güncel muhteva arasındaki ilişki, Marksizm-Leninizm’in soruna yaklaşımı, ataerkinin devrimci-komünist saflara sızan etkileri, bu etkilere karşı verilecek mücadelenin kadın-erkek diyalektik bütünlüğü, kadının özneleşip özgürleşmesiyle onun da içine işlemiş toplumsal cinsiyet zincirlerini kırması arasındaki ilişki… gibi pek çok başlıkta kısa ve özlü değerlendirmelerden oluşuyor.
Aynı zamanda “Çıkışsız Değiliz!” adıyla broşürleştirilen yazı dizisinin güncelliğini, işlevselliğini koruduğunu, fakat internet çağının bu akıl almaz hızı içinde yeterince görünürleşmediğini düşünerek bu 8 Mart vesilesiyle yeniden yayınlamak/hatırlatmak istedik.
Kadın özgürleşmesinin sınıf mücadelesiyle ilişkisi ve bu mücadele içinde kapladığı ağırlığı, ikisi arasındaki diyalektik bütünlüğü, bu bütünlüğün önemine denk bir derinleşme ve kendimizdeki lekelere karşı mücadeleyi kışkırtması umuduyla…
Bizler de toplumsal cinsiyet rollerine göre şekillenerek saflara katılırız ve genellikle daha ilk adım atışımızdan itibaren erkek olanlarımız kadın olanlarımızdan daha avantajlıdırlar. Çünkü söz konusu toplumsal cinsiyet rolleri onlara daha dışa dönük daha özgüvenli ve sorunlar karşısında daha pratik çözümcü olmayı kazandırmıştır. Daha çocukluklarından itibaren evin dışındaki dünyayla haşır neşir olurlar. Fakat onların bu avantajları aynı zamanda saklı dezavantajlarla doludur. Mesela kadına göre daha pragmatist olurlar. Bu, çözümcülüğü olduğu kadar yüzeyselliği de barındıran bir özelliktir. Sınıf mücadelesine katılmayı tercih eden pek çok erkek, düzeyleri farklı olmakla birlikte bu özellikleriyle birlikte gelir.
Kadınlarsa, toplumsal cinsiyet rollerinin kendilerine giydirdiği pek çok kabukla… Onlar, mücadeleye adım atmazdan önce bu rollerle şekillenmişlerdir zaten. İlk çocukluk ve gençlik yıllarında asıl olarak evin o dar sınırları, kadınlık rolleri, feodal değer yargılarının basıncı temel çizgileriyle benliklerine işlenmiştir. Eğitim ve diğer olanaklara kavuştuklarında bile bu rollere göre edindikleri davranışlar peşlerini bırakmaz. Zaten aile dışındaki tüm bir sivil toplum ve devlet de bu rolleri, kimi zaman ince kimi zaman da kabaca hatırlatmaktan imtina etmez. Fakat kadınlar tüm bu rollere göre kazandıkları çizgilere inat bastırılmışlığın, sınırlanmışlığın içinden edindikleri bir derinliğe ulaşırlar. Erkeklerden farklı olarak sezgisel bir güce, daha soğukkanlı bir öngörüye, bütünlüklü bir yaklaşıma sahip olabilmektedirler. Toplumsal cinsiyet rollerinin onlara giydirdiği sımsıkı zırhlar onlara daha zengin bir iç dünya ve içgörü kazandırmıştır. Hayâl güçleri başta olmak üzere, diğer pek çok duyarlılıkları o bunaltıcı toplumsal ablukalara karşı geliştirdikleri birer savunma mekanizması gibidir adeta.
Mücadele saflarında eşitlenmiş gibi görünen kadın ve erkekler önceden edindikleri bu özellikleriyle fiilen eşitsiz bir şekilde yan yana gelirler. Bu rollerin benliklerde yarattığı etkiler komünistleşme sürecinde de peşlerini kolay kolay bırakmaz. Dezavantajların hükmünü nasıl yürüttüğünü kadının mücadele içindeki konumuna baktığımızda görebiliriz. TDH’nin genel profili bile bunu anlamamız için yeterli verilerle doludur. Örgütlerin genel tablosu içinde kadın yönetici oranı erkeklere göre oldukça düşük olduğu açıktır. Daha da ötesi, kadın yöneticilerin ideolojik-siyasal birikim başta olmak üzere pek çok konuda erkekle aynı konumda olsa dahi özünde daha geri bir performans sergiledikleri de bir gerçektir. Mesela teorinin zorlu yolları daha çok erkeklere bırakılırken kadın asıl olarak örgütçü özellikleriyle öne çıkar. Ya da ajitasyon gibi alanlar daha çok erkeklere yazılıdır.
Kadının bu alanlarda adım atması erkekle kıyaslanamayacak düzeyde sancılıdır fakat attığındaysa müthiş bir yaratıcılık ve zenginlik taşır. Bu noktada kendi yoldaşlarımızdan, TDH’nin bütününden ya da dünya devriminden sayısız örnek verebiliriz. Mesela Clara Zetkin… İlk defa bir gösteriye katıldığında müthiş bir konuşma isteği duyar, fakat cesaretini toplayıp konuşamaz. Öyle ki, sesi bile çıkmaz. Fakat daha sonra gösterilerin ateşli konuşmacısı olur, kitleleri bir davaya bağlayacak, harekete geçirecek bir içtenlik ve inanmışlıkla konuşur, konuşur. O kadının sözünü ettiğimiz o ikili özelliklerinin somut bir prototipidir.
Fransız ozan Louis Aragon, Basel Çanları isimli romanında başlangıçta topluluk tarafından konuşmaktan ölesiye korkan bu kadını şu cümlelerle anlatır:
“Konuşuyor. Tek başına bir kadın gibi değil, kendisi için büyük bir gerçeği bulmuş bir kadın gibi… Daha çok bir sınıfa ait tüm kadınların ne düşündüğünü ifade etmek için, tüm diğer kadınlar için varolan bir kadın gibi konuşuyor. Düşünceleri baskı altında tutulan bir sınıfın ortasında, düşüncesi baskıya rağmen gelişmiş bir kadın gibi konuşuyor. Binlerce ve milyonlarca kadın onunla aynı şeyi söyledikleri için, ne söylüyorsa doğru. O yarınların kadını ya da ifade etme yürekliliğini gösterirsek: O bugünün kadını…”
Onun zincirlerini kırarak en cesaretsiz olduğu bir konuda böylesine özgürleştirenin devrim tutkusundan beslenen bireysel çaba ve özgürleşme isteği olduğu açık değil midir? Bu yolları aşarken çok büyük güçlükler yaşamış olduğunu asla unutmayan bu kadın daha sonra neredeyse tüm bir ömrünü kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesine adamıştır. O ve onun gibi pek çok kadın yoldaş ve devrimcinin hayatı bugünün örgütlü kadınları için halen kılavuzdur.
Görünür fark!
Elbette örgütlü mücadele her iki cinsin kendilerini yeniden üretmeleri, özgürleşmeleri açısından en ileri toplumsal ilişkileri ifade eder. Kadın da erkek de sınıf mücadelesi saflarında geçmişin kendilerine kazandırdığı olumlulukları komünist bir senteze kavuşturarak daha ileri bir düzleme taşırlar. Kadın olanlarımız o içgörü, sezgi, soğukkanlılık ve pragmatist değil daha bütünlüklü bakabilme özelliklerini sınıf mücadelesinin ihtiyaçları temelinde daha bilinçli bir erdeme dönüştürürler. Erkek olanlarımızsa çözümcülüklerini, sosyal cesaret ve özgüvenlerini komünist bir temelde yeniden üretirler. Bu iki cinsin hasletleri birbirini tamamlayacak ve aşacak bir senteze ulaştığındaysa olağanüstü bir farklılaşma olur.
Fakat genellikle gerçek böyle değildir. Kadın erkekle kıyaslandığında gözle görülür düzeyde daha yavaş ilerler. Mücadele saflarına katılması ne kadar zorlu ve sancılı olmuşsa, o saflarda kendisini çok yönlü gelişim içinde bütünsel bir tamamlanmışlığa erdirmesi de bir o kadar sancılı ve ağır ilerler -istisnalar elbette mevcuttur.
Bu noktada durup düşünmek gerekir! Keza örgütsel ortamlarımızda iki cins arasındaki eşitsizliğin şu ya da bu şekilde sürüyor olması sorunun sürdüğünün kanıtıdır. Bu noktanın en önemli sebeplerinden biri genellikle kadının özgürleşmekte eski prangalarını kırma cesaretini gösterememesi, aslında bir noktada mücadele içinde de o toplumsal rollere uyum sağlamış olmasıdır. Bu kimi zaman o prangaların farkında bile olmamak şeklinde de yansır. Pranga olanın olması gereken olarak doğallaştırılması şeklinde…
Fakat bu terazinin diğer tarafında da, erkek devrimci ve komünistlerin kadının mücadele sınırları konusunda bilerek ya da bilmeyerek kafalarında çizdikleri sınırlar vardır. Çoğu zaman bu sınırlar çok siliktir. Aslında kadının yaşamda daha özgür ve daha tamamlanmış olması konusunda atabileceği fakat atmadığı, belki de farkında olmadığı o sınırlarıyla barışıklık söz konusu olur. Bir yoldaş olarak onu daha ileri bir noktaya çekmenin ya da birlikte daha ileri bir noktaya yürümenin emeği, çabası harcanmaz. Bu barışıklığın altını kazıdığınızda karşınıza basbayağı bir erkek egemen yaklaşım çıkar.
Özellikle birlikteliklerde bu çok daha belirgin görülür. Eşlerden kadın olan devrimci yaşamı giderek rutinleştirir ve aslında yerinde saymaya başlar. Oysa müthiş yetenekleri, iç zenginlikleri vardır. Kimi zaman bunların farkında bile olmaz. Erkek olan genelde bunları dışardan bir gözle görür. Fakat hayatı her şeyiyle paylaştığı mücadele arkadaşını daha ileri bir sıçrama yapması için zorlamak yerine, onun o noktada kalmasını tercih edercesine özel bir çaba ve emeğe yönelmez. Kadın olan devrimci eş erkek olan devrimci eş için giderek dinlendiği, kendisini sağalttığı bir liman olmaya başlar. Öyle ki, onun devrimci ve komünist gelişimi erkek hayat arkadaşının gündeminden giderek silinir!
Aslında bu durum sadece eşi olan kadın yoldaşıyla değil diğer kadın yoldaşlarıyla kurduğu ilişkide de özünde aynı biçimde yansır. Erkek yoldaşların kadın yoldaşlarla kurduğu ilişkide bir beklentisizlik bile hüküm sürebilir. Bu yaklaşımın da altını kazıdığınızda aslında karşınıza erkek egemen yaklaşımın ta kendisi çıkar. Kadından beklentilerin toplumsal cinsiyet rollerinin o kahrolası ölçütleri içinden alabildiğine alt sınıra çekildiğini görürsünüz. Özünde kadını aşağılama yaklaşımını. Komünistlerin eşitler arası ilişki içerisinden içerik kazanan yoldaşlığı her şeyden önce birbirine saygıyı gerektirir. Saygının en somut göstergesi de beklenti ve taleplerimizde ifade kazanır. Makarenko’nun dediği gibi, “İnsana yöneltilen bu taleplerde ve ona saygıda farklı iki şeyin birbirine bağlanması söz konusu değildir, tersine bir ve aynı şey: Tek bir kişiye yöneltilen taleplerimiz, onun yeteneklerine ve olanaklarına saygıyı da ifade eder; saygımız da aynı zamanda ona yönelttiğimiz taleplerde kendini gösterir. Bu saygı dışsal, toplumun dışında olan bir şey değildir. O, ortak çabamıza, ortak çalışmamıza katılmış olan yoldaşlara, etkinlik içinde olan insanlara saygıdır.”
Bu dediklerimizden kadının özgürleşmesinin erkeğin yaklaşımlarına bağlı olduğu sonucu çıkarılmasın. Bu asla böyle değildir. Kadının özgürleşmesi asıl olarak kadının iradi çabası, zorlu savaşı ve bitmek tükenmek bilmez mücadelesiyle olur. Kendisine kadın rollerine ve erkekteki erkek egemen yaklaşıma karşı! Komünistleşmede daha bilinçli bir çabada yani bilinç ve tutkunun harmanında! “Bir kişi, ancak belleğini insanlığın yükselttiği tüm değerlerle zenginleştirdiği taktirde komünist olabilir.” (Lenin) özlü sözüne uygun bilinçli bir yaşamda!
***
Kadın sorunu en görünür haliyle kadın kitlelerinin devrim ve sosyalizm davasına örgütlenmesi sorunudur. Sınıflı toplumların tarihler boyunca oluşturduğu erkek egemen kültürün, toplumsal yargıların-rollerin kadın üzerinde yarattığı cenderelere karşı mücadele sorunu… Fakat bunun için mücadele etmek ve kadın kitlelerini devrimin yarısı olarak örgütlemek ne kadar zorunluysa, bunun için mücadele yürütecek olanların sınıfsız-sömürüsüz bir dünyanın bugünkü temsilcileri olarak kendilerini dönüştürmeleri de bir o kadar zorunludur.
Ve kadın cinsine giydirilmeye çalışılan tarihsel ve toplumsal zincirlerin en ince biçimleri bu noktada karşımıza çıkar. Devrim ve komünizm ideali ile buluşmamış “sıradan” kadınlarda ve erkeklerde tanık olduğumuz pek çok toplumsal zincirin aslında bu dava içinde yer alanlar tarafından da şu ya da bu şekliyle taşındığını görürüz. Asıl zor olanın da en kaba biçimlerinin aşıldığı noktada bu ince biçimlerle karşı karşıya kalmak olduğunu anlarız.
Erkek bir proleterin eşini dövmesi görünür bir şeydir, aşılması oldukça zor olsa da tutum almak daha kolaydır, sorunun adını koymakta daha net olur kafanız. Ya da kadın bir proleterin sistemin kadına yüklemek istediği/yüklediği rolleri en görünür biçimiyle kuşanması da son derece görünürdür ve dönüşüm konusunda nereden başlamak gerektiği sorusuna yanıtı da daha kolay bulursunuz. Bütün zorluklarına rağmen olup biteni tarihsel toplumsal bağlantıları içinde yerli yerine oturtmuş olmanın özgüveniyle ilişkilenirsiniz.
Ama devrim ve sosyalizm davasının parçası olmuş bir kadın ya da erkeğin aşamadığı, kendisiyle birlikte getirdiği pek çok özelliğin çok kritik anlar dışında görünmezleştiği sayısız örnek vardır. Bu kritik anlar genelde mücadele yaşamında yorgun düşülen, zorlu kesitlerin sorumlulukları karşısında “acizleşilen” durumlardır. Devrimci ve komünist dönüşüm bütünsel bir bilinçsel sıçramayla kültürel-ruhsal bir dönüşüme ulaşmamışsa bu anlarda öncesinde görünmez olan pek çok zaaf ve zayıflık, kişinin tüm benliğini fethetmişçesine öne çıkıverir. Bu noktaya bir anda gelinmemiştir aslında. Gelinmesi de tek başına kişinin sorunu değildir. Bu durum kolektifin ilişkilenmesinden tutalım tarihsel dönemsel koşullara, zamanın ruhuna kadar pek çok faktörle iç içe geçen diyalektik bir bütünlük oluşturuyordur.
Fakat böylesi dönemlerde en fazla öne çıkan konulardan birinin kadın-erkek ilişkilerindeki sakat yaklaşımlar olması son derece manidardır. Manidar olduğu kadar da inkar edilemez bir gerçeğin yeniden yeniden açığa çıkmasıdır: Bir komünistin sınandığı en önemli konulardan biri ulusal sorun karşısındaki tutumuysa, diğeri de kadın sorununda sistemden devraldığı lekeler, sakatlıklar konusunda ne kadar yol aldığıdır. Keza kadın-erkek ilişkilerine yaklaşımdaki sakatlıklar da esasında kadın sorunu konusunda nasıl bir dönüşüm yaşandığıyla birebir ilişkilidir.
Elbette bu da mücadeleyle-gelecekle nasıl bir ilişki kurulduğuyla bağlantılıdır. Çünkü bu ilişki bilinçsel-ruhsal düzeyde ne kadar güçlüyse, kişinin bu en hassas konudaki duruşu da o kadar net olur.
Komünistliğimizin-devrimciliğimizin sınandığı bu en hassas alanda sorun ya insanın iç bütünlüğünü, kendisine olan öz saygısını kaybetmesi dışında sonuçlar yaratmayacak bir ilkesizlikle yaşanan ilişkiler biçiminde kendisini yansıtır. Ki bu da daha çok, kaba bir cinsellik dışında bir “paylaşımın” olmadığı aşksız-sevgisiz birlikteliklerin yaşanması şeklinde karşımıza çıkar ve birey için giderek çürütücü bir etki yaratır.
Ya da aslında yine aynı şekilde aşksız-sevgisiz bir sığınma ilişkisi biçiminde tezahür eder. Sonrasıysa toplumsal rollerin içselleştirildiği evliliklerle, buna uygun ilişki biçimlerini içselleştirmelerle gelir. İnsanı hayrete düşürecek denli baş döndürücü bir çözülmedir bu. Temelinde devrim ve komünizm davasıyla kurulan ilişkinin sığlığı, yüzeyselliği, en nihayetinde bir yaşam tarzı-felsefesi olarak içselleşmemesi vardır.
Aynı zamanda insanın dünyayla insanca bir ilişki kurduğu komünist dünyada aşk da sevgi de buna uygun olarak sadece birbirleriyle değiştirilebilir. Bugünün dünyasında yaşarken o dünyayı solumayı, temsil etmeyi ideal haline getiren komünist ve devrimciler açısından da bu böyledir: Aşk aşkla, sevgi sevgiyle değiştirilebilir ancak… İşin içine başka kaygılar, başka ihtiyaçlar, başka duygular girmişse, bunların alınıp-verilmesine dönmüşse orada durmak gerekir! Çünkü yaşanan bir çeşit metalaşmadır.
Nitekim bu tür değiş tokuş ilişkilerinin sonu da genel olarak hüsrandır. O kadar ki, kimi zaman toplumsal rollerin (kapitalist-feodal) gözü kapalı bir şekilde içselleşmesi ve giderek gerçekten dünyadan kopmak, kendi küçücük dünyalarına hapsolamak gibi vahim sonuçlar yaşanır. Çünkü sadece komünist aşk ve sevgi insanı dünyanın bütünüyle ilişkilendirebilir. Kendi dar dünyasının, bencil “hücrelerinin” dışında kocaman bir dünya olduğu gerçeğiyle koparılmaz bir bağ içine sokabilir. Sevgi de aşk da bu dünya içinde çoğalıp, zenginleşir ve eskimez, taze kalır…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!