Zehra Doğan: Sanatla direniş



Zehra Doğan: “Ben ordayken beni kapalı kapılar arkasına kapatmışlardı, şimdi de sanki beni evimden yaka paça çıkarıp kapıları da üzerime kapatmışlar gibi. Her yere gidebilirim ama evime giremem”


Jeanette Winterson “Sanat zaman alır, sanatın yoğun varlığı bizim esaslı bir emek harcamamızı şart koşar; popüler kültürün nefret ettiği türden bir emektir bu” diyor. Bu coğrafyada sanat bedel ister üstelik. Kendi özgürlüğünüzü, ezilen Kürt halkının özgürlüğünü savunuyor ve bunu resimle, müzikle, edebiyatla dile getiriyorsanız işiniz hiç kolay değildir. Sıradanın ve uyumlulaşmış olanın sesine mikrofon olanlar sizin sesinizi duyduklarında tüyleri diken diken olur. Alarm zillerini çalarlar, ardından gelsin kovuşturmalar, soruşturmalar… gelsin duruşmalar, zindanlar… gelsin bedeninizi köklerinizden koparma saldırıları, gelsin sürgünler, cezalar…

“Belalı” bir yolculuktur bu, ancak gerçeğin ışığına ısrarla yürüyenler ayakta kalabilir. Zehra Doğan da onlardan biri, bütün bunları kendisiyle konuşmaya çalıştık.

Alınteri: Merhaba, seni resim çalışmalarından, seninle ilgili haberlerden, hapislik serüveninden tanıdığımız için kendini tanıtmanı istemeyeceğiz. Zehra Doğan olarak böyle güzel ve onurlu işler yapmak için kendi içinde çok yol yürümüş olman gerekir. Motivasyon kaynakların neler oldu?

Zehra Doğan: Benim serüvenim birçok kişinin hikayesiyle benzer olduğu üzre çocuk yaşlarda başladı fakat serüvenime ilgi duyulması ne yazık ki yaptığım işlerden dolayı hapsedilmeyle başladı. Motivasyonum sanırım inatçı bir kişiliğe sahip olmamdı; çocukken ya çok azar işitmem ya da gereğinden fazla övgü almamdı. Bir türlü bu ikisi arasındaki denklemin absürtlüğüne anlam veremedim ama bu ikisinin de bir süre sonra benim için önemli olmadığı kararına daha çocuk yaşta varmam istediğim yola gitmemde kararlılığımı pekiştirdi. Kışın hiç kullanmadığımız ama şehir hayatı yaşadığımız için başkalarının evinde olan ve dolayısıyla bizim evimizde de olması gereken 12 kişilik yemek masasının altını perdeyle sarardım içerisini halı ve minderlerle döşerdim. Masanın üstündeki şaşalı duruşuyla yine bizim evle hiçbir anlamda özdeşleşmeyen (evimiz Diyarbakır’ın en fakir semti Bağlar’daydı) şamdana mumu diker masanın altında yaşardım. Yazın ise ağacın tepesinde yaşardım. Babam ağaçtan düşmemem için ağacın dallarının arasına yassı iki tahta çakmıştı. Ben de onun etrafını perdelerle sarıp kendim için küçük bir ev yapmıştım. Bizim ev dış görünüş açısından normal ev mimarilerinin dışında ilginç bir evdi. Bazı insanlar gelip evimizin fotoğrafını çekiyorlardı. İlginç geliyordu onlara ama sanki bizim için çok normal bir evmiş gibi geliyordu. birileri bizim evin fotoğrafını çekince şaşırırdık.

Köyden Diyarbakır’a taşındığımızda bir arsa alıp iki odalı bir ev yapmış ailem, bahçesine de iki dut ağacı ekmişler. Yıllar geçtikçe çocuklar büyüyüp evlenmeye başladıklarında ikinci katı da yapmışlar ama ağaçlar o dönemde büyüdükleri için ağaçları kesmeden şöyle bir yöntem denmişler; iki ağacı inşa ettikleri evin içinden geçirmişler. Yani evi ağaçların etrafında örmüşler. Sonra da üçüncü ve dördüncü katı yaptılar ve ağaçları yine kesmeden evi ona göre inşa etttiler. Dışardan baktığınızda üç veya dört katı bir evin içinden- bazı katlarında balkondan bazı katlarında ise odaların- ağaçların delip geçtiği tuhaf ve tatlı bir ev. Babam bu ağaçların birine birkaç tahtayı bir araya getirerek bana bir alan yaratmıştı. Dışardan baktığınızda onlarca metre yüksekte bir ağacın üzerinde yaşayan tuhaf bir kız çocuğu. Sanırım sanatımın bu şekilde olması motivasyonu bu etkenlerdi. Başkaları tarafından tuhaf bulunmaya aldırış etmeyen, dolayısıyla zaten aile olarak tuhaf bulunan bir evde yaşayan biri olduğu için dışlanmaktan korkmayan biri olmam sanatımı yaparken dış etkenlerin üzerimde ne etkisi olabileceğinden korkmayan biri olmama yöneltti. Zehra’nın ne dediğine kulak veren biri oldum ailemin normal ebeveynler gibi olmaması sayesinde…

Alınteri: Hakikati dile getirmenin yanı sıra kendini hakikatin sureti sanatla da ifade etmek sana neler kazandırdı?

Zehra Doğan: Gerçek benlik denilen bir şey tam olarak net bir şekilde yoksa eğer ve kendimizi başkalarının bizi tanımlamaları yoluyla tanımlıyorsak eğer, her saniye bir değerlendirmeye tabi tutulmuş vaziyetteyiz. Ve bu değerlendirme herbir kişi tarafından farklı bir şekilde farklılık gösteriyorsa eğer o zaman ben kimim, bunu ben bile cevaplayamazken hakikati bulmuş ve sunmuş biri asla olamam. Benim sanatım hakikati sunma cüretine girmeden kendi diliyle bir anlam ve sorgulama arayışında diyebilirim. Henüz bulamamış ama arayışını sürdüren biri olarak bana bir şeyleri daha çok anlamaya çalışma yetisini kazandırdı. Öfke, düşman, ezen, ezilen, suçlu, suçsuz, intikam, kazanmak gibi bağlamlara da farklı bir yönden bakmama zorladı sanatım. Başıma ve başımıza gelen tüm kötü şeylere karşı haklı olduğumuz noktasında edebilirliklerimizin patlamasının tek tip olmaması gerektiğini öğretti. Sanatın yolunun büyük bir mağaranın sessiz ve derin dehlizlerden oluşması beni birçok kez korkutuyor ama durup düşünmemi, herbir yolculuk için yeniden yöntemler bulmam gerektiğine zorluyor ama tüm bu zorluklar seni yolundan vazgeçirmiyor daha büyük bir aşkla yürüme isteği veriyor.

Alınteri: Yanlış hatırlamıyorsam Amed ve Tarsus’ta geçen 4,5 aylık bir hapishane sürecin var. Hapishaneyi anlat bize dersek neler söylersin?

Zehra Doğan: Ben Mardin, Amed ve Tarsus’ta toplam 3 yıla yakın bir süre kaldım. Böyle bir yeri anlatmamı istemenizi anlayabiliyorum ama çok özür dileyerek içinde çok iğrenç baskıların yaşandığı bu yeri anlatmak istemememi umarım siz de anlayışla karşılarsınız. Nitekim son beş yıldır her röportajımda aynı şeyleri tekrar edip durdum ve ben aynı sorulara bir cezaevi betimlemesi yaparken anlattığım o şeyin içinde hep kalakaldım. içinden çıkamadım. Her röportajda yeniden yeniden cezaevine girmek zorunda kaldım. Sanırım isteyen eski röportajlarımdan hapishanenin nasıl bir yer olduğu konusundaki meraklarını giderebilirler. 

Alınteri: Örgüt propagandası yapma iddiasıyla 2 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldın. Yerle bir ettikleri Kürdistan’ın bir parçasında, Nusaybin’de binalara Türk bayrakları asılmıştı. Sen bunu resmettin, fotoğraflarını övünerek dolaştırdıkları bu yıkım tablosu resmedilince neden paniğe kapılıyorlar?

Zehra Doğan: Bilemiyorum, sanırım ayna görevi gördü bu resim. Çünkü birebir aynısını yaptım. Kendi yaptıklarıyla övünenler sanırım yaptıkları şeyin ne kadar felaket bir şey olduğunun farkında değillerdi. Aynısını yaparak yüzlerine doğrulttuğum aynayla kendi yüzlerindeki canavarlığı göstermiş oldum sanırım. Birilerinin yaptıklarının yanlış ve haksız olduğunu kendilerine siyaset ve aktivizm yaparak karşı çıkmalarını beklerken, çalışmadıkları yerden bir durumla karşılaştılar belki de. Pek de alışılageldik olmamasının karşısındaki afallama öfkesiydi belki de. 

Alınteri: Türk devleti yıllar sonra ‘pardon’ dedi. Yargıtay 3. Ceza Dairesi sana verilen kararı “Beraat verilmesi gerekirken delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşüldüğü”nü
belirterek bozdu. Buna dair ne diyeceksin?

Zehra Doğan: Ne denir inan ben de bilmiyorum. Hayatımdan üç yılım cezaevinde, bir yılım çatışmaların arasında, beş ayım kaçak yaşamakla elimden alındı. Ve son beş yılım da sürgünde geçti, hala ülkeme geri dönemiyorum. Hayatım altüst oldu, hayatımla beraber bambaşka bir Zehra oldu, daha agresif ve tahammülsüz, kaygılı ve romantize köklere dair özlemler gibi yeni duygu durumlarıyla tanıştı bedenim. Bu arada bir yandan Yargıtay’dan yargılanmamın adil olmadığına dair bir karar çıkarken bir yandan da hakkımda yeniden başka bir dosyayla yakalanma kararı çıktı. Türk Konsolosluğu’na gidip pasaportumu yenilemek istedim, “hakkında yeni bir yakalama kararı var” deyip pasaportumu vermediler. Yüzyıldır tanıdığımız insanların hayatlarıyla oynayan despot bir canavar olan bu ülke hakkında ne diyeyim ben de bilmiyorum.

Alınteri: Şimdi yurtdışında yaşıyor, sanatını buralarda konuşturuyorsun. Doğup büyüdüğün topraklardan uzak olmak nasıl bir duygu?

Zehra Doğan: Ben ordayken beni kapalı kapılar arkasına kapatmışlardı, şimdi de sanki beni evimden yaka paça çıkarıp kapıları da üzerime kapatmışlar gibi. Her yere gidebilirim ama evime giremem. Benim için asıl mesele şu; o kapıyı bir gün birilerinin bana lütfedip açmasını mı bekleyeceğim -ki lütfedilip açılan kapıdan içeri girmek benliğinizden vazgeçmek demektir- yoksa çocukluğundan beri tanıdığım Zehra, ne yapıp edip evin  etrafından dolanıp bir şekilde mutlaka bir açık yakalayıp içeri girmeyi başaracak. “Giden, kendine daha güçlü dönmek için gider” belki de.