Poyraz Soysal
Dillerinde dost, tellerinde sevda, yüreklerinde sevinçle tuttular yolunu Sivas’ın. Pir Sultan’ı anacaklardı kendi şehrinde. Niye anmasınlardı? Kim bilirdi vefayı onlar kadar. Sevgiyi, kavgayı ve paylaşımı. Dilleri doğuştan öğrenmişti dost çağırmayı. Kavganın ateşlerinde yananları anlatırdı telleri. Turna gibi süzülürken doğal olanın güzelliğini taşırlardı. Çünkü onlar kıyımlara katliamlara inat ışık saçan aydınlar ve onlardan el alan umut yüklü çocuklardı. Bilirlerdi dövüşmeyi en onurlu bir şekilde. Kavganın bir onuru vardı.
Çıktılar yola dosta giden yolda olmanın sevinciyle. “Ben de bu yayladan şaha giderim” meydan okumasıyla. Türküler aktı yol boyu, Pir Sultan’dan Nesimi’ye. Unutmadılar kavgada düşenleri. Her dillendirilişinde halk olmanın, devrimci olmanın hazzını ve düşmana olan kini aynı şekilde yaşatan dizeler döküldü dillerinden. “Uzatmalı itin biri Yusuf’u gaflette vurmuş…”
Onlar yüzyılların vahşet geleneğinin gösterdiği kanlı dişleri umursamamışlardı yola çıkarken. Niye umursasınlardı? Onca vahşete rağmen hiçbir zaman aman dememişlerdi. Oysa düşman yüzyılların karanlık birikimini ardına almış bekliyordu. Onun kavga biçimi de kendi sınıf etiğine uygundu. O da deri yüzmekten dağ köylerinde ozan yakmaya kanlı bir geleneğin devamcısıydı. Sürsün diye dizginsiz sömürüsü, orta çağı modernlik ambalajına gizler de taşırdı 2000’lere.
Evet, bu zulüm çarkı tıpkı kendisinden beklenecek şekilde yeni bir kanlı süreci hazırlıyordu. Rejim ’80 öncesi kullandığı ülkücü faşist terörün yanında dinci gerici şiddet odaklarını da harekete geçirmişti. Bir taraftan laiklik edebiyatı yaparken bir taraftan elinde Kuran’la gezerek yeni sürecin ipuçlarını veriyordu adeta faşist cunta şefi Kenan Evren. İşte bu güruhlar eliyle hazırlanıyordu çağın en alçakça katliamlarından birisi.
Günler öncesinden harekete geçmişlerdi. Her katliam, pogrom ve alçaklıkta uğursuz rolünü oynayan gerici basın iş başındaydı. Aziz Nesin’in çevirdiği “Şeytan Ayetleri” kitabını da bahane ederek katliam sürecini örmeye başladılar. “Müslüman Türkiye, kanımız aksa da zafer İslam’ın” başlıklı bildiriler devreye girdi. 1 Temmuz sabahı bizimkiler Sivas’a ulaşmıştı. Şehri gezerken karşılaştıkları faşist bildiriler ve sataşmalar biraz morallerini bozsa da coşkularını eksiltememişti. O gün Hasret Gültekin’in, Nesimi Çimen’in Musa Eroğlu’nun konserleriyle ve söyleşilerle dolu dolu bir gün geçirdiler. Sivas’ın üzerine çökmüş karanlığı genç kahkahalarıyla, tele düşen tezeneyle, bilgelikle dağıtıyorlardı. İkinci gün faşizmin kanlı planı kendisini hissettirmeye başladı. Nedeni belli çoğu katliamda olduğu gibi Cuma günü uygun gün olarak seçilmişti bu katliam için de. Tıpkı Çorum’da olduğu gibi namazdan çıkanları katliama katmayı planlıyorlardı. Yine diğer katliamlarda tanık olduğumuz üzere şehre yabancı insanlar dolmuştu. Cuma namazından sonra katliama start verdiler.
Onların barbar tehditlerini umursamayan kitle etkinliğin ikinci gününe başlamıştı. Etkinlikler kültür merkezinde devam ediyordu. Güruh kendinden emin kültür merkezine yöneldi bu sırada sayıları sürekli artıyor, binleri buluyordu. Binlerce kişilik bir güruh olarak, ağızlarından salyalar saçarak kültür merkezine saldırdılar. Burada umduklarını bulamadılar. Kendilerinden sayısal olarak çok az olmalarına rağmen, kültür merkezindekiler o güruh ile anladığı dilden konuşarak püskürttü.
Eşitsiz kavgaların alçak neferi olmak bütün pogromcuların genel özelliğidir. Kültür merkezinde hak ettikleri yanıtı alınca, Madımak Oteli’ne yöneldiler. Burada etkinliklere hazırlanan katılımcılar vardı ve saat 14:00’te gerçekleşecek Arif Sağ konserini bekliyorlardı.
Güruh oteli kuşattı. Devlet her zamanki oyalama taktiğiyle katliam planını sorunsuz hale getirdi. “Şimdi dağılırlar, takviye kuvvet geliyor” yalanları havada uçuşuyor ama tek gelen, katliama katılan güruha yeni eklenenler oluyordu. Önce etkinlikler iptal edildi. Güneş utancından geri çekilmeye başladı ve akşamın puslu karanlığı katliamcıların ulumalarını güçlendirdi.
Omurgasız düzen solunun “Demokrasi kahramanı” hatta “Temel Castro” dediği RP’li belediye başkanı Temel Karamollaoğlu, ilerleyen saatlerde “Gazanız mübarek olsun” diyecekti katliamcılara. Ama öncesinde işlerini kolaylaştırmayı da ihmal etmeyecekti. Yıllardır kaldırım çalışması yapılmayan bölgede, kaldırım çalışması bahanesiyle taşlar istiflenmişti ve o taşlar otele yağmaya başladı. O dönem milletvekili olan Arif Sağ, Erdal İnönü ile irtibata geçiyor, o da yalanlarla insanları oyalıyordu.
Otel içerisinde barikatlar kurulmuş, insanlar son anlarını birbirleriyle paylaşıyorlardı. Asaf Koçak mızıka çalıyor, Nesimi Çimen “Biz 1965’ler’den alışkınız, birazdan giderler” diyordu. Oysa bir türlü gelmiyordu o yardım. Beş kişinin düzenlediği basın açıklamasına bile cengaver kesilen devlet her ne hikmetse (!) “çaresiz kalmıştı.” Bu da katliamın altındaki imzayı belirginleştiriyordu. Alibaba Mahallesi’nden desteğe gelmek isteyenler, yetkililerin verdiği söz nedeniyle engelleniyordu.
Son olarak katiller oteli tutuşturuyordu. Can havliyle yandaki binaya geçmeye çalışanlar küfür ve sopalarla engelleniyordu uzun süre. Çünkü bina BBP’ye aitti. Güruh itfaiye merdiveninde Aziz Nesin’e saldırıyordu. Faşist diktatörlük ortaçağı 1993 yılına taşımayı başarıyordu. Ertesi gün devlet katliamı sahipleniyordu Cumhurbaşkanı ve Başbakan eliyle. İsmet Özel’den Cengiz Çandar’a bu katliamı aklamaya girişiyordu bazı kalemler. Yine emekçi halk sahip çıkıyordu kendisinden olana. Binler öfkeyle kuşatıyor sokakları, meclise yürüyor ve cenazeleri sahipleniyordu. Aziz Nesin’in şu sözleri olayın niteliğini gözler önüne seriyordu: “Bakanın kendisi yalan söylerse gazeteler de mecburdur yalan söylemeye. Bu yalanı en başta söyleyen İçişleri Bakanı’dır. Cumhurbaşkanı da bu yalana katılmıştır. Yığınlar orada 8 buçuk saat ‘Şeriat isteriz’ diye bağırıyor ve devlet sesini çıkarmayıp ‘Aziz Nesin suçludur’ diyor. Açık açık söylüyorum bu alçaklıktır. Yazın bunu, mahkum etsinler beni! Otelin içerisinde mahsur kalmış 60-70 insanı devletin kurtaramaması çok ilginç bir olaydır. Her gün biraz daha fazla ödün vererek gericilere, uçuruma gidiyoruz.” Yaşar Kemal ise “Utançtan başka ne kaldı” demişti.
1993 yılı aslında bir dönüm noktasıydı. 5 Nisan kararları ile ileride kendisini gösterecek ekonomik kriz, gelişen mücadele, Kürt halkının uyanışı rejimi zorluyordu. Sonuç olarak o da alışık olduğumuz refleksi gösteriyor, katliamlar örgütlüyordu. 6-7 Eylül, Maraş gibi pogromlara gerekli tepkiyi veremememiz, düzenin bu kartı her zaman oynamasına neden oluyordu. Her fırsatta linç güruhları sokağa dökülüyor aydınlara, Kürtlere, düşman gördükleri her kesime saldırıyor ve mülküne çöküyor.
Bugün bu alçaklık, ülkesi başına yıkılan Suriyeli göçmen işçilere yöneliyor. Biz dur demezsek, anladığı dilden konuşmazsak da böyle sürüp gidecek. Birimize bir şey olursa ne olur sorusuna “Kalanlar ölenlerin ardından şiir yazar” demişti Metin Altıok. Yazıldı da. Artık daha fazlası yapılmalı!
Canım Hasret, “bir insan ömrünü neye vermeli” diyordu o körpecik sesiyle. Ömrümüzü böylesi bir barbarlıkla mücadeleye vermekten başka çözüm yok!
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!