“Bende daima yaptıklarımı mazur gösterme yönünde bir eğilim vardır. Savunma değil, mazur gösterme. Doğrusunu yaptım diye dayatmak değil de dürtülerimin altında kötü bir amacın, insanların doğal duygularıyla gizliden alay etmek gibi bir niyetin olmadığını anlatmak sadece. Böylesi bir zaaf, ancak insanı sıkıcı biri haline gelme riskiyle karşı karşıya bıraktığı ölçüde tehlikelidir; çünkü dünya genelde, bir davranışın altındaki nedenlerle değil bunların sonuçlarıyla ilgilenir. insanoğlu gülümsemeyi beceriyor olsa da araştırıcı bir hayvan değildir. Açıkça belli olan şeyleri sever. Açıklamalardan hoşlanmaz.”
“Gizli Ajan” adlı kitabına 1920’lerde yazdığı önsözünde, “20. yüzyılın ilk büyük yazarı” olarak sayılan Joseph Conrad bunları söylüyor. 1907’de Greenwich Gözlemevi’ndeki (İngiltere) patlamadan iki yıl sonra yazdığı kitap, bir casusluk ve politik şiddet romanı olarak nitelenmiş ve pek çok eleştiri almış. Eleştirilerin üzerinde yarattığı etkiyi dile getirmek onu kitabı yazmaya neden yöneldiğine dair bir özümleme yapmaya zorunlu kılmış. Önsöz niteliğindeki bu anlatım, neredeyse kitabın bütünü kadar düşündürücü ve sarsıcı. Joseph Conrad’ın, yayınlandığı dönemde ‘olay yaratan’ bu kitabı tek bir boyuttan ele alınamayacak kadar geniş ufuklu. Karakterlerinden onların ruh hallerinin çözümlenmesine, dünyanın tarihsel-politik ortamından sınıfların karşılıklı ilişkilerine, Londra sokaklarının, barlarının, çamaşırhanelerinin ve evlerinin bıktırıcı tekdüzeliğinden sınıfın sefaletine… kadar müthiş bir betimlemenin gözlem ve sezgi gücüyle bezendiğini görüyorsunuz.
Kitap, aynı anda İngiliz polisi ile “dış güçler”e çalışan, anarşistler içinde de yer edinmiş olan Verloc adlı Fransız kökenli sıradan bir adam yörüngesinde gelişir. Olay tümüyle gerçeğe dayanmakla birlikte olay örgüsünün kurgulanışı insanı sürükleyen bir yaratıcılıkla öyküleştirilmiş.
1900’ler emperyalist politikaların şekillenişi kadar onların ve muhaliflerinin görüşlerinin kıran kırana çatıştığı yıllardır. Esere politik niteliğini kazandıran da zorlama tahlillerden kaçındığı arkaplanın derinliğidir. Conrad bir dostuna yazdığı mektupta politikanın kitabındaki yerine ilişkin şöyle der:
“Kitabım bu konuya yüzeysel biçimde yaklaşıyor, sonuçta bir hikaye benimkisi. Anarşizmi politik olarak değerlendirmeyi ya da ona felsefi bir açıdan, insan doğasının sıkıntılarıyla aptallığının bir ifadesi olarak bakmayı hiç düşünmedim.”
Başlıca üç temel eksende odaklanan ve asıl çarpıcı tezlerini karakterlerin ağzından bu düğüm noktalarında dillendiren eser, önemsiz gibi görünen bağlantı halkalarıyla da bu kesitleri ustaca birleştirmeyi başarmış. Kapitalist-emperyalist devletlerin bakan ve büyükelçilerinin -kitapta İngiltere ve Fransa- polislerinin, burjuvalarının, işçi ve emekçilerinin, proletaryanın davası için çalıştıklarını söyleyen anarşistlerinin ve mültecilerin düşünsel ve ruhsal kombinasyonlarının başarılı bir portresini çiziyor. Bu düğüm noktalarından ilki, bombalamaya da ebelik eden ilk görüşmedir; Vladimir ile Verloc’un buluşmaları…
Büyükelçilik mensubu Vladimir pis işlerini gördürdüklerinden biri olan Verloc’u tepeden, tıpkı bir böceğe bakar gibi süzerken, “Siz kendinizi ajan provokatör diye gösteriyorsunuz. Bir ajan provokatörün asıl görevi provokasyondur. Şuradaki, sizin raporunuzdan çıkarabildiğim kadarıyla, son üç yıldır aldığınız parayı hak edecek hiçbir şey yapmamışsınız.” diye çıkışır. Milano’da toplanacak bir konferansta siyasi suçları bastırmak için uluslararası görüşmelerden bir sonuç çıkmayacağı kaygısındadır; İngiltere işi ağırdan almaktadır: “Bu ülkenin bireysel özgürlüklere gösterdiği abartılı duygusal saygı tam bir saçmalık… Bu ülkenin budala burjuvazisi, onları evlerinden kovup hendeklerde açlıktan gebertmeye niyetli kişilerin suç ortağı haline getiriyor kendini. Ve ellerinde siyasi güç de var henüz; bunu kendilerini korumak için kullanacak akılları varsa eğer…”
Ardından Vladimir, orta sınıfların aptal olduklarına dair tezini gerekçelendirir: “Onların hayal gücü yoktur. Ahmakça bir kibirle körelmişlerdir. Şu an onlara gereken şey esaslı bir korkudur: Vladimir sol çevrelerde anarşist olarak bilinen Verloc’u hem para tehdidi ile köşeye sıkıştırmak, hem de ‘kafasını açmak’ için bütün yeteneğini ve gücünü kullanır.
Bir provokasyon yaratmaya çalışmaktadır, bunu sıradan bir saldırıdan ayıracak tüm unsurlar provokatörün kafasında capcanlı olmalıdır: “Bir sürü saldırı yapıldı bu ülkede, sadece planlamakla kalmadı -ama hiçbir işe yaramadı-; hiç aldırmadılar. Sizin arkadaşlarınız Kıta’nın yarısını ateşe verseler de buradaki kamuoyunun fikrini uluslararası baskı yasalarının çıkmasından yana değiştiremezler. Buradakiler kendi bahçelerinin dışına bakmazlar.”
Burjuvazinin yönetim mekanizmaları, bürokrasisi onların ‘en iyileri’yle doludur. Vladimir kendi sınıfının ve piyonlarının özelliklerine, yeteneklerine ve kuşkusuz sınırlarına da hayli vakıftır. İçerden bilginin ve deneyimin gücüyle, sınıfsal eğilimlerin ve geleceği elinde tutmak zorunda olanların sezgisiyle konuşmaktadır: “Sizin saldırdığınız sınıfın hassasiyetleri hemen hemen köreldi. Mal mülk onlara yıkılmaz bir şey gibi görünüyor. Artık onların acıma duygusuna da, korkularına da pek fazla güvenemezsiniz. Kamuoyunda büyük etki yapacak bir bombalı bir saldırı artık, öç alma ya da terörizm amaçlarının ötesine geçmeli. Tamamen yıkıcı olmalı.” Bir sürü başka olasılığı da sesli düşünüyormuş gibi tartıştıktan -tabii muhatabını da şaşkınlık içinde bırakarak ona da bir nevi tartıştırdıktan- sonra lafı asıl canalıcı noktaya getirir: “Siz anarşistler, toplumun yarattığı her şeyi tam anlamıyla temize havale etmeye kesin kararlı olduğunuzu gayet net bir şekilde göstermelisiniz. Ama bu korkunç derecede saçma düşünceyi orta sınıfın kafasına nasıl sokmalı ki herhangi bir yanlış anlama olmasın? Soru bu. Saldırılarınızı insanoğlunun sıradan hırslarının dışında bir şeye yöneltmek; cevabı da bu!”
Sadece sınıfsal çıkar ve güdülere yoğunlaşmış bir tutkuyla düşünsel bir sistematik içinde anlatır kurgusunu. Kendince ‘mantıklı ve tutarlıdır’. Şimdiye kadar sadece birtakım bilgileri özel şifrelerle hem polise hem elçilik mensuplarına iletmiş olan Verloc’un mütevazı beyni ve duygularının dalgalanışını tahayyül etmeyi okuyucuya bırakır yazar. Ürperir mi, korkar mı, dehşete mi düşer, yoksa “Bugünleri de mi görecektim?” der bilinmez.
Şaşkınlığa düşüp sersemlediğini tahmin etmek ise zor olmasa gerek, çünkü Vladimir makinalı tüfek gibi konuşmaktadır: “Günümüzün fetişi ne krallıktır ne de din. Bir krala ya da bir başkana yapılacak saldırı bir şekilde sansasyoneldir, ama bir zamanki kadar değil. Bu, bütün devlet başkanlarının varlığının bir parçası oldu artık. Bu, neredeyse geleneksel bir şey özellikle de devlet başkanlarına yapılan bunca suikastten sonra … Fakat öğrenim var, bilim yani. Bir gelire sahip her budala buna inanır. Neden olduğunu bilmez ama, bunun önemli bir şey olduğuna inanır yine de. En kutsal fetiş budur. Gösteri öğrenime, bilime karşı olmalı. Saldırı, sebepsiz bir hainliğin bütün şok edici saçmalığını taşımalı.
Bombalar sizin kendinizi ifade aracınız olduğuna göre, matematiğin kendisine bir bomba atılabilse gerçekten etkili olurdu. Ama bu mümkün değil.” İşte baklanın ağızdan çıkışı, astronomiye dair ‘görüş alışverişi’ ve Greenwich Gözlemevi’ni bombalama planı bu konuşmadan sonra işlemeye başlayacaktır.
Bay Verloc, Vladimir’i bile hayrete düşürecek ve onu bir kez daha küçümsemesine yol açacak bir şekilde yaşamaktadır. Hem anarşisttir hem evlidir hem de bir dükkanı vardır! Büyük bir yalanın içinde karısı Winnie, onun yatalak annesi ve yarım akıllı kardeşi Stevie ile aynı evi paylaşmaktadır. Dükkanın arka tarafındaki ev ve hiçbir şeyden haberi olmayan karısı en büyük sığınağıdır. Hayli parçalanmış şizofrenik yaşamı, tekdüzeliklerle belirsizliklerin birbirini sık sık kestiği ve yine aynı hızla birbirinden ayrılan trenler gibi ruhunu delip delip geçmektedir:
“Bay Verloc evin dışındaki her şeyde var olan gizli düşmanlığı, gerçek bedensel acıya yakın bir şiddetle hissetti. insanı, gizli polis ajanlığı kadar düş kırıklığına uğratan başka hiçbir iş yoktur. Hiç insan yaşamayan, kupkuru bir düzlüğün ortasındayken altınızdaki atın birdenbire düşüp ölüvermesi gibi bir şeydir bu.”
Kitapta bombayı yapan anarşist profesör de güçlü çizgilerle betimlenmiş: “Yoksulluğun en derinlerinden gelip de büyük otoriteye ve servete ulaşan adamların anlatıldığı masallarla kamçılanıp durmuştu hayal gücü bir zamanlar…” Profesör yeteneklidir; gençlik yıllarının aşırı, neredeyse çilecilik düzeyine varan saflığı ise üniversitede bilimle tanışması ve “dünyanın ahlaksızlığı”nı keşfetmesiyle tuz buz olur: “Uzun düz bir caddeydi ve buradaki insanlar korkunç bir kalabalığın sadece bir bölümüydü; tüm çevresine insanoğlunun çokluğunun sürekli hatta muazzam tuğla yığınlarıyla kesilmiş ufkun sınırına kadar uzanan gücünü hissetti. Sayısız çekirgeler gibi sürü halinde kaynıyorlar, karıncalar gibi çalışkan, doğal bir kuvvet gibi düşüncesiz, körlemesine ve düzenli bir şekilde dalgın, duygulara ve mantığa ve belki teröre de kapalı bir halde ilerliyorlardı. Genellikle halkın arasında yürürken ve de kendi içinden dışarı çıktığı zamanlarda, insanoğluna karşı korkunç ve mantıklı bir güvensizlik duyduğu anlar olurdu. Hiçbir şey bunları harekete geçiremezse ne olacak? Bu tür anları, en büyük tutkuları insanlığı doğrudan yakalamaya yönelik olan herkes -sanatçılar, siyasetçiler, düşünürler, reformcular yahut azizler- yaşar. Alçak ve değersizce bir ruhsal durumdur bu ve yalnızlık buna karşı çok üstün bir kişilik siperi diker”.
Bomba patlamıştır; ne var ki Greenwich Gözlemevi’nde değil Stevie’nin ellerinde! Bunu yapabilmeye yetecek kadar aklı olduğunu düşünmüş olsa gerek, Verloc bombayı duvarın dibine bırakmasını kendisini seven ve sadık bir hayranı gibi davranan Stevie’den istemiştir. Olayın ve parçalanan bedenin kime ait olduğunun ortaya çıkması ise, kaybolursa kolayca bulunabilmesi için Winnie Verloc’un, kardeşinin ceket astarının içine diktiği adı ve adresinin ceset parçacıkları içinde bulunması sayesinde mümkün olabilmiştir. Başmüfettiş Heat olayı soruşturmak için devrededir ve daha birkaç gün kadar önce, “Onların içinde gece ya da gündüz, istediğimiz an yakalayamayacağımız bir tanesi bile yoktur efendim. Herbirinin her saat ne yaptığını biliriz” diye rapor vermiştir üstlerine.
Ama işte ruhları bile duymadan bir patlama gerçekleşmiştir. Kim yapmıştır ve ne amaçla?.. “Onun aklı memur aklıydı ve öyle olmasa; gizli tertipçiler ile polis arasında sıkı bir şekilde örülmüş ilişkiler ağının devamlılığında beklenmedik üzülmelerin, mekan ve zaman konusunda ani boşlukların olacağı konusunda teoriden değil de deneyimden gelen bir gerçeği hatırlardı.
Bir anarşistin bütün hareketleri milim milim, dakikası dakikasına takip edilebilir, fakat daima onun gözden kaybedildiği ve kendisiyle temasın koptuğu bir an gelebilir ve bu da az çok acı bir şeyin (genellikle de bir patlamanın) gerçekleşeceği birkaç saat boyunca sürebilir.”
Hiçbir şeye derinlemesine bakmayı bilmeyen, varoluşunu sadece kardeşini korumakla realize eden Winnie Verloc’un olayı öğrenme biçimi, yaşadığı tanımsız acı, hayal kırıklığı ve öfke, hemen bitişiğindeki önlenemez öç alma duygusu ve ardından sökün eden ölüm korkusu… “Sokağı görünce korktu, çünkü bu sokak onu ya darağacına götürecekti ya da nehre. Açık havaya çıkışta suda boğulmanın tadı vardı; sümüksü bir nem sardı her yerini, burun deliklerinden girdi, saçlarına yapıştı. Aslında yağmur yağmıyordu, fakat her havagazı lambasının çevresinde küçük, paslanmış bir sis halesi vardı. Küçük yük arabasıyla atları gitmişti ve arabacıların yemek yediği yerin perdeli penceresinden kapkara sokağa, kaldırımın seviyesine çok yakın bir yerde soluk soluk parlayan, kirli kan kırmızısı renkte, dört köşe bir ışık parçası sızıyordu.”
Verloc’un arkadaşlarının akışa dahil oluşları, olayın poliste ve bakanlarda yankılanışı… hepsi birbirini bütünleyen sürükleyici bir kurguyla sonuca götürülmüş. Kaçacak fırsatı bulamayan insanların hızlı adımlarla yürüyüp geçtikleri sokaklarla, köprülerle, meydanlarla birlikte, insanları biçimlendiren kişilikler gibi birçok yerde başarılı tarzda betimlenerek anlatılıyor:
“Yayvan taşlarla döşeli, dar ve loş bir sokağa daldı. Bir tarafta dizili alçak tuğla evlerin tozlu pencerelerinde şifa bulmaz bir çürümenin kör, ölümcül görüntüsü vardı; yıkılmayı bekleyen boş kabuklardı bunlar; öte tarafı ise yaşam tümüyle terketmemişti. Tek sokak lambasının karşısında ikinci el mobilyacının mağarası görünüyordu; tuhaf bir ormanın, karmakarışık masa ayaklarından oluşan çalıların arasında yükselen gardıroplardan oluşan, uzun bir duvar aynasının bir su birikintisi gibi parladığı bir ormanın içinden dolana dolana giden daracık bir sokak gibi karanlık, dipsiz bir kuyuydu sanki. Zavallı, evsiz bir divan, yanında tamamen ilgisiz iki sandalyeyle birlikte dışarıda duruyordu.”
[Gizli Ajan, Joseph Conrad, Çeviren: Hasan Fehmi Nemli, İletişim Yayınları]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!