Mızrak Çuvala Sığmıyor…



13 yaşındaki bir çocuğun dahi geleceksizlikten şikayet ettiği, gençlerin geleceksizlik yüzünden intihara sürüklendiği, üniversite mezunlarının KPSS ve ardından gelen mülakat cenderesi yüzünden rahat uyku uyuyamadığı bu ülkede iktidarın algı operasyonları pek işe yaramıyor


Eylül Gökçin

Son zamanlarda sıkça duyduğumuz bir söz dizisi var “algı operasyonları.” Bu söz dizisi özellikle AKP iktidarı döneminde hem iktidar için kullanışlı bir paratoner görevi gördü hem de iktidarın manipülasyonlarını gözler önüne sermek isteyen burjuva muhalefeti tarafından da sıkça kullanıldı. Ancak gidişata baktığımızda bu söz dizisinin özellikle son 10 yıllık dönemde iktidarın politikalarını hayata geçirmek ve sürdürülebilirliğini sağlamak için epeyce işine yaradığını görüyoruz.

“Algı operasyonu” teriminin mucidi Amerika Savunma Bakanlığı. Terimin tanımına gelecek olursak, “İstihbarat sistemlerinin ve liderlerin kendi hedefleri doğrultusunda tavır alınmasını sağlamak amacıyla seçilmiş bilgi akışını ve somut belgeleri yönlendirerek ya da bunların reddiyesini oluşturarak kitlelerin hislerini, güdülenmelerini, düşünce sistemlerini etki altına almaya çalışmak için yürütülen eylemler…” 

Son dönemde bu türden bir algı operasyonuna mülakat sonuçlarında tanık olduk. Seçimler öncesi mülakatı kaldırma sözü veren iktidar, ismi torpil ve adam kayırmacılıkla bütünleşen mülakatı kaldırmadığı gibi mülakat sonuçlarını neredeyse bir yıl sonra açıkladı. Üstelik mülakat puanlarını açıklarken sıralamayı gizleyerek torpil ve adam kayırmacılığa yeni bir boyut ekledi.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, çok sayıda adayın başarı sıralamasının mülakat sonuçlarının ardından düştüğüne ve illerdeki komisyonların farklı puanlar verdiğine yönelik eleştirilere ise şöyle yanıt verdi: “Benim elimde bütün komisyonların raporları var. Benimki, sizinki gibi istatiksel anlamı olmayan rakamlar değiller…”

Fakat artık mızrak çuvala sığmıyor, bu algı operasyonları halkta karşılığını elbette ki bulmuyor. Adaletsiz mülakat sistemiyle emekleri çalınan öğretmen adayları tepkilerini “Mülakata Hayır!” diyerek hem sosyal medyada hem de MEB önünde yaptıkları eylemlerle dile getirdi.

Ancak belirtmek gerekir ki, bu topraklarda atamalar konusundaki adaletsizlik mülakatla başlamadı. Mülakat sadece bu eşitsiz/adaletsiz eğitim sistemine daha katmerli bir ayrımcılık getirmiş oldu. Yapılan Liseye giriş sınavları da üniversiteye giriş sınavları da zaten eşitsiz olan eğitim sistemini daha da eşitsiz hale getiren öğrenciye bilimsel eğitim anlamında hiçbir şey vermeyen, yaşı ne olursa olsun tüm bireyleri her alanda tıpkı bir yarış atına çeviren neoliberal politikaların eğitime yansımasıydı.

Üstelik bu kısımda KPSS’yi de unutmamak gerekir. Kamu Personeli Seçme Sınavı denilen, neye göre seçtiği neye göre atadığı belli olmayan bu sınavın en vahim tarafı ise en üst seviyede verilen akademik düzeydeki eğitimi sorgulamasıdır. Durumu daha da vahim hale getiren yönü ise bu sınavda bireylere alanları ile ilgili soruların değil de bir matematikçiye tarih, bir tarihçiye matematik sorma ahmaklığının gösterilmesidir. Bu da neoliberal politikaların hangi boyutlara ulaştığının en açık göstergelerindendir.

13 yaşındaki bir çocuğun dahi geleceksizlikten şikayet ettiği, gençlerin birçoğunun geleceksizlik yüzünden intihara sürüklendiği, üniversite mezunlarının KPSS ve ardından gelen mülakat cenderesi yüzünden rahat uyku uyuyamadığı bu ülkede, bir üniversite mezununun şu sözleri oldukça dikkat çekici ama en çok da kapitalist barbarlıktan adalet eşitlik bekleme yanılgısının artık terk edilmesi gerektiğinin en açık kanıtı:

“Biz sırf atanma çabası için tüm hayatımızı erteliyoruz; evde, kütüphanede, dershanede ders çalışıyoruz. Hayatımızdaki tüm kararları ileri atıyoruz. Sırf atanmak için. Bir kere olsun şu insanlara acıyıp düzgünce kararlar verin.”

Geleceksizlik çemberinde gençler

Geleceksizlik çemberi içine sıkışan gençlerin bu serzenişlerine milyonlarca örnek verilebilir -ya da hepimiz zaten her gün yüzlercesini okuyoruz. Neredeyse her evde en az bir genç geleceksizlikten şikayet ederken Erdoğan’ın birkaç gün önce gerçekleştirdiği Erzurum’daki “Gençlik Buluşması”ından bahsetmeden geçmek olmaz. Hep yalıtılmış alanlarda bindirilmiş kıtalara konuşan Erdoğan, gençlerin dakikalar süren tezahüratları, alkışları ve ıslıkları ile sahnedeki yerini aldı. Fakat “Gençlik Buluşması”nın yapıldığı salona baktığımızda bazı eksikleri görebiliyoruz. Salonda mülakat mağduru öğretmenler yok, MESEM’lerde köle gibi çalıştırılan çocuk işçi/öğrenciler yok, yıllardır KPSS’yi kazanmak için ruhsal ve maddi anlamda yıpranan gençler yok, 18 yaşında madenlerde sigortasız çalışmak zorunda kalan gençler yok, atanamadığı için inşaatlarda ya da başka işlerde çalışmak zorunda bırakılan gençler de yok, kısacası yok yok yok….

Salona bakacak olursak, herkes yüzünde koca bir gülümsemeyle kurulan her cümleyi alkışlamak için tetikte bekliyor. Erdoğan alkış tufanı arasında konuşmasına başlıyor. Neredeyse her cümlesi alkışlarla kesiliyor. Özellikle şu cümleleri büyük alkış alıyor: “Bizim keyfi yere feda edecek tek bir insanımız, tek bir gencimiz yoktur. Hepinize, herbirinizin hayaline, birikimine, becerisine bizim ihtiyacımız var. Hepsinden önemlisi gençlerimize biz bu özgüveni kazandırdık. Daha düne kadar gençlerimizin en büyük hayali okulunu bitirdikten sonra KPSS’de iyi bir puan alarak memuriyete girmekti. Şimdi aynı gençlerimiz ülkemiz sınırlarını aşıp dünyayı kucaklayan bir vizyonla Teknofest ruhuna hayat veriyor.”

Erdoğan 16 yaşındaki çocukların ”cumhurbaşkanına hakaret”ten tutuklandığı bir ülkede “Gençlerimize biz o özgüveni kazandırdık” diyebiliyor. Zihin bu ya, düşünmeden edemiyor. Dünyayı kucaklayan vizyonla Teknofest ruhuna hayat veren bu gençler KPSS’den çok yüksek puanlar aldıkları halde neden mülakat cenderesine takılıp atan(a)mıyor.  Ama artık hiçbir şey halının altına süprülüp  gizlenemiyor. Söylenenlerle yaşananlar arasındaki yakıcılığı markette, dolmuşta, okul sırasında kısacası hayatın her alanında hisseden gençler bu algı operasyonlarına kanmıyor. Yalıtılmış o salonlarda da zaten yerinin olmadığını biliyor. “Mülakata Hayır!’, “Hakkımı Ver!”, “Sendika Haktır!” diyerek gerçekleri sokaklarda meydanlarda haykırıyor.

Ailenin kutsiyeti

Erdoğan bir taraftan gençleri dünyayı kucaklayan vizyonlarından dolayı överken bir anda övdüğü gençlere “Gençler nedense evlenmiyor” diyerek “sitem” etmeye başlıyor. Hemen konuyu toplumun en can alıcı noktalarından biri olan “aile”nin kutsiyetine getiriyor. Sözlerini daha da perçinlemek için milliyetçi nüvelere değinmeden edemiyor.

“Bizim milletimizin aile kavramı noktasında geçmişten bugüne farklı bir kutsiyeti var. Onun içinde tabii bu kavrama hep birlikte sahip çıkmamız lazım. Gençler nedense evlenmiyor, boşanmalar artıyor. Erkekler kızlara karşı, kızlar erkeklere karşı evlenmekte çok sıkıntılı. Kızlara erkek, erkeklere kız beğendiremiyoruz.” diyor.

Erdoğan’ın bir anda övgüden siteme geçtiği bu sözlerin altını iyi okumak gerekiyor. Zira bu cümle bizi 23 Ekim’de Cumhurbaşkanı yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın yaptığı açıklamaya götürüyor. Yılmaz yaptığı açıklamada; Türkiye’de doğurganlık hızının düştüğünü belirterek bu durumun nedenlerinin araştırılması ve doğurganlık hızının artırılması için “Demografik Nüfus Yüksek Kurulu” oluşturulacağını vurguluyor. Son dönemde dünyada da birçok siyasetçi ve akademisyen nüfus artışının düşmesine dair raporlar sunuyor. Zira patriyarkal kapitalist sistem varlığını sürdürebilmek için yeni işçi ordularına ihtiyaç duyuyor. Geleceğini garanti altına almak için de kadınların doğurganlıkları üzerinden yeni hedefler belirleyerek nüfusu artırmayı planlıyor. Bu çerçevede düşünüldüğünde Cevdet Yılmaz’ın açıklamaları da tüm bu politikaların Türkiye’ye yansıyan boyutunu gösteriyor.  

Doğum hızını arttırma politikaları bir yandan yeni işçi orduları yaratmayı diğer yandan kadının kazanılmış haklarını da hedef alarak kadına ev içinde bir hayatı reva görüyor.

Ancak yakın bir gelecekte Türkiye’de bir nüfus artışı beklemek hayalcilikle eşdeğer duruyor. Bu durumun bir nedeni kadınların kendi bedenleri üzerindeki tasarruflarını çocuk yapmamaktan yana kullanması ama asıl nedeni ise ekonomik. Sürekli artan fiyatlar, kiralar, işçi ve emekçilerin alım gücünün sürekli olarak düşmesi toplumun geniş kesimlerinin evlenmekten ve özellikle de çocuk sahibi olmaktan çekinmesinin reel bir boyutu olarak karşımızda duruyor.

İşte tam da bu nedenlerle “En az üç çocuk”, evlenerek “Aile kavramına hep birlikte sahip çıkmalıyız” gibi söylemler toplumda artık karşılık bulamıyor.