Özel Mülkiyet Ekseninde Toplumsal Çürüme -I



18. yüzyılda idealizmi tarihsel doruğuna taşıyan saf idealistlerin, Marx’ın deyimiyle “yabancılaşmış filozof”ların, kapitalizmin gönüllü ya da ücretli memuruna dönüşen bugünkü liberal takipçileri utanmazlığın “felsefi” temsilcileri oldular


Kazım Bayraktar

Emek sömürüsüyle özdeşleşerek tarihe giren özel mülkiyet ilişkilerinin her biçiminde (köle-toprak, serf-toprak, emek-sermaye) değişmeyen yapısal, karakteristik özellikleri vardır. Başkalarının özel mülküne iktisadi, yasal ve yasa dışı yol ve yöntemlerle saldırarak ele geçirme, aldatma, dolandırma, açgözlülük, şiddet, zorbalık vs. Bu özellikler, özel mülkiyet sistemlerinin tarihte ortaya çıkış ve yükselme dönemlerinde hem toplumsal ilişkilerde hem devlet yapısında siyasi, dinsel biçimlere bürünerek varlığını sürdürür.

Maddi yaşamın özel mülkiyet eksenli üretim tarzında kendini yeniden üreten bu özellikler tarih boyunca idealist felsefenin sonu gelmeyen ahlak teorilerinin de konusunu oluşturur. 17. yüzyıldan bugüne burjuva idealist akımlar “olması gereken” ahlakı, çıkarları birbiriyle çatışan bağımsız bireyler temelinde tanımladılar, kapitalist özel mülkiyetin üretmekte olduğu ahlaksızlığa karşı toplumu “olması gereken” ahlaka uymaya davet ederek tarihsel ömürlerini tamamladılar. Dünya bugün ahlaksızlığın tarihsel doruğunu yaşıyor.

Kapitalizmin ve burjuva idealizminin yükselme döneminde, “Dünyada, dünyanın dışında bile, iyi bir istemeden başka kayıtsız şartsız iyi sayılabilecek hiçbir şey düşünülemez…; ona, kendi başına ele alındığında, onu herhangi bir eğilimin, hatta isterseniz bütün eğilimlerin topunun birden, lehine gerçekleştirebileceği her şeyden karşılaştırılamayacak kadar daha yüksek değer verilmelidir.”diyen Kant’tan (1) bugüne yaklaşık 250 yıl geçti. Bırakalım “iyi isteme”yi, kötülüğün tarihte eşi benzeri görülmemiş boyutlara ulaşıp toplumsallaştığı, iktidarlaşıp devletleştiği, sıradanlaştığı, daha vahimi kanıksandığı bir yüzyılda yaşıyoruz. Öyle ki, yaşanan gerçekliği ifade etmekte yetersiz kalan Kötülük kavramının duygusu olsa kendinden utanır. Ama 18. yüzyılda idealizmi tarihsel doruğuna taşıyan saf idealistlerin, Marx’ın deyimiyle “yabancılaşmış filozof”ların, kapitalizmin gönüllü ya da ücretli memuruna dönüşen bugünkü liberal takipçileri utanmazlığın “felsefi” temsilcileri oldular.

İsrail’in işgal ettiği Filistin’e yönelik 1948’den bu yana süregelen katliamlarının, işlediği insanlık ve savaş suçlarının devamı olarak Abraham Anlaşmaları’yla örülmekte olan yeni stratejik kuşatmayı bozmak amacıyla Filistin Direnişi’nin HAMAS öncülüğünde gerçekleştirdiği çıkış ve arkasından sergilenen tutumlar bu açıdan tam bir turnusol kağıdı oldu. Siyonist saldırganlığın ABD ve AB emperyalizminin tam desteğiyle yürüttüğü soykırım, Gazze’de taş üstünde taş bırakmayan pervasız dünyanın sağ-sol liberallerinin maskelerini düşürüverdi.

Alman filozoflar Jürgen Habermas, Nicole Deitelhoff, Rainer Forst ve Klaus Günther tarafından “Dayanışma İlkeleri Üzerine Açıklama” başlıklı bir bildiri yayımlandı. Bildiride HAMAS’ın “Yahudi yaşamını yok etme niyetiyle” saldırdığı, İsrail’i misilleme yapmak zorunda bıraktığı, bu nedenle “İsrail’in eylemlerine soykırım” demenin hatalı olduğu,  “Nazi döneminin kitlesel suçları ışığında Yahudi yaşamının ve İsrail’in var olma hakkının özel olarak korunmaya değer temel unsurlar olduğu” vurgusu yapılıyor, İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği soykırım ve yıkım Nazilerin Yahudi katliamı hatırlatılarak aklanmaya çalışılıyordu. Bu bayağı demagoji düşkünlükte sınır tanımama örneğiydi.

Her şey üzerine yazılar döktürüp hiçbir şey söylemeyen, sözde Marksizm iddialı gerçekte Batı emperyalizmi ve NATO destekçisi filozof soytarısı Slavoj Žižek, Filistin konusunda kaleme aldığı yazısında HAMAS’ın İsrail’e yönelik saldırısını “pogrom” olarak nitelendiriyor, İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu ileri sürüyor, “koşulsuz olarak desteklenmesi” gerektiğini vurguluyordu.

Ukrayna savaşında sergiledikleri benzer kepazeliklerle birlikte örnekler çoğaltılabilir. Son yüzyılın idealist akımlarının kapitalizmin neo-liberal yeniden yapılandırma ve hegemonya stratejilerine ideolojik katkılarıyla birlikte ele  alındığında, 17-18. yüzyılda burjuva idealizmine dönüşerek maddi gerçekliğe yabancılaşmanın zihinsel doruğuna ulaşan idealist felsefenin ömrünü tüketmekle kalmayıp kapitalizmin peşinde çürümekte olduğu apaçık görülür.

Kapitalist Sistem Çürüyor Çürütüyor

Özel mülkiyetin tarihteki her biçiminde var olan genel karakteristik özellikler, her sistemin gerileme döneminde çürümeye dönüşür. Çürüme asıl olarak devletten başlayıp toplumsal tabana, tabandan devlete doğru yayılan bireysel ve toplumsal ilişkilerdeki bozulmayı ifade eder. Ürkütücü, itici, tiksindirici toplumsal-siyasal olaylar, ilişkiler, davranış ve düşünceler biçiminde kendini gösterir.

Çürümenin kapitalizm öncesine ait en tipik örnekleri engizisyon döneminde görülür. Toprak-serf mülkiyetinin küçük ve asalak bir sınıfın elinde merkezileşerek tarihsel doruğuna ulaştığı, toplumsal siyasal üst yapının tümüyle dinsel biçime bürünerek merkezileştiği, halklar salgın hastalıklar, açlık ve yoksulluk içinde kırılırken üst sınıfların lüks ve şatafatının sınır tanımaz hale geldiği feodal çağın bu gerileme döneminde çürüme de dinsel örtü altında doruklara ulaşıyordu.

Her özel mülkiyet sisteminde mülkiyet haklarının dağılımdaki uyuşmazlıkları karara ve yaptırıma bağlarken iktidar ve sistem muhaliflerine karşı baskı aracı olarak iş gören yargı kurumları bu işlevleriyle tarihsel koşulların aynası gibidir. Toplumsal çürüme yargıya yansır. Engizisyon mahkemeleri adil yargılamadıkları, muhalifleri hedef aldıkları için değil, işkencenin ve cinayetin en iğrenç biçimlerini (kafa ezici, kazığa oturtma, diri diri yakma, demir bakire, işkence tekerleği, gergi, testere, göğüs kerpeteni, kedi pençesi, aşağılama maskeleri, timsah makası, diz bölücü, kurşun süzgeç; Osmanlı’da ise şöhreti engizisyon kadar olmasa da dayak, kısas, pranga, zindan, kürek, tomruk, ölüm vb.) yargılama sürecinde ve yargılamanın bir parçası olarak doğrudan yargıçlar huzurunda, hatta yargıçlar eliyle uyguladığı için çürümeyi temsil eder. Din aracıyla meşruiyet kazandırılıp bir süre topluma da kanıksatılmış, kokuşma ve çirkefleşmenin ortaçağ biçimidir.

Feodalitenin bağrında sanayileşmeyle birlikte gelişen kapitalist yeni özel mülkiyet biçimi, çürümüş feodal dinsel-siyasal zincirleri parçalamayı öncelikle iktisadi olarak zorunlu kılıyordu. Bu zorunluluk, özgürlük, eşitlik, demokrasi olarak yeni siyasal biçimler kazandığında toplumsal bir silkinme dönemi de başladı. Burjuva devrimleri çürümüş feodalizmi tasfiye ederken  bilim, sanat ve teknolojideki gelişmelerle birlikte kendi kapitalist mülkiyet/sermaye biçiminin önünü açıyordu. İnsanlık çürümenin eski biçiminden kurtulurken, özel mülkiyetin genel karakteristik özellikleri yeni biçim altında varlığını sürdürüyor, burjuva biçim alan idealist felsefe alanında ahlak teorileri üretilmesine neden oluyordu. Sanayi sermayesi birçok alanda yeni işbölümü ekseninde serbest rekabet halinde parçalı biçimde gelişiyordu. Ama burjuvazi iktidarı ele geçirdiği her yerde tüm feodal ve ataerkil ilişkilere son verirken  “insanla insan arasında katıksız çıkardan, katı ‘nakit ödeme’den başka bir bağ bırakmıyor”, “ Dinsel azgınlığın, soylu tutkuların, sığ duygusallığın en ulu coşkunluklarını bencil çıkarcılığın buzlu sularında boğuyor”,  insana ait her şeyi metalaştırıyor ve gerçek özgürlüğün yerine biricik özgürlüğü ticaret özgürlüğünü, “ dinsel ve siyasal aldatmacaların peçesi ardına gizlenen sömürünün yerine çırılçıplak, utanmasız, dolaysız, acımasız sömürüyü” geçiriyordu. Bilim insanları dahil saygın meslek sahiplerini kendi ücretli emekçilerine dönüştürüyordu. (2)

Her özel mülkiyet sisteminin kaçınılmaz sonucu (iktisadi ve tarihsel bir zorunluluk olarak) mülksüzleşme ve yoksullaşma devasa boyutlarda kitleselleşirken mülkiyetin ve servetin – aynı zamanda siyasal erkin/devletin) gittikçe daralan bir sınıfın elinde büyüyerek merkezileşmesidir. Feodalizmin 14-16 yüzyıldaki engizisyon döneminde olduğu gibi kapitalizm de bu tarihsel zorunluğun son aşamasına tekelci-emperyalizme dönüşerek 20. yüzyılın başında girdi ve kendi çürüme dönemini başlattı: Emperyalizm, az sayıda ülkede, (…) parasal sermayenin muazzam bir birikimidir. Rantiye sınıfın ya da daha doğrusu rantiye katmanın, (…) herhangi bir işletmenin çalışmasına hiçbir biçimde katılmayan,meslekleri aylaklık olan insanların olağanüstü çoğalması bundandır. Emperyalizmin başlıca iktisadi temellerinden biri olan sermaye ihracı,rantiyelerin üretimden kopuşunu daha da artırır ve pek çok denizaşırı ülkenin ve sömürgenin emeğini sömürerek yaşayan ülkenin tümüne birden asalaklık damgasını vurur.” (3)

2005 yılı rakamlarına göre; Dünyanın en zengin üç kişisi en yoksul 48 ülkenin gayri safi milli hasılasının toplamından daha fazla servete sahip (4) ve paylaşılmış yeryüzünü yeniden paylaşmak için bilim ve teknoloji kitle imha silahlarına programlanıyor. “Batı uygarlığı” denilen emperyalist çakalların devasa boyutlara ulaşmış sermayelerine liberal piyasalar dar geliyor, iktisadi yoldan ele geçiremedikleri ülkelere, kaynaklara silahlarıyla birlikte çöküyorlar. “Bu modern imparatorluk yaratma işindeki ustalık ve kurnazlık, Romalı kumandanları, İspanyol istilacıları ve 18. ve 19. yüzyıl Avrupalı sömürgeci güçleri utandıracak düzeyde” (5) 2024 yılı rakamlarına göre; Dünyanın en zenginleri arasında birinci sırayı alan, faşizmin evrensel finansörü Elon Musk dünyadaki toplam 195 ülkeden yaklaşık 160’ının yıllık GSYİH’sından daha fazla servete sahip.

Sermayenin egemenliğinde tam bireyselleşmiş özel mülkiyetin, azami kâr ve sermaye birikimi uğruna üretim tarzının bencil-bireyci, her türlü ahlaksızlığa, asalaklığa ve düşmanlaşmaya kaynaklık eden karakteristik özellikleri kapitalizmin içinde bulunduğumuz çürüme aşamasında toplumların kılcal damarlarına kadar işlemiş durumda. İnsana ait her şey paraya dönüşüyor, bozuluyor, tanınmaz hale geliyor. Feodalizmin son döneminden daha beter bir çürüme tüm toplumsal ilişkilere, sanattan kültür biçimlerine kadar her alana yayılıyor. İnsanın milyonlarca yıl süren komünal evrimde kazandığı özünü kucağında evrimleştiği doğayla birlikte yok ediyor.

İktisadi altyapıdaki asalaklık ve çürüme siyasal üstyapıya da yansıyor. Devlet -her kapitalist devlet kendi koşullarına göre – klasik formunu yitiriyor, antikçağın köleci sömürü sisteminden bugüne tarihin tanık olduğu her türlü ahlaksızlığı, alçaklığı, çirkefliği, şiddetin en tiksindirici biçimlerini tarihte eşi benzeri görülmemiş boyutlarda bünyesinde merkezileştirip topluma kusarken, egemen ideolojinin ırk-din sentezi eşliğinde tüm siyasal kurumlarını tek elde merkezileştirerek kendini yeniden formatlıyor. Tüm denetleme-kontrol ve yargı kurumları denetlenenlerin hükmü altına giriyor, klasik burjuva devletine özgü işlevlerini yitirerek çürüyor.

Mafya çeteleri, organize suç örgütleri iktidar güçleriyle halvet, “güvenlik” görevinin hedefi olanlar  güvenlikten sorumlu kamu yöneticileri oluyorlar. Bir eli sosyal güvenlik kurumunun kasasında olan  özel hastane sahipleri sağlıktan sorumlu kamu yöneticileri. Kirli işbirliğinin inkar edilemez kanıtları her yerden fışkırıyor ama savcılar ve polisler muhalefetin peşinde.

Yasa koyucu denilen organ iktidar-sermaye odaklarının talimatıyla ahlaki veya hukuki hiçbir sınır tanımaksızın burjuvazinin ve tekelci sermayenin her türlü çıkarını yeniden hukuka dönüştürüyor, Galeano’nun deyimiyle her gün toplumun üstüne yeni yasalar tükürüyor. Halkın bilmediği tanımadığı, ancak seçilmiş düzen partilerinin merkezindeki oligarklar tarafından çıkar hesaplarıyla atanan ve adına “milletvekili”, “parlamenter” vs. denilen yasa koyucular oligarkların sermaye tekelleriyle işbirliği halinde hazırladıkları yasaları el kaldırıp indirerek onaylıyorlar. Demokrasi yanılsamasına da hizmet eden “emek”leri karşılığında büyük paralar, sosyal yardımlar, ayrıcalıklar, ihaleler ve nüfuz ilişkileri kazanıyorlar.

Adalet terazisi iktidarın elinde, bir kefesinde iktidar oturuyor. “Açlıktan öldürüp hesap vermeyen bir dünya sistemini hapse gönderebilecek bir yargıç yok” (6) Adalet çığlıkları burjuva hukukun labirentlerinde kaybolup gidiyor.

Kadınlar eşitlik için başkaldırıyor ailenin erkek bekçileri devletin yerini alıyor, devlet erkek şiddeti kılığında kadınları dövüyor, öldürüyor, tetikçiler cezasızlıkla ödüllendiriliyor. Çocuklar kirli savaşların, cinsel istismarların, organ satışlarının “kurban”ları.

Çürüme devrimci komünist saflara da yayılıyor. Daha çok toplumsal kriz ve yenilgi dönemlerinde ideolojik düzlemde başlayıp giderek örgütsel pratiğe de yansıyan yabancılaşma ve tasfiyecilik, süreç uzadıkça politik vasfını da yitirerek büsbütün çürümeye dönüşüyor. Açık veya örtülü ihanetin, dönekliğin yanı sıra eleştiri adı altında geçmişe saldırıp karalayanların, sadece örgütlerden değil sınıf mücadelesinin her alanından uzaklaşıp kendini devlete karşı güvenceye almışken mücadeleye devam edenlere sinsi biçimler altında kin ve öfke kusanların, genç kuşaklara “tarih anlatma” maskesi altında kendini pazarlayanların, pazarlarken olayları çarpıtanların sayısı az değil. [Sürecek]

(1)   Ahlak Metafiziğinin Değerlendirilmesi, Türkiye Felsefe Kurumu, bold yazara ait

(2) K. Marks, F. Engels, Komünist Manifesto

(3) Lenin, Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması

(4) http//www.globalissues.org/TradeRelated/Facts.asp#fact1 

(5) John Perkins, Bir Ekonomi Tetikçinin İtirafları

(6) Eduardo Galeano, Tepetaklak /Tersine Dünya Okulu, Sel yayınları,  sf. 159