Poyraz Soysal
Vahşi çarkların dönüş hızında insan canının hiçe sayıldığı sömürü düzeninde sıradan bir gün. Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde romanındaki cehennemi her gün kendi hayatımızda deneyimlediğimiz her an boğazımızda bir şeylerin düğümlendiği neoliberalizmin “medeniyetinde” sıradan bir gün. Alışık olduğumuz haberlerden biri: Bir işçi inşaattan düşmüş, ağır yaralanmış. Onu hastaneye götüren iş arkadaşı olmuş.
İşçinin yaşı 12. ON İKİ Yaşında. İşçi değil çocuk yani ve inşaatta… Ona refakat eden arkadaşı da onunla aynı yaşta. Yani bir işçi değil çocuk. Tıpkı MESEM’lerde uzun saatler boyu kölece çalıştırılan, hep çocuk kalacak olan akranları gibi.
Onların yeri inşaatlar, fabrikalar değil. Yerleri okul. Okul olmasına okul ya, binlerce çocuk için okul, sermayeye işgücü yaratmak için bir paravan. Yani burjuvazi vahşi kapitalizm çağındaki gibi işçi ve emekçilerin çocuklarını okullarından koparıp karın tokluğuna çalıştırmanın yanı sıra, sermayenin ihtiyaçlarına göre tasarlanmış eğitim sisteminden de ucuz işgücü devşiriyor. Başka bir deyişle Marx’ın şu tespiti hala geçerliliğini koruyor: “Kol emeğini gerektiren işlerde beceri ve gücün gerekliliği ne kadar azalırsa başka bir deyişle modern sanayi ne denli gelişirse, erkek emeğinin yerini o ölçüde kadın ve çocuk emeği alır. Artık yaş ve cinsiyet farklılıklarının işçiler için hiçbir ayırt edici toplumsal geçerliği kalmamıştır. Bütün işçiler, kullanım fiyatları yaş ve cinsiyetlerine göre değişen birer iş aleti olup çıkmışlardır.”
Türkiye’de özellikle ‘80 sonrası başlayıp 2000’lerde dizginsiz bir hal alan neoliberal dönüşüm, tüm toplumsal ihtiyaçları sermayenin birikim hırsıyla uyumlu şekilde metalaştırdı. Bu ihtiyaçları sermayenin tatlı kârlar yapacağı yatırım alanları haline getirirken çalışanlar için çeşit biçimlerde sömürü modelleri yarattı.
Elbette eğitim de bunun dışında değildi hatta en stratejik alanlardan biriydi. Bir taraftan kapitalistlerin tatlı kârlar yaptığı alan haline getirildi, bir taraftan da müfredatı ve yapısal değişiklikleriyle kapitalist üretimin ihtiyaçlarıyla uyumlulaştırdı. Sermayenin ihtiyaçlarına göre süreklileştirilmiş biçimde dönüştürüleni yeni formüllerle izlenmesi bile mümkün olmayacak şekilde dönüştürülen alanların başında eğitim geldi. Çünkü sermayeye işgücü yaratmak, onun ihtiyaçlarına göre içeriklendirilmesi gereken en temel alanlardan biridir eğitim. İdeolojik-siyasi-kültürel hegemonyanın da süreklileşmiş biçimde üretildiği adrestir.
Yıllarca emekçilere, sermayeye kalifiye işgücü olarak yetişirse çocuklarının “bir geleceği” olacağını yani köşeyi dönebileceği fikrini empoze ettiler. Çocukları kendileriyle aynı kaderi paylaşmasın diye emekçiler varını yoğunu döküp ek işlerde çalışarak çocuklarını pıtrak gibi çoğalan dershanelere, özel okullara, kurslara göndermeye başladı. İmkânı olmayan emekçiler ise cemaatlerin, tarikatların kurs adı altındaki propaganda ve sömürü merkezlerine göndermek zorunda kaldı çocuklarını.
Milli Güvenlik ve din dersleriyle ve anti bilimsel gerici müfredatla bu vahşete rıza yaratıldı. Eğitim kurumları hem devletin ideolojik aygıtı olma hem de sermayeye işgücü deposu olma misyonunu başarıyla geliştirerek amacına adım adım yaklaştı. Artık süslü kariyer pazarlama stratejisinin yerini sömürüyü cilalama stratejisi almıştı.
“Her çocuk matematik bilmek zorunda değil. Her çocuk okumasa da olur. Çocukların yeteneklerine göre meslek edindirelim…”. Yeni stratejinin sloganları bunlardı. Hızla gerici aile kurumunu beslemek ve sermayeye ucuz işgücü yaratmak için yeni müfredat şekillenmeye başladı. AKP’nin patron ya da tarikatçı bakanlarıyla, MHP’li ve ulusalcı bürokratlarla yapboz tahtasına çevrildi sistem. Her yıl sermayenin ihtiyaçları ve AKP-MHP blokunun “kindar ve dindar nesil” fantezileri doğrultusunda oyun oynar gibi eğitim sistemi değiştirildi. “Dindar nesil” özlemi çok gerçekleşmese de kindar ve yozlaşmış bir nesil kısmen yaratılabildi.
4+4+4 sistemine geçildiğinde Eğitim-Sen, uzmanlar, veli dernekleri ve demokratik kamuoyu bunun sermayeye ucuz işgücü yaratmak ve çocukları okuldan koparmak için yapıldığını dile getirmiş, gündüz gece devam eden eylemler gerçekleştirmişti. Zira 4+4+4 öncesi 900 binlerde olan örgün öğretimi bırakma sayısı şimdi milyonlara ulaştı.
Son 15 yılda değerler eğitimi, ÇEDES gibi programlar aracılığıyla eğitimin kırıntı düzeyindeki bilimsel niteliğini bile yok ettiler. Gerileme öyle bir noktaya ulaştı ki, artık niyetlerini gizleme gereği duymuyorlar.
Bugün karma eğitimi bile tartışmaya açmaya çalışan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, 4+4+4’ün de değişebileceğini söyledi. Sözleri ek bir açıklamayı gerektirmeyecek kadar net gösteriyordu eğitim sisteminin kimin ihtiyaçlarına göre şekillendirildiğini. Tekin şu ifadeleri kullandı: “Bizim açımızdan sorun yok. Ancak sahada bu konuda rahatsızlıklarını dile getiren iş dünyası gibi bazı kesimler var. Ara eleman temininde güçlük çektiklerini söylüyorlar”
Bu cesareti emekçilerin örgütsüzlüğünden alıyorlar. Ancak 19 Mart sonrası süreç gösterdi ki, tarihin tekerleğini geriye çevirmeye güçleri yetmeyecek. Geleceksizleştirdikleri gençler, önce kampüslerden sarstı saltanatlarını. Sonra liseler, deneyimli öğretmenlerinin politik nedenlerle sürülmesine, geleceksizleştirilmeye, emeklerinin sömürülmesine karşı ayaklandı. İktidara yaslanarak yükselen bazı okul yöneticilerinin kuru tehditleri de sökmedi. Bu geleceksizleştirmeye karşı tek çözüm okullardaki uyanışın emekçi gençlikle ve tüm emekçilerle birleşmesi. Yoksa elimizde küçücük kalan kırıntıları bile kaybedeceğiz. Tam da bugün “işçi gençlik el ele, genel greve!” sloganını ete kemiğe büründürme zamanı. Yok başka çaremiz.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!