İlmek Kadın Dayanışması, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nin 55. yıldönümünde “Dünden bugüne sınıf mücadelesinde kadınlar” şiarıyla Ankara’da düzenlediği panel, bir kadın kurumunun 15-16 Haziran Direnişi’nin kadın yüzünü merkeze koyarak ele almasının yarattığı bir ilgiyle buluştu.
Akademisyen Sibel Özbudun, Alınteri temsilcisi Mürüvet Küçük ve İlmek Kadın Dayanışması temsilcisi Sibel Korkmaz Sarı’nın konuşmacı olarak katıldığı panelde İlmek Müzık Grubu’ndan Zeynep Ülger de moderatörlük yaptı.
Yaklaşık kırk kişilik bir katılımla gerçekleştirilen panele Demokratik Alevi Dernekleri Ankara Şube yönetimi, Sosyalist Kadın Hareketi, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Mamak Şube Kadın Meclisi temsilcileri ve Çiğli Belediyesi’ndeki işlerinden edilip yaklaşık bir yıllık mücadelelerini 10 Mayıs’tan bu yana CHP Genel Merkezi önünde sürdüren kadın işçiler de katıldı. Panel, sunum ve soruların ardından İlmek Müzik Grubu’nun sunduğu müzik dinletisiyle sonlandı.
Moderatörün şiir ve kısa konuşmasıyla başlayan panelde Ankara, İstanbul ve İzmir’deki Onur Yürüyüşleri selamlanarak, mücadelelerinin desteklendiği vurgulandı. Panelde ilk olarak akademisyen Sibel Özbudun söz aldı.
Fabrika kızları kafa tutuyor!
Sibel Özbudun, fabrikada çalışan kadınların deneyimlerine ve Osmanlı’dan günümüze nasıl direndiklerine odaklanacağını ifade etti. Kadın işçilerin o dönemlerde bile hiç de Alpay’ın “Fabrika Kızı” şarkısındaki gibi edilgen, “bir yuva ve iyi bir koca hayali” kuran, kaderine boyun eğmiş bir tutum içinde olmadıklarını vurgulayan Özbudun, sanayi devriminin soluğunun Osmanlı’ya 19’uncu yüzyıl sonunda ulaştığını, ama bu süreçten önce de azımsanmayacak sayıda işyerinde azımsanmayacak oranda kadın işçinin de çalıştığına işaret etti.
Bu kadınların özellikle makineleşmenin gelişmesiyle birlikte işlerini kaybetme tehlikesine karşı makine kırıcılık eylemleri gerçekleştirdiğini, çalıştıkları illerde ya da mekanlarda tepkilerini halkla birleştiren eylemlere döktüklerini, ancak sürecin kadın işçilerin korktuğu gibi işlerini kaybetmelerine değil tersine ucuz işgücü olarak daha fazla üretime çekilmelerine neden olduğunu belirtti.
Özbudun bunu 1870’lerde İzmir, Kula, Saruhan gibi Ege kentlerinde Avrupalı sermayedarlara ait fabrikalarda çalıştırılan halı işçisi kadınların günlük yevmiyesinin 30 paraya yani 2 ekmek almaya yetmeyen bir meblağa denk geldiği örneğiyle açımladı. Kadın işçilerin ücretlerinin ödenmemesine karşı direnişler gerçekleştirdiklerini de belirten Özbudun, 1876’da kadın işçilerin alamadıkları ücretleri için kolluk zoruyla bastırılan bir direniş sergiledikleri örneğini verdi.

Osmanlı İmparatorluğu’nda oldukça canlı bir sınıf dinamiğinin olduğunu kaydeden Özbudun, Balkanlar’dan sonra elinde kalan topraklarda da bu direngenliğin oldukça güçlü olduğunu belirtti ve Şehmuz Güzel’in derlediği verilere göre o dönem 3 ay içinde 100 kadar grev gerçekleştiğini, bunun aslında bir sosyal patlama anlamına geldiğini vurguladı.
Grevlerde kadınların öncü rol oynadığının altını çizen Özbudun, o dönemki sendikaların kadın işçi çalıştırma yasağı taleplerine karşın kadınların gerçekleşen grevlerde öncü bir rol oynadıklarını belirtti. Kavala ve Drama’da 14 bin kadın işçinin katıldığı grevi Vera isimli bir kadın işçinin örgütlediğini kaydeden Özbudun, o grevlerin taleplerinin de son derece güncel olduğunu belirtti ve bu talepleri şöyle sıraladı: Ücretlerin 18 kuruşa çıkarılması, 8-9 saatlik iş günü, işyerlerinde tükürük hokkası ve su bulundurulası, havalandırmanın sağlanması.

Özbudun o dönem Rumeli’nin devrimci bir odak olduğunu, Avrupa işçi direnişleri ve enternasyonalle ilişkiler nedeniyle son derece politize bir canlılığa sahip olduğunu ama Anadolu’daki işçilerin de geri kalır yanının olmadığını belirtti ve Sivas’ta 1908 yılında günde 18 saat çalıştırılan dokuma işçisi kadınların ayaklanarak belediye binasını taşladığı ve buğday deposuna el koyduğunu anlattı.
Özbudun, Osmanlı’da krizin faturasının işçi sınıfının, özellikle kadınların sırtına yüklenmeye çalışıldığını, Düyun-u Umumiye hiyerarşisinde asıl bedelin işçilere ödetilmeye çalışıldığını (Düyun’u Umumiye İdaresi’nin devletin yakasına, devletin vergiler yolluyla patronların, patronların da bunun acısını işçilerin yakasına yapışarak çıkardığını), işçilerin bu bedeli ödememekte kararlı olduklarını ifade etti.
Osmanlı döneminde kadınların öncülük yaptıkları ya da içinde dinamik bir rol oynadıkları grevlerden örneklerle bahseden Özbudun, kadın varlığının aynı zamanda erkek işçiler olan eşler, babalar ve evlatların direnişlerinde de güçlü bir basınç oluşturduğunu dile getirdi. Ocak 1873’teki tersane işçileri grevinde kadınların eşleri ve anneleriyle yürüyüşlere katıldığını, Hadika Gazetesi’nde yer alan haberle örnekledi. 1870’li yıllarda Osmanlı’da kadınların sokağa çıkması problemli olmasına rağmen kadınların erkeklerle birlikte gösteriler düzenleyebildiğini, 1876’da tersane grevinde grevci işçilerin eşlerinin de militan bir direngenlik sergilediklerini ifade etti.
Tramvay grevlerinde kadınların rayların üzerinde yatarak seferleri durdurduklarını belirten Özbudun, 1876’da tersane işçileri arasında Ermeni kadınların ücret zammı talebiyle yaptığı direnişi de örnekledi. Yine Selanik’te kurulan Selanik Uluslararası İşçi Dernekleri Federasyonu’nda kadınların aktif görevler aldığını ve 1 Mayıs gösterilerini örgütlediklerini kaydetti.
Cumhuriyet döneminde devletin temel kaygısının sermayeyi “millileştirmek” olduğunu kaydeden Özbudun, İzmir İktisat Kongresi’ne katılan kadın işçilerin varlığına işaret ederek Kongrede ayda üç gün aybaşı izni, ağır işlerde çalıştırılmanın yasaklanması, iş saatlerinin kısaltılması, ücretli doğum izni gibi taleplerde bulunduklarını, bunlar karar altına alınsa da uygulanmadığını ifade etti.
📍Ankara
Ankara’da İlmek Kadın Dayanışması’nın 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nin 55. yıldönümü anısına düzenlediği “Dünden bugüne sınıf mücadelesinde kadınlar” başlıklı panel ilgiyle buluşarak gerçekleşti
İlk konuşmacı akademisyen Sibel Özbudun’duhttps://t.co/0Qwct1FcH6 pic.twitter.com/HO64nr6WrY
— Alınteri Gazetesi (@GazeteAlinteri3) June 23, 2025
“1960’a gelindiğinde, binlerce kadın işçi çalışmasına rağmen sadece 33 emzirme odası ve 32 kreş vardı. İzmir İktisat Kongresi ve sonraki düzenlemeler kadın işçiler için çok şey sağlamadı. Kadın işçiler erkek işçilerin yarısı kadar ücret alıyor, çalışma saatleri uzun ve küçük çocuklar çalıştırılıyordu. Denetim dışı küçük işletmelerde durum daha da kötüydü ve işçiler sağlıksız koşullarda çalıştırılıyordu” diye belirterek 15-16 Haziran’a gelen dönemin karakterini anlatan Özbudun konuşmasını dönemin direnişleri ve 15-16 Haziran’daki kadın dinamiğini örneklerle anlatarak tamamladı.
Kapitalizm-devlet ve kadınlar
Alınteri temsilcisi Mürüvet Küçük konuşmasına kadınların kamusal alandaki görünürlüğü ve bazı cinsiyet temelli taleplerinin karşılanmasının gerek Osmanlı’nın son dönemi gerekse Cumhuriyet dönemlerinde esas olarak devletin kontrolünde gerçekleştirildiğini, onun sınırlarının da kapitalist üretimin emperyalist iş bölümü içindeki yere göre çizildiğini, ancak buna kadınların mücadelesinin zorlayıcılığının da eşlik ettiğini belirtti.
Osmanlı’da 1800’lerin ortasından itibaren sömürgeci devletlerin pazar ve üretim ihtiyaçlarının devletin kadınlara yönelik yaklaşımını da belirlediğini, kadınların hem tüketim pazarını canlandırmaları ama hem de kapitalist üretim için ucuz işgücü olarak kamusal alana dahil olmasının bu bağlantıyla doğrudan ilişkili olduğunu ifade etti. Bunun salt bu iki faktörle değil ama kadınların gerek işçi sınıfı cephesindeki direnişleri gerekse aydın-eğitimli kadın kesiminin Batı’da gelişen kadın mücadelesiyle de eşgüdümlü olarak burada da cinsiyet eşitliği temelinde çeşitli taleplerle sahneye dahil olmalarının yarattığı toplumsal dönüşümle doğrudan ilişkili olduğunu ifade etti.
Bu üç faktörün daha sonraki dönemleri de belirlediğini kaydeden Küçük, bunları Meşrutiyet dönemleri ve Cumhuriyet’in kuruluş yılları bakımından kısaca irdelerdi. Küçük, kadınların kamusal alana dahlinin ve eşitlik taleplerinin Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde seçme ve seçilme hakkı sınırlarında kaldığını, o dönemin okumuş-aydın kadınlarıyla işçi sınıfından kadınlar arasında her iki cepheden mücadeleyi bütünleyecek bir ilişki kurulamadığını ifade etti.
Panelin 2. konuşmacısı Alınteri temsilcisi Mürüvet Küçük’tü. Küçük, Türkiye’de kadın mücadelesinin dayandığı temelleri irdelediği bir sunum yaptıhttps://t.co/0Qwct1FcH6 pic.twitter.com/v8GW3vlGpS
— Alınteri Gazetesi (@GazeteAlinteri3) June 23, 2025
Cumhuriyet’in kadın mücadelesine yaklaşımının da esas olarak cumhuriyet felsefesinin toplumsal kesimlere taşınması olduğu, kadın aydınlanmacılığının bu yönde bir toplumsal mühendislik çalışmasının aracı sınırlarında ele alındığı, dönemin feminist kadın hareketinin Cumhuriyet’le bu temelde sürtüşmeler yaşadığı ve en nihayetinde sönümlenerek onun istediği sınırlara doğru gerilediğini vurguladı.
Küçük 1950-‘60’lara kadar bir kadın mücadelesinin söz konusu olmadığını, ondan sonraysa asıl olarak işçi ve emekçi kadınların sınıf taleplerinin belirleyici olduğu mücadelesinin sahnede yer aldığını ifade etti. Kadınların fabrikada, yaşam alanlarında kapitalizmin o zamanki düzeyi sınırlarında emekçilere dayatılan yaşam koşullarına karşı mücadelenin dinamiği haline geldiklerini belirtti.
Feminist bir yaklaşımdan ziyade esas olarak bu mücadelenin belirleyici olduğunu kaydeden Küçük, sonraki yıllarda devrimci hareketin gelişimi ve toplumsallaşması içinde de bunun böyle devam ettiğini dile getirdi.
Küçük, ’80 ve sonrasındaki yıllarda da kadın mücadelesinin esas olarak kapitalist sıçrama ve neoliberal politikaların kadınları kitlesel olarak üretime çekmesi ve bu durumun yarattığı toplumsal sonuçlar temelinde gelişip yaşandığını vurguladı. Bu dönemde devrimci hareketin ezilmesi ve kitlelerin örgütsüzleştirilmesiyle toplumsal kültür ve düşünüşün de doğrudan devletin müdahalesi de dahil kapitalizmin ihtiyaçları temelinde kapsamlı bir altüst oluşa uğradığını kaydetti. Küçük, Türkiye’de feminist kadın mücadelesinin de aynı yıllarda ortaya çıktığını, bu hareketin dayak, boşanmanın ve kürtaj hakkının engellenmesi gibi toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine karşı mücadeleyle bu konudaki duyarlılığı geliştirdiğini sözlerine ekledi.
Gelinen noktada ise kadınların bu nesnellik üzerinden yaşadığı özgürleşmenin geleneksel kurumları sarsması, toplumsal ve cinsler arası ilişkiyi biçimlendirmesiyle birlikte devletin yeniden doğrudan müdahalesinin söz konusu olduğunu belirtti. Aile kurumunun çözülmesi ve doğurganlık oranının düşmesinin dünyada olduğu gibi Türkiye’de de siyasallaşmış bir kadın düşmanlığını körüklediğini, devletin bunu merkezi olarak yönettiğini ifade etti.
Kavel, Paşabahçe, Berec, 15-16 Haziran ve kadın işçiler
İlmek Kadın Dayanışması temsilcisi Sibel Korkmaz Sarı, Gülten Akın’ın Sardunya şiirindeki dizelerle başladığı konuşmasında kadınların direncini ve hayatta kalma gücünü sardunya çiçeğine benzetti. Kadınların direniş alanlarında yer almasının erkeklere göre daha zorlu bir süreç olduğunu, ev içi bakım emeği, eş ve baba baskısı gibi engellerle karşılaştıklarını belirten Sibel Sarı Korkmaz, sunumunda 15-16 Haziran direnişi öncesinde 1960’lardaki Kavel, Paşabahçe ve Berec direnişlerindeki kadınlardan bahsedeceğini ifade etti. Sibel Sarı Korkmaz, bu direnişlerde yer alan kadın işçilere ilişkin belgelerden de aktarımlar yaparak o dönem işçi sınıfı içinde nasıl bir dinamiği temsil ettiklerini irdeledi.
Anayasada TİS ve grev hakkı olmasına rağmen yasal olarak uygulanmadığını vurgulayan Sibel Korkmaz Sarı, Kavel işçilerinin Maden-İş Sendikası’nda örgütlenmeye başladıklarını, bunun patronun hiç hoşuna gitmediğini ve yeni bir müdür atadığını, bu müdürün de işçilerin sendikalaşmasını hedefleyip baskı uyguladığını ‘ya iş ya sendika’ dediğini hatırlattı. İşçilerin ertesi gün önce iş yavaşlattıklarını, bunun üzerine patronun işçilerle görüştüğünü, karşılıklı olarak geri adım atmadıklarını, müdürün işçilere “yaptığınız yasadışı grevdir” dediğini, işçilerin zaten bu kanunsuz grevi kanunlaştırmak istediklerini belirtti.
Panelin 2. konuşmacısı İlmek Kadın Dayanışması temsilcisi Sibel Korkmaz Sarı’ydı. Sarı, ’60’lardaki işçi direnişlerinde kadın işçilerin rolüne, duruşuna odaklanan bir sunum yaptıhttps://t.co/0Qwct1FcH6 pic.twitter.com/TGKGCCMuzK
— Alınteri Gazetesi (@GazeteAlinteri3) June 23, 2025
Korkmaz Sarı, “İşçiler karşı tarafın her hamlesine sert yanıt verirler” diye özetledi Kavel’in ruhunu.
Direnişin ardından işçilere ceza kesildiğini ve bazılarının şimdinin Kod 29’u anlamına gelen o zamanın İş Kanunun 16’ıncı maddesiyle yani “bazılarının ahlak ve hüsniyete uymadıkları” gerekçesiyle işten çıkarıldıklarını, bunun üzerine 28 Ocak 1963’te 220 işçinin direnişe başladığını ifade etti.
Bu grevde kadın işçiler greve öncülük etmeseler bile grevin örgütlenmesi, komitelerin kurulması, patronun tüm müdahalelerine karşı her kritik konuda erkek işçilerle birlikte direndiklerini anlatan konuşmacı, ‘60’ların mahalleler, genç, kadın herkesin direndiği yıllar olduğunu belirtti.
Grev çadırları kuran, mahalleliyle grev ateşi yakan işçilerin üzerindeki baskının arttığını ve işçi annelerinden Nesibe annenin mahalleliye haber vermesi üzerine halkın fabrika önüne akmasıyla grev kırıcılığı engellendiğini kaydeden Korkmaz Sarı, kadınların grev önlükleri giydiğini, grev kırıcılarının fabrikaya girmelerini engellediğini, son olarak Nesibe anne valinin karşısına dikilip “Ne istiyorsun bu çocuklardan, bu çocuklar hakkını istiyorlar. Onlara dokunursan seni öldürürüm” anlamına gelen sözlerle meydan okuduğunu anlattı.
Kavel direnişinde bir işçinin “Biz burada işçinin önüne bir yol açıyoruz” sözlerinde olduğu gibi işçi sınıfının önünde bir yol açtığının altını çizen Korkmaz Sarı, Anayasada olup uygulanmayan grev ve toplu sözleşme hakkının bu grevle kazanıldığını ifade etti.
Paşabahçe Direnişi’nin Kavel’le doğrudan ilişkili olduğunu belirten Sibel Korkmaz Sarı, Kavel direnişiyle yasalara geçen Kavel Maddesi’nin (işçilerin toplu sözleşme hakkı var der o madde) bu direnişle sınandığını vurguladı. Cam-İş’te örgütlü işçilerin sendikanın TİS maddelerini beğenmediğini ve 2 bin 500’ünün birden direnişe geçerek İskele Meyanı’nda büyük bir miting yaptıklarını, başka fabrikalar ve halkın çeşitli kesimlerinin de katıldığını anlatan Sibel Sarı Korkmaz, grevin işçi sınıfının kolektif hareketi ve dayanışmasının da çarpıcı bir ifadesi olduğunun altını çizdi.
Paşabahçe’de de kadınların erkek işçilerle birlikte grev alanında olduğunu, ellerinde sopalar-kazmalarla nöbet tuttuklarını, gece grev gözcülüğü yaptıklarını vurgulayan Sibel Korkmaz Sarı, grevin kazandığı nitelik karşısında dönemin Başbakanı Demirel’in “memleketin sağlığını bozacak nitelikte” diyerek grevi 1 ay ertelediğini yani fiilen yasakladığını anlattı.
“Bu arada 11 işçi işbaşı yapar. O anda bir kadın işbaşı yapan kocasına kızgınlıkla fabrika önüne gelip “Söyleyin ona söyleyin! Eğer o da arkadaşlarıyla birlikte direnişe çıkmazsa bir daha onu eve almayacağım” der. Yani kadınların böyle de bir gücü var” şeklinde devam eden Sibel Korkmaz Sarı, sonuçta grevin kazanıldığını ve bu grevin DİSK’in kurulunda büyük bir rol oynadığını kaydetti.
Sibel Korkmaz Sarı Paşabahçe’de toplu sözleşme hakkı sınanırken Berec’te de grev hakkı sınandığının altını çizerek Berec grevini anlattı.
Berec’in kurulu olduğu bölgenin o dönemki sosyolojik özelliklerini anlatan Sibel Korkmaz Sarı, yoksul halkın yoğun olarak yaşadığı bu mahallenin çocuklarının fabrikada işçi yapıldığını, ucuzun da ucuzuna çalıştırıldıklarını belirtti. “Bin 100 işçinin çalıştırıldığı fabrikada bunun 790’ına yakını kadındır. Genelde 15-16 yaşındaki kadınlardır bunlar” diye belirten Sibel Korkmaz Sarı, o dönem işçilerle yapılan röportajlardan bölümler aktardı.
Berec’in de sendika düşmanlığıyla başladığı ve 41 gün sürdüğünü, bu grevde kadınların çok önemli bir rol oynağını vurguladı.
“Kadınlar grevlerin öznesi ve yürütücüsü konumunda. İşçiler, fabrikanın bahçesine dövizler asarak taleplerini dile getiriyorlar: ‘Bugüne kadar yalanla beslendik, artık yalana paydos’, ‘İane değil, hakkımızı istiyoruz’, ‘İş, ekmek, sosyal adalet istiyoruz’ diye yazıyor bu dövizlerde. İşçi kadınlar, pratik içinde öğreniyor ve birbirlerine öğretiyorlar” dedi.
Berec’teki grevin işçilerin kararlılığıyla başarıya ulaştığını ve bir ilki temsil ettiğini kaydeden konuşmacı, “İlk grev hakkının kullanılması. Ayrıca, işçiler ilk kez tiyatroya, sinemaya gidiyorlar, folklor gösterisi izliyorlar ve hatta fabrikanın bahçesinde nikahlar kıyılıyor” diye vurguladı.
1960’lı yılların işçi sınıfının mücadele birikimi ve deneyimlerinin diğer dönemlere aktarıldığı yıllar olduğunu ve bu dönemde kadınların önemli rol oynadığını, kadınların grevlerde ön saflarda yer alarak erkeklerle birlikte direnişleri desteklediklerini kaydeden Korkmaz Sarı, 15-16 Haziran direnişinde kadın işçilerin tankların ve barikatların üzerine yürüyerek direnişe geçtiğini anlattı.
Özellikle Mecidiyeköy ve Levent’teki fabrikalarda kadınların beyaz önlükleriyle barikatları aştığını, İbrahim İlaç Fabrikası’nda Nurten Arıcan’ın işçi önderlerinden biri olarak “Haydi” lafıyla işçileri yönlendirdiğini ve Topkapı’da barikat önünde oturma eylemi yaptıkları ifade etti.
İşçi sınıfının mücadele hafızası ve birikiminin bugünlere taşındığını kaydeden Sibel Korkmaz Sarı sözlerini “Çiğli direnişçileri de burada onların direnişinde de gördük ki, kadınlar birçok engelleri aşmak zorunda kalıyorlar. Farplas, Polonez, Migros, direnişinde gördük kadınların direngenliğini. Kadınlar evdeki engelleri aşarak direnişlerde de mücadele ediyorlar. Engelleri aşarak gelen kadınlar direnişlerde de barikatların en önünde mücadele ederek bir kazanım elde etmeden geri dönmüyorlar” diye bitirdi.
Panel Çiğli Belediyesi’ndeki işi için direnen kadın işçilerin kısa konuşması, soru ve cevap ile İlmek Müzik Grubu’nun ezgileriyle sonlandı.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!