Poyraz Soysal
Sesi Karadeniz’in asi dalgaları gibi isyankar, bir dost sohbetinin sıcaklığı kadar samimiydi. Tanımadık ama abimiz oldu. Ne kadar rengi değiştirilmeye çalışılsa, başkalaştırılsa, asimile edilmeye çalışılsa da bir o kadar köklerine sıkı sıkı sarılan toprakların bir parçasıydı. O topraklar ki ’80 öncesinin direngenliğine kucak açmıştı. Faşist cunta onun da ailesine yönelmiş ama o güzel mayanın akışkanlığını engelleyememiş. Böylesi bir süreçte mayalanmış Kazım Koyuncu’nun kişiliği. Onun içindir belki bir yanı henüz dünyada bile olmadığı ’68 kokar, bir yanı ’90’ların özgün havası gibi gelir bana. Belki 90’lar denince o ve onun gibilerin varlığını hatırlamak dünyadan umudu kesmemek için güzel bir nedendir…
Çok dillendirilir ’90’lar bugünlerde. Bir kesim için cennettir adeta. “Derdin tasanın olmadığı yıllar” genellikle Akdeniz formu kıpır kıpır şarkılar… Belki de haksız değillerdi bilmeyenler. Onlar öyle desin, düşünsün diye yaratılan bir hava vardı. Modern kayıt sistemleri, flamenko ya da rock motifleriyle biçimlendirilmiş güçlü bir aranje ile gümbür gümbür bir müzik piyasası almış yürümüştü. Kentli orta sınıf gençlerin bütün zevklerini süslüyor hatta emekçi semtlere yayılıyordu. Bu dalgadan etkilenmeyen ve erken işçileşen gençler için de alternatifi vardı düzen sanatının. Kahırlı hayatı, çivi çiviyi söker mantığıyla kahırlı söz ve melodilerle yenmeye çalışıyordu milyonlarca genç. Tıpkı düzenin istediği gibi gerçek ’90’lar yoktu o ezgilerde. Kemerleri kevgire dönen yoksullar, yakılan köyler, dolup taşan işkence tezgahları ve gencecik yaşında bu alçaklığa direnip dövüşerek toprağa düşenler. Hiç birisi yoktu. Olsa bile imalarla sıkıştırılıyorlardı ölçü aralarına.
Bu yaşananlara yer veren ama 12 Eylül sonrası yılgınlık ve tasfiyeciliğin şekillendirdiği bir sanat anlayışından sol arabesk diyebileceğimiz tarz doğdu. “Çok acı vardı, analar ağlıyordu ve eskiden görkemli bir mücadele vardı” Bütün bu kirin pasın arasında 90’larda gelişen devrimci mücadele kavganın yenilenmiş müziğini yaratıyordu. “Dövüşenler vardı bu havalarda” onların destancıları neden olmasındı?..
Siyasetlerin çevresinde ya da bağımsız olarak yeni devrimci ve Kürt müzik grupları doğuyordu. Her yer sahneydi onlar için. Grev alanları, hapishane önleri, direnişler, pazar yerleri… Kutup Yıldızı, Grup Yorum, Grup Munzur, Koma Amed, Yenigün Müzik Topluluğu, Grup Merhaba… Kazım Koyuncu’nun da bu sürecin dışında kalması beklenemezdi. İlk adım olarak Grup Dinmeyen ile tanıdık sesini. Hiçbir karşılığı olmayan “özgün müzik” kavramını hiç benimsemem ama o kendi özgün tarzını yaratmaya başlamıştı bile ilk adımda. Sonra bu adımı daha da geliştirdi. Unutulmaya yüz tutmak zorunda bırakılan diller vardı geldiği topraklarda ve o dillerin milyonlarca anıyla yüklü ezgileri. Hem o devrimci bir müzisyendi. Eskinin içinde yeniyi yaratmalıydı. Karadeniz’in hırçın dalgalarının müziği, niye elektrogitar, bas ve davul ile harmanlanıp rock tarzında seslendirilmesindi? Yeni grubu Zuğaşi Berepe bu sürecin ürünüydü. 1998 Yılında grubun dağılmasının ardından, bölge dillerini dünyaya tanıtan solo albümleri geldi. İlk solo albümü Viya’ydı. Bu ismi Karadeniz sahil yoluna bir tepki olarak koyduğu söylenir. Bu albümde Lazca, Türkçe, Hemşince, Gürcüce gibi çeşitli dillerde şarkılar yer aldı. Müzikal altyapının da farklı olduğu albümde yöresel sazların yoğunluğu dikkat çekti. Viya’nın ardından çıkan Hayde albümü de büyük yankı uyandırdı. Ne yazık ki daha geniş kitleler tarafından tanınmasında yaptığı dizi müziklerinin etkisi ağır basıyordu.
Bu topraklardaki ırkçılık gibi, her şeyi yok eden felaketlerden birisi de Çernobil’di. Yıllarca bölgede ölümlere neden olan Çernobil Kazım Koyuncu’yu da bizden kopardı. Tabii fiziksel olarak sadece. Ömrü boyunca kavgasını verdiği, verdiği zararı teşhir ettiği Çernobil onun da yaşamını çaldı. O neoliberal dönemin çölleşmesine adeta bir set gibiydi. Dönemin bencilliğine inat hep üretmeyi seçti. Kardeşi Niyazi Koyuncu bir röportajda, abisinin kendisine “Sanatla, tiyatroyla müzikle iç içe bir hayat” önerdiğini belirtir. Yani kariyer hırsından, küçük burjuva kibrinden oldukça uzaktı. O nedenle hep örnek oldu.
Üniversite yıllarım Kazım Koyuncu’nun aramızdan ayrıldığı yıllara yakındı. Gençlik örgütleri onu paylaşamaz “Bizim yoldaşımızdı, hayır bizim yoldaşımızdı” diye çekişirlerdi. O dünya halklarının ve doğanın yoldaşıydı. Her zaman duyarlılığını korudu. Devrimi öyle bir anlatırdı ki en karşıtı bile itiraz edemezdi. “Devrimi düşlüyorsan ona göre yaşarsın. Yürüyüşün farklı olur. Bakkala, manava başka türlü davranırsın. Bunun için sana kimse puan yazmaz tabii; ama anlarlar. Orada birisi farklı yürüyordur” demişti.
Giderken de teşekkür etmişti dünyaya her şey için. Bizden de milyon kere teşekkür sana. “Kavganın ortasında yapayalnız kalsak da” direncimizi kaybetmemeyi öğrettiğin için. Binlerce sevgi sana. “Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Don Kişotlar’a, ateş hırsızlarına, Ernesto “Çe” Guevara’ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz.
Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. ‘Teşekkürler dünya.’
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!