Cuma, 17 Temmuz 2026

Ceride-i Havadis’ten Leman Dergisi’ne Sansür ve Linç Kültürü -IV



Kurucu kodlarını İttihat Terakki’ye borçlu olan genç Cumhuriyet de ‘halk iradesi’ söylemine sıkı sıkı sarılacak ve karşısına çıkan her itirazı “ulusal egemenlik”e yapılmış bir darbe olarak niteleyerek gardını alacaktır


Eylül Gökçin

Tarihsel devinim içerisinde baktığımızda 20 yüzyıl başlarında I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sona ermesiyle imparatorluklar yerini ulus devletlere bırakacaktır. Ulus devletler krallara ya da sultanlara tanrı tarafından verildiğine inanılan yönetim erkini tanrısal olmaktan çıkarıp dünyevi kurallarla bezemişler ve ona süslü bir ad bulmaktan da geri durmamışlardır. “Ulusal egemenlik” bir başka deyişle “halk iradesi”… Böylece “halk iradesi”ni istedikleri şekilde manipüle ederek istedikleri her şeyi, istedikleri zaman yapma gücünü elde edeceklerdir. Bu gücü sorgulayanları, bu güce karşı çıkanları veya “başka bir dünya mümkün” diyenleri ise “halk iradesi”ne karşı çıkmakla suçlayacak ve her dönemin kullanışlı paratoneri olan “vatan haini” söylemini yaratacaklardır. Her ne kadar kabul etmek istemese de kurucu kodlarını bir bakıma İttihat Terakki’ye borçlu olan genç Cumhuriyet de bu söyleme sıkı sıkı sarılacak ve karşısına çıkan her itirazı “ulusal egemenlik”e yapılmış bir darbe olarak niteleyecek ve hemen gardını alacaktır.

Bu durum dönemin basını açısından da aynı düzlemde ilerleyecek İstibdat ve İttihat Terakki dönemlerinde ağır sansür ve koyu bir baskı altında yürütülen yayın hayatı, Cumhuriyet’in ilanıyla kendini daha da baskıcı ellere teslim edecektir. Bu dönemde basın, yapılan inkılapların halka benimsetilebilmesi için halktan çok devletin sesini yansıtan bir araç haline getirilecektir.

Cumhuriyet’in ilanıyla basının oluşturduğu resim ise şöyledir. Malta’dan sürgünden dönen Hüseyin Cahit Yalçın’ın çıkardığı Tanin, Velid Ebuzziya’nın çıkardığı Tevhid-i Efkar, Ahmet Emin (Yalman)’ın çıkardığı Vatan ve Eşref Edip’in çıkardığı Sebilürreşad gazetelerinin Ankara ile bazı konularda çok iyi anlaşamadığı görülmektedir. Bu konuların başında ise Cumhuriyet’in ilanı ve halifeliğin ilgası (kaldırılması) gelmektedir. Ahmet Cevdet’in çıkardığı İkdam orta yolcudur. Ali Naci ve Falih Rıfkı (Atay)’ın çıkardıkları Akşam, Ahmet Emin (Yalman)’in ve Mehmet Asım (Us)’ın çıkardığı Vakit ve Yunus Nadi’nin Cumhuriyet’i ise Ankara yanlısıdır. Yunus Nadi hükümete olan desteğini her zaman gösterecektir. Hükümet ise bu desteği karşılıksız bırakmayacak, İttihatçıların genel merkezi olan ünlü “Kırmızı Konağı” Yunus Nadi’ye tahsis edecek ardından ise “vatan hainliği” ile suçlanarak yurtdışına çıkmak zorunda kalan Ermeni Minasyan’ın matbaasındaki tüm makineleri de Cumhuriyet gazetesinin emrine verecektir.

Cumhuriyet’in ilanı aceleye mi geldi?

Cumhuriyet’in ilan edilmesi ve ardından Mustafa Kemal’in cumhurbaşkanı olması muhalif basındaki seslerin yükselmesine neden olacak ve  Cumhuriyet’in ilanının aceleye getirildiğini düşünen Hüseyin Cahit, gazetesi Tanin’de “İyi bir şey yapmak için fena bir yol tutulmuştu” diyecek, ardından cumhurbaşkanının halife olmayı isteyeceğinden kuşku duyduğunu belirterek “En büyük ruhlu adamlar bile kişisel güç sahibi olmanın cazibesine karşı koyamamışlardır” diyerek bir nevi Mustafa Kemal’in güç zehirlenmesine uğradığını dile getirecektir. Aynı günlerde Rauf Orbay ise gazetelere verdiği demeçlerde cumhuriyet rejimine pek de ısınamadığını dile getirecek sonrasında ise sürpriz bir biçimde halife Abdülmecid’i ziyaret edecektir. Bu durumu öfkeyle karşılayan Başbakan İsmet İnönü ise şunları söyleyecektir: “Halife’yi ziyaret bir Hilafet sorunudur. Tarihin herhangi bir döneminde bir halife, zihninde memleketin geleceğine karışmak arzusunu geçirirse, o kafayı mutlaka koparacağız.”  Ankara ile muhalifler arasında bu tartışmalar yaşanırken Kasım 1923’te İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri, halifenin görevinden istifa etmemesi konusunda bir mektup kaleme alacak ve bu mektup Tanin gazetesinde yayımlanacaktır. İzleyen günlerde ise Hintli Müslümanlardan Ağa Han ile Emir Ali’nin hilafetin kaldırılmamasını talep eden mektubu İkdam ve Tanin gazetelerinde yayımlanacaktır.

Bu durum üzerine dönemin başbakanı İsmet İnönü konuyu Meclis gündemine taşıyarak mektubu yayımlayanların İstiklal Mahkemelerine verilmesini isteyecektir. Hemen oracıkta yapılan seçimler sonucu İstiklal Mahkemesi Heyeti şöyle oluşturulacaktır. Başkan İhsan Topçu, Savcı Vasıf Çınar, Üyeler Refik Koraltan, Cevdet Izrap ve Hakkari mebusu Asaf Bey. Aynı gün Hüseyin Cahit, Ahmet Cevdet, Velid Ebuzziya ve Ömer İzzetin Bey tutuklanacaklar Baro başkanı Lütfi Fikri ise gözaltına alınacaktır.

Aralık ayında mahkeme başlayacak ve Hüseyin Cahit mahkeme heyetine savunmasında şunları söyleyecektir: “Bu memlekette Cumhuriyet’in dayanakları birkaç zat-ı muhterem değildir. Cumhuriyet’in dayanakları hak ve adalettir, kanundur. Kimden gelirse gelsin millet zulümden, istibdattan nefret eder. Ben Cumhuriyetin dayanaklarını sağlamlaştırmak için bütün iyiniyetimle çalışıyorum. Biliyorum ki üzerime düşmanlıkları çekiyorum… Ben vatan haini değilim…”  Sonuç olarak muhalif gazetecilere neyi yazıp neyi yazamayacakları konusunda gözdağı verilecek ve tüm sanıklar beraat edecektir. Ardından gazetecilerle cumhurbaşkanının arasını yumuşatmak için İzmir’de bir toplantı düzenlenecek toplantıya Ahmet Cevdet, Hüseyin Cahit, Celal Nuri (İleri), Mehmet Asım (Us), Ahmet Emin (Yalman) katılacaktır. Toplantı için Velid Ebuzziya’da İzmir’e çağrılacak ancak M. Kemal “Sabit ve geri fikirleri olduğu için onunla tartışmaktan bir sonuç çıkmayacağı düşüncesinde” olduğu için Velid Ebuzziya toplantıya katılmaması konusunda uyarılacaktır.

Hepimizin bildiği ve tarihin akışı içerisinde tekrar tekrar tecrübe ettiği gibi hükümetlere olağanüstü yetkiler veren kanunlar kurulmuş ya da kurulacak olan rejimin siyasi ve iktisadi dayanakları olacaktır. Sistem bu kanunlar aracılığıyla da kendini yeniden tahkim edecektir. İttihat Terakki nasıl 31 Mart gerici ayaklanmasını fırsat bilerek sıkıyönetim kanununu yürürlüğe koyup yarattığı devlet mekanizmalarını korumaya ve kalıcılaştırmaya çalıştıysa, Kemalist kadrolar da aynı yolu izleyerek Şeyh Said İsyanı’nı bahane edecek Takrir-i Sükun Kanunu‘nu çıkararak yeni kurulan rejimin kalıcılığını sağlamaya yönelecektir. Üstelik yönelmekle de kalmayacak uyguladığı koyu baskı rejimine kılıf bulacak “halk iradesinin”, yani rejimin tehlikede olduğunu söyleyerek muhalefeti tamamen baskı altına almayı hedefleyecektir.

Tek maddelik Takrir-i Sükun Kanunu

4 Mart 1924’te kabul edilen Takrir-i Sükun Kanunu tek maddeliktir. “İrtica ve isyana ve memleketin içtimai nizamını, huzur ve sükununu ve emniyet ve asayişini ihlale bais (yol açacak) bilumum teşkilat ve tahkirat ve teşvikat ve teşebbüsat ve neşriyatı hükümet, reisicumhurun tasdiki ile re’sen (doğrudan doğruya) ve idareten men’e mezundur.”

İki yıllığına kabul edilen kanunun süresi iki yıl daha uzatılacak ve Takrir-i Sükun Kanunu 1929’a kadar yürürlükte kalacaktır. Kanun’un çıkarılmasından bir gün sonra Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul’da  Son Telgraf, Tevhid-i Efkar, İstiklal ve Orak Çekiç gazeteleri ile Sebilürreşad ve Aydınlık dergileri bir gün sonra ise Adana’da yayın yapan Toksöz gazetesi kapatılacaktır. Ardından gelen tutuklama dalgasıyla İstanbul’da Presse du Soir, İzmir’de Saday-ı Hak, Trabzon’da İstikbal ve Kahkaha, Adana’da Savha, Bursa’da Yoldaş gazeteleri kapatılarak sorumluları tutuklanacaktır.

Bu dönemde biri Şark İstiklal Mahkemeleri biri Ankara İstiklal Mahkemeleri olmak üzere iki İstiklal Mahkemesi’nin kurulmasına karar verilecektir. İsyanı bastıran hükümet Şeyh Said’i ve kırk yedi kişiyi üç ay gibi bir sürede “yargılayacak” ve idama mahkum edecektir. Ankara’da kurulan İstiklal Mahkemesi’ne üyelerinin neredeyse hepsinin adı “Ali” olduğu için “Üç Ali’ler Mahkemesi” denecektir. Ankara İstiklal Mahkemeleri’nde yapılan yargılama sonucu ağır cezalar çıkacaktır. Hasan Ali (Ediz) 15 yıl, Dr. Şefik Hüsnü (Değmer) 15 yıl, Dr. Hikmet Kıvılcımlı 10 yıl, Şevket Süreyya Aydemir 10 yıl, Sadreddin Celal (Antel) 7 yıl ceza alacaklardır. Hüseyin Cahit ise ömür boyu sürgün cezasına çarptırılacak ve cezasını çekmesi için Çorum’a sürgün edilecektir. Muammer ve Nuri Beyler ise 2’şer yıl ceza alacaklardır. O dönem ağır cezaya çarptırılanlar arasında Nazım Hikmet de yer alacak yurtdışında olduğu için hakkında yakalama kararı çıkarılacaktır. Nazım Hikmet o günleri şöyle anlatacaktır: “Yüreğim tıpkı o takip edildiğimi sandığım akşamki gibi kötü, alçak, hızlı atıyor. Gazeteler İstanbul’da, Ankara’da komünistlerin yakalandığını, İstiklal Mahkemesi’nde yargılanacaklarını, ele geçmeyenlerin ise şiddetle arandığını yazıyordu.”

Ankara İstiklal Mahkemesi’nde görülen bir başka basın davası ise Resimli Hafta dergisinin davası olacaktır. Sanıklar ise derginin sahibi ve aynı zamanda yazı işleri müdürü Zekeriya Sertel ile o dönem Hüseyin Kenan takma adıyla yazan Cevat Şakir (Kabaağaçlı)’dır. Yargılamaya neden olan yazının başlığı ise şöyledir: “İdama Mahkum Olan İnsanlar, Bile Bile Ölüme Nasıl Giderler” Sertel ve Cevat Şakir bu yazı nedeniyle “halkı ordu ileri gelenlerine ve hükümete karşı tahrik ve askeri kaçmaya kışkırtmak”la suçlanacaklardır.

“Üç Ali’ler Mahkemesi”

Zekeriya Sertel neden tutuklanıp Ankara’ya gönderildiği konusunda merak içindeyken arkadaşı Nabizade Hamdi Bey onu ziyarete gelecek Sertel, ondan neyle suçlandığını öğrenmesini isteyecektir.  Hıfzı Topuz 2. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi adlı eserinde Ertesi gün yeniden Sertel’i ziyarete gelen Nabizade Hamdi’nin şunları söylediğini yazacaktır: “Kardeşim dün akşam İstiklal Mahkemesi üyelerini evime çağırdım. Yedik, içtik. Senin durumunu sordum. Sana bir haber getirdim ama üzülme sakın. Seni asacaklar kardeşim.”

Üç Ali’ler Mahkemesi olarak da anılan Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Çetinkaya ilk olarak Zekeriya Sertel’i sorguya çekecektir. Ardından Cevat Şakir’in sorgusu sırasında onun gerçek adını öğrenince onu tanıyacaktır. Cevat Şakir daha önce babasını öldürmekten yargılanmıştır. Ali Çetinkaya öfkeden çılgına dönmüş bir şekilde Zekeriya Sertel’e şunları söyleyecektir: “Beraber çalışacak başka adam bulamadın mı? Çıkın dışarıya!”

İki gün sonra karar sanıkların yüzlerine okunacaktır. “Memlekette isyan bulunduğu bir sırada askeri isyana teşvik edici yazılar yazmak. Yüksek eğitim görmüş aydın kişiler olarak yapmak…” suçlarından Zekeriya Sertel 3 yıl Sinop’ta sürgüne mahkum edilecek, Cevat Şakir ise Bodrum’a sürgüne gönderilecektir. İdam cezası bekleyen Sertel ise hemen eşi Sabiha Sertel’e bir telgraf çekerek “Müjde… Üç yıl Sinop’ta kalebentliğe mahkum oldum!” diyecektir.

Sıra diğer gazetecilerin yargılamasına gelecektir. Son Telgraf, Tevhid-i Efkar, Sebilürreşad ve Toksöz gazetelerinin yöneticileri Şey Said İsyanı’yla bağlantıları olduğu gerekçesiyle tutuklanarak Elazığ’a gönderileceklerdir. Bundan iki ay sonra ise aynı gerekçe ile Vatan gazetesi kapatılacak ve Ahmet Emin (Yalman), İsmail Müştak (Mayokan), Suphi Nuri (İleri), Ahmet Şükrü (Esmer)’nün Elazığ’da yargılanmasına karar verilecektir.

Ahmet Emin anılarında yargılamanın trajikomikliğinden dem vurarak yemeklerini mahkeme üyeleriyle birlikte yediklerini bu yemeklerde ise mahkeme başkanı Mazhar Müfit’in sabah akşam kendilerine zamparalık hikayelerini anlattığını söyleyecektir. Mahkeme üyelerinden Ali Saib ise daha sert ve intikamcı bir tavır sergileyecektir. Ahmet Emin’e bazen “Akıbetin belli oldu. Asılacaksın. Bu çok basit bir şeydir. Boynuna ilmek halinde bir ip takarlar, ipi çekerler. Ondan sonra hiçbir şey duymazsın. Görüyorsun ya, bu diş çektirmekten kolay ve rahat bir şey…” bazen de “Hakkındaki karar değişti. Çapakçur’a sürüleceksin. Ölünceye kadar orada kalacaksın. Bir evlat bekliyormuşsun, ömrün vefa ederse yirmi yaşına vardığı zaman onu görürsün” diyecektir.

Trajikomik bir şekilde başlayan yargılama aynı şekilde son bulacaktır. Yargılanan gazeteciler reisicumhura bir özür mektubu kaleme alacaklar, reisicumhurun mahkemeye gönderdiği bir telgraf ile bir daha gazetecilik yapmama koşuluyla beraat edeceklerdir. Yazılan bu mektubu imzalamayan tek gazeteci ise Adana’da yayımlanan Toksöz gazetesinin sahibi Kemali Bey’dir. Bir süre tutuklu kaldıktan sonra o da serbest bırakılacaktır.

Muhalif tüm sesleri ezmek için çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile yaratılan koyu karanlık uzun yıllar sürecek ve her alanda duyulan tek ses Kemalist burjuva hükümetin sesi olacaktır. 1931-1938 yılları arasındaki dönem ise basın açısından çok farklı olmayacak hükümet bir yandan basın özgürlüğünün gerekliliğinden bahsederken öte yandan bu özgürlüğün yine hükümetin denetiminde olduğunu sık sık vurgulayacaktır. Bu durumun uygulayıcısı ise “devlet adamı” figürünün yaratılmasında büyük katkıları olan, 1927- 1938 yılları arasında içişleri bakanlığı yapan ve “daimi içişleri bakanı” olarak da anılan Şükrü Kaya olacaktır. 1915 Ermeni soykırımının baş aktörlerinden olan ve Dersim Katliamı’nda da boy gösterecek olan Kaya basın özgürlüğü için şunları söyleyecektir: “…Yazı özgürlüğü yazarın egemenliğindedir, yazarın sorumluluğunu da yargıç saptar.”

Yine bu dönemde sıkça kullanılan “telefon darbesi” deyimi dönemin sansür havasını yansıtması bakımından oldukça önemlidir. “Telefon darbesi” içişleri bakanlığından gelen bir telefon ile gazetelerin kapatılması anlamına gelmektedir. Falih Rıfkı Atay’ın Ulus gazetesindeki şu sözleri oldukça dikkat çekicidir: “Gazetecilerin iyileri sırf aşk yüzünden (meslek aşkı) bu meslektedirler. Ancak pek iyi bilirler ki talihleri bir telefon darbesine bağlıdır.”

Emperyalist savaş yılları

1940’lara doğru giden süreç dünyada Nazizmin yükseldiği ve II. Emperyalist paylaşım Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu yıllar olacaktır. Türkiye’de ise sürecin yansımaları hayli etkili bir şekilde hissedilecektir. Bu süreçte Nazizme göz kırpan politikalar bir bir uygulamaya konulacak, Nazizim yanlısı faşist propaganda güç kazanacaktır.

Emperyalist savaş yıllarında hava hayli ağırlaşacak Tan gazetesi baskınına giden sisli ve puslu yolun taşları bir bir döşenecektir. Bu dönemde Yurt ve Dünya, Yeni Ses, Adımlar ve Tan gazetesi gibi sol gazete ve dergiler, milliyetçi akımların temsilciliğini yaparak faşizmi açıktan açığa savunan Peyami Safa, Cihat Baban ve Ziyad Ebüzziya’nın Tasvir-i Efkar’ı, her dönemin gazetecisi  geçmişte azılı bir muhalif olan fakat çıkarları gereği Tek Parti saflarında yer alan Hüseyin Cahit Yalçın’ın Tanin’i, liberal bir muhalif olan Ahmet Emin Yalman’ın Vatan’ı, Necmettin Sadak’ın başında bulunduğu Akşam ve her dönem Kemalist burjuvazinin sesi olan Cumhuriyet gibi gazeteler yayın hayatını sürdürecektir.

Zekeriya Sertel hatıralarında o dönem basının içinde bulunduğu havayı şöyle dile getirecektir: “İnönü Cumhurbaşkanlığına geldikten sonra diktatörlüğü arttırdı; tek millet tek parti tek şef diye bir sistem kurdu. Bunun adı polis devleti idi. Amansız, insafsız bir polis devleti. Emniyet örgütü kuvvetlendirilmiş, genişletilmişti. Nefes almak olanaksızdı. Basın bile onun elinde ve onun emrindeydi. Resmen sansür yoktu. Ama bazı bakanlar ve Basın Genel Müdürlüğü hemen her gün gazetelere direktifler verirdi. Bu direktiflere uymayanların gazeteleri kapanmak tehlikesi altındaydı.”

Yine bu dönemde Varlık Vergisi gibi faşist icraatlara imza atan, Nazi Almanyası’nın büyük bir sempatizanı olan “Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız” gibi söylemleri sıkça dile getiren, tek parti iktidarının atanmış başbakanı Şükrü Saraçoğlu 1942’de göreve başlayacaktır. Saraçoğlu’nun ırkçı söylemlerinden cesaret alan ve dönemin faşist ruhunun adeta vücuda gelmiş siması olan Nihal Atsız yayınladığı Orhun Dergisi’nin Mart 1944 sayısında başbakana açık bir mektup yazarak ülkedeki komünistlere karşı tedbir almasını isteyecek ve komünizmin ezilmediği taktirde ülkenin zor durumda kalacağını söyleyecektir. Atsız derginin bir sonraki sayısında işi bir adım daha ileri götürecek Pertev Naili Boratav, Ahmet Cevat Emre, Sadrettin Celal ve Sabahattin Ali’nin komünist faaliyetlerde bulunduğunu, bu duruma engel olmayan dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in ise istifa etmesi gerektiğini söyleyecektir. Sabahattin Ali her dönemin kullanışlı paratoneri olan “vatan haini” söylemini kabul etmeyecek ve Atsız’a dava açacaktır. Bu dava ise Türkçüleri hayli kızdıracak ve Türkçüler Atsız’a destek olmanın kızıl komünistlere karşı birlik olma anlamına geldiği propagandasını yapıp bir linç örgütleyerek mahkeme salonunu basacak ve önlerine geleni tartaklayacaklardır. Bu linç girişimi üzerine mahkeme 3 Mayıs 1944 gününe ertelenecek duruşmaya Atsız taraftarlarının alınmaması üzerine linç güruhları Sabahattin Ali ile Nazım Hikmet’in kitaplarının yakıldığı ve anti komünist sloganların atıldığı eylemler örgütleyeceklerdir. Tüm bu yaşananlar Tan gazetesi baskınının provası niteliğinde olacak ve artık sıra Tan gazetesine gelecektir…

Tan Gazetesi baskını

Tan Gazetesi dönemin en çok satan gazetelerinden biridir. Yayın politikasıyla Saraçoğlu Hükümeti’nin bütün şimşeklerini üzerine çekmekte gecikmeyecektir. Olayların patlak vereceği 4 Aralık 1945 tarihinden yaklaşık bir hafta önce Tan Gazetesi ve yine Sertellerin sahibi olduğu Resimli Ay Dergisi’nde Zekeriya Sertel ve Nazım Hikmet’in “Savaştan Kimler Nasıl Zengin Oldu?” yazılarının yayımlanması tek parti yönetiminin Tan Gazetesi’ne topyekün saldırmasına neden olacaktır. Zira bu yazılarda halk yokluktan, yoksulluktan kırılırken evinde yakacak gaz yağı, ekmeğine katık edecek yiyeceği yokken stokçuların servetlerine nasıl servet kattıkları, Türk burjuvazisinin karaborsacılıktan nasıl servetler edindiği dile getirilecek ve bu değirmenin suyu nereden geliyor denecektir.

Ardından Serteller Görüşler Dergisi’ni yayınlayacak Cami Baykurt, Behice Boran, Sabahattin Ali, Mehmet Ali Aybar, Pertev Naili Boratav, Aziz Nesin, Adnan Cemgil gibi birçok isim derginin yazar kadrosunda yer alacaktır. O dönem Serteller liberal görüşlere de dergide yer verecek Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü dergiye yazı göndereceklerini söyleyecekler ancak komünist görünmekten korkarak ilk sayıya söz verdikleri yazıları göndermeyeceklerdir.

Görüşler Dergisi’nin ilk ve son sayısı 1 Aralık 1945’te yayımlanacak ve saatler içerisinde binlerce satacak, bu durum Tek Parti iktidarının hiçte hoşuna gitmeyecektir. Üstelik derginin logosunun tasarımındaki “G” harfi orağa benzetilecek ve dergi komünizm propagandası yapmakla suçlanacaktır. Beklenen startı Cumhuriyet Gazetesi verecek, ertesi gün “Bizim Yoldaşlar Nihayet Maskelerini Attılar” manşetiyle Görüşler Dergisi’ni hedef gösteren bir haber yayınlayacaktır. Haberin devamı ise şöyledir: “Dün bir okuyucumuz Görüşler mecmuası ile idarehanemize geldi. Mecmuayı masanın üzerine yaydı. Başlığını ters çevirerek parmağını üzerine bastı. O şekildeki başlıktan ortaya bir harf değil, bir orak resmi kaldığını hayretle gördük. ‘Böyle G harfi olmaz, bu kasten böyle çizilmiştir’ dedikten sonra sordu: ‘Ya bunun çekici nerede?’ Sustuk. Cevabını yine kendisi verdi. ‘Okuyunca anladım, içinde imiş.’”

Böylece kodlarını Teşkilat-ı Mahsusa’dan alan devlet, her daim olduğu gibi yine lincin fitilini ateşleyecektir. Tam da bu sırada her dönemin kullanışlı gazetecisi olan Hüseyin Cahit Yalçın devreye girecek Tanin Gazetesi’nde “Kalkın Ey Ehli Vatan!” başlıklı bir yazı yayınlayarak kibriti çakacaktır. Yazının içeriği ise şöyledir: “Kalkın Ey Ehli Vatan! Mücadele başlıyor. Ve başlamak lazım. Çünkü en azgın ve insafsız bir propaganda zehiri dökülmesine müsaade edemeyiz… Bunları susturmak, cevap vermek hükümete düşmez. Söz eli kalem tutan gazetecilerin ve hür vatandaşlarındır”

Ayak seslerinin giderek daha net duyulduğu bu linç için elbette kitle desteğine ihtiyaç duyulacak ve 3 Aralık Pazartesi akşamı CHP İl Teşkilatı tarafından tüm öğrenci yurtlarına haber uçurulacaktır. O dönem Tasvir Gazetesi’nin istihbarat şefliğini yapan Tekin Erer anılarında bu durumu şöyle anlatacaktır: “CHP İstanbul İl Teşkilatı tarafından 3 Aralık Pazartesi akşamı talebe yurtlarına gerekli talimat verilmiş ve ertesi sabah Tan gazetesi aleyhine büyük bir nümayiş yapılacağı bildirilmişti. O zaman ben Tasvir Gazetesi’nde istihbarat şefliği yapıyordum. Yazı işleri müdürü rahmetli Necdet Baytok, ertesi sabah gazeteye erkenden gelmemi, komünist neşriyatı yapan gazeteler aleyhine büyük bir nümayiş hazırlandığını duyduğunu, bu haberin bir balon da olabileceğini, binaenaleyh (dolayısıyla) kimseye bir şey söylemememi tenbih etmiştir.”

Hıfzı Topuz, “2. Mahmut’tan Holdinglere” adlı eserinde Tan Gazetesi baskınını şöyle verecektir: “4 Aralık sabahı gençler ellerinde bayraklarla Beyazıt’ta Üniversite bahçesinde toplanmaya başladılar. 10 bin kişilik bir topluluk Beyazıt Meydan’ından Çarşıkapı’ya doğru yürüyüşe geçti. İlk önce Cağaloğlu yokuşunun başında bulunan ve devrimci yayınlar satan ABC Kitabevi’nin camları kırıldı, kitaplar yağma edildi.

Sonra Tan Gazetesi’ne gidildi. Ortalıkta panik havası esiyor ve kepenkler indiriliyordu. Gazetenin birinci katında o zamanlar Türkiye’nin en büyük rotatifleri bulunuyordu. Saldırganlar ellerinde baltalar, keserler ve balyozlarla rotatifleri parçaladılar. Oradan ikinci kata çıkarak oradaki linotipleri de kırdılar. Gazeteciler ortalıkta yoktu, matbaa teknisyenleri, rotatif ustaları ve diziciler de bir yerlere kaçmışlardı. Saldırganlar hızlarını alamayıp kağıt deposuna yüklendiler. Kağıt bobinlerini sokağa çıkartıp Sirkeci’ye doğru yuvarladılar. Kimler yoktu bu gençlerin arasında. Belki de sonradan önemli görevlere gelecek olan hukukçular, iktisatçılar, edebiyat ve tıp fakülteleri öğrencileri… İleride bunların kimi vali olacaktı, kimi milletvekili, kimi gazeteci, kimi de parti lideri… O zamanlar kalabalığın seline kapılmış sürüklenip gidiyorlardı.

Sirkeci’den sonra Köprü’ye geçerek Bankalar Caddesi’nden Tepebaşı’na geldiler. Ben göstericilere orada rastladım. “Kahrolsun Serteller! Kahrolsun Komünistler! Yaşasın İnönü!” diye bağırıyorlardı. İçlerinden bir bölümü Tünel’e yürüdü. Yanılmıyorsam Cami Baykurt, Sabahattin Ali ve Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Yeni Dünya gazetesi Kumbaracı Yokuşu’ndaki bir binada yayına hazırlanıyordu. La Turguie gazetesi ve Görüşler de orada basılıyordu. Oraya da saldırdılar. Bir bölümü İstiklal Caddesi’nden Taksim’e doğru yürüdü. Berrak Kitabevi Fransız Konsolosluğu’nun karşısındaydı. Onun da vitrinlerini kırdılar ve kitapları yağma ettiler. Oradan Taksim Alanına geldiler ve bir genç anıta tırmanmış haykırıyordu. ‘Biz Yeni Dünya istemiyoruz. Bize eski dünyamız yeter!’…”

Can Dündar’ın 4 Aralık 2005’te Milliyet gazetesinde yayımlanan “Tan Baskınının 60. Yıldönümü” başlıklı köşe yazısı oldukça ilgi çekicidir. Dündar yazısının bir bölümünde şunları söyleyecektir: “…Eylül ayında o baskının 2 cumhurbaşkanı ve en az 3 başbakan çıkardığını yazmıştım. Bu yazı üzerine Demirel orada olduğunu doğrulamıştı. İlhan Selçuk da yürüyüşe katıldığını… Yazıdan sonra Altemur Kılıç arayıp ‘Ben de oradaydım’ dedi…”

Daha önce de belirttiğimiz gibi bu topraklarda hiçbir linç girişimi ve katliam birbirinden bağımsız değildir ve yine bu topraklardaki devlet geleneğinin vücut bulmuş halidir. Her saldırıda olduğu gibi Tan baskınında da polis, saldırı sırasında linç güruhlarına hiçbir şekilde müdahale etmeyerek izlemekle yetinecektir. Devlet kendi eliyle tertiplediği baskın için “bir kısım üniversite öğrencisinin işi” diyecek, yine ne hikmetse linç güruhunun içinde hiç de öğrenciye benzemeyen istihbaratçılar yer alacak, dönemin İstanbul valisi Lütfi Kırdar kendisini arayan Zekeriya Sertel’e “Gereken tedbirleri aldım” diyecektir. Son noktayı ise Sıkı yönetim komutanlığı koyacak saldırganlar hakkında “tahkikata başlanmıştır” demekle yetinecekti…

KAYNAKLAR

Can Dündar, Tan Baskınının 60. Yıldönümü, Milliyet 4 Aralık 2005

Hıfzı Topuz, II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi, Remzi Kitabevi, 2003, İstanbul

Sabiha Sertel, Roman Gibi, Cem Yayınevi, 1978, İstanbul

Tekin Erer, Basında Kavgalar, Yeni İstanbul Gazetesi