Eylül Gökçin
“Basın halkı her konuda aydınlatmak zorundadır. Gerekirse hükümetin zayıflığını ortaya koyar, kusurlarından yanlışlarından söz eder. Bizde garip bir ruh hali var. Basın Osmanlılığın gücünden ve şanından söz ederse görevini yerine getirmiş sayılıyor, bunun dışına çıkıp da bozuklukları ortaya korsa kötü bir yol tutmuş oluyor. Sizi ihanetle, kötü bir amaca hizmet etmekle suçluyorlar.” (29 Ocak 1910)
Bu topraklarda “faili meçhul” denilen her cinayetin “faili malumdur” aslında. Bakınız kadın cinayetleri, iş cinayetleri, LGBT+ ların katledilmesi, gazetecilerin katledilmesi, Kürt coğrafyasındaki faili meçhuller, bebek ve çocuk ölümleri, hayvan ve doğa katliamları ve daha niceleri…
Yukarıdaki 29 Ocak 1910 tarihli sözler ise 26 yaşında genç ve ateşli bir gazeteciyken İttihat Terakki kadroları tarafından katledildiği bilinen ancak ölümü hala “faili meçhul” olarak anılan yani “faili malum” olan Ahmet Samim’e ait.
Ahmet Samim’in katledilişi bu topraklarda 115 yıldır sürgit devam eden gazetecilerin susturulma geleneğinin ilk halkalarından biri olarak karşımızda duruyor. Elimizde tuttuğumuz resimde ise değişen tek şey isimler oluyor. Ancak kaybedilen katledilen gazetecilere bakmadan önce dönemin havasını solumak gerekiyor. O hava ki, hepimizin bugün yakından tanıdığı, iktidarı ele geçiren her egemenin gücünü kaybetmemek ya da gücüne güç katmak için zor ve baskı yöntemlerini kullanarak sürekli hale getirdiği puslu havadır. Ve unutulmamalıdır ki kurtlar puslu havayı sever!
Bir önceki yazımızda belirtmiştik, 24 Temmuz 1908’de İstanbul gazetelerinde çıkan kısa bir bildiri ile Meşrutiyet yeniden ilen edilmiş ve anayasa yürürlüğe konmuştur. Yani dünün egemeni II. Abdulhamit yavaş yavaş gücünü kaybetmektedir. Meşrutiyetin yeniden ilanı halkta büyük bir coşkunluk yaratmış neredeyse İstanbul’un her semtinde hürriyet naraları atılmaya başlanmıştır. Bu görece özgürlük havası gazetecilerde de büyük bir coşkunluk yaratacak ve İstanbul’un neredeyse tüm gazetecileri Sirkeci Garı’nın karşısındaki bir lokantada toplanacak ve karalar alacaklardır. 33 yıldan sonra ilk defa böyle bir toplantı yapabilmenin verdiği güvenle gazeteciler derhal bir dernek kurma kararı alacaklar ve Osmanlı Matbuat Cemiyeti’nin temellerini atacaklardır. Basın zincirlerinden kurtulmuştur artık öyleyse sansür memurları o gece gazete binalarından içeri girmemelidirler. Neredeyse bütün gazeteciler o gece gazete kapılarında nöbet tutacak ve sansür memurları şu cümleleri duyacaklardır. “Gazeteler hürdür! Sansür yasaktır! Gazeteleri sansür etmeye kalmak çok ağır bir suçtur!”
Bu dönemde İstanbul’da hepi topu dört gazete yayın yapmaktadır. Sabah, Tercüman, İkdam ve Saadet. O gün bu dört gazete ateşli bir biçimde Meşrutiyeti ve hürriyeti öven yazılar yayımlayacaklardır. Gazete tirajları öylesine yükselmiştir ki İkdam’ın o gün karaborsaya düştüğü söylenir. Bu görece özgürlük havası içinde her eğilimde gazete yayın hayatına girmiş ve iki ayda 200’ün üstünde gazetenin çıkarılması için imtiyaz alınmıştır. Mizan, Hukuku Umumiye, Serbesti, Şurayı Ümmet, Sadayı Millet, Volkan, Tasviri Efkar, Osmanlı ve Mehmet Akif Ersoy’un çıkardığı Sırat-ı Mustakim gibi gazeteler; Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp’in çıkardığı Genç Kalemler, Abdullah Cevdet’in çıkardığı İçtihad, Mehmet Rauf’un çıkardığı Mahasin, Faik Sabri Duran’ın çıkardığı Musavver Muhit gibi birçok dergi de yayın hayatına atılacaktır.
Hürriyet naralarının ortalığı çınlattığı o günlerde siyasi karmaşa da olanca hızıyla sürmekte ve bu basına da yansımaktadır. Bir yanda Meşrutiyetçiler yani İttihat ve terakki kadroları diğer yanda ise muhalifler. Muhalifler ise demokratikleşme yanlıları ve gerici nüveleri ağır basan saltanatçılar olmak üzere iki ayrı safta yer alacaklardır. Basın ise İttihat Terakki kadroları ile saltanatçı kadroların çok sert tartışmalarına sahne olan bir arenaya dönüşmüştür artık. Bugün dahi yabancısı olmadığımız bir toplumsal kutuplaşma yolunun taşları adım adım döşenecektir. Her iki kutup da halkı etkilemek, desteğini almak için kendi gazetelerini bir silah gibi kullanmakta ve bu uğurda söylentiler yaymaktan geri durmayacaktır. Örneğin 1908 Eylül’ünde yayın hayatına giren Şura-yı Ümmet İttihatçıların yayın organıdır ve bulduğu her fırsatta muhaliflere saldırmaktadır. Tanin yine koyu bir İttihatçı olan ve Mebusan Meclisi’ne İstanbul mebusu olarak giren Hüseyin Cahit Yalçın’ın sahibi ve başmuharriri (baş yazar) olduğu bir gazetedir ve muhalif basına karşı şiddetli bir kampanya yürütecektir.
Bu dönemde meşrutiyet yanlısı olan ancak ittihat Terakki ve yönetimine muhalif olduğu için ittihatçıların hedefi olan Serbesti gazetesi Ahrar Fırkası’nın yayın organıdır ve adem-i merkeziyetçiliği (Merkezi yönetimin yetkilerinin azaltılarak imparatorluktaki çeşitli etnik kökenlerin yönetime dahil edilmesi) savunmaktadır. Bu nedenle ittihat Terakki tarafından bölücülükle dahi suçlanacaktır. Serbesti politik bir yayın tarzını benimseyerek toplumun aksayan yönlerini dile getirecek, Meşrutiyetin ve Anayasanın korunması gerektiğini söyleyecek, İttihatçıların perde arkasından yönetime müdahale etmelerini eleştirecek ve İttihatçıların yaptıkları yolsuzlukları yazacaktır. Gazetenin sorumlu müdürü Mevlanzade Rıfat Bey, başmuharriri (baş yazar) ise Hasan Fehmi’dir. Hasan Fehmi İttihatçıların yaptığı yanlışları, yolsuzlukları ve yönetime perde arkasından müdahale etmelerini bir bir yazacak hatta yazmakla da kalmayıp kamuoyu oluşturmaya çalışacaktır. Bunun için protesto gösterileri ve mitingler örgütleyecektir. Açıkça Şeyhülislamın yolsuzluklarına İttihat Terakki’nin göz yumduğunu yazmıştır. Bu nedenle İttihat Terakki’nin hedefindedir ve ölüm tehditleri alacaktır. Ancak bu tehditler Hasan Fehmi’yi yıldıramamıştır. 3 Nisan 1909’da yani ölümünden üç gün önce Serbesti de şunları yazacaktır:
“Milletimiz bugün kanarken hükümetin sürüngen karakterleri halkın damarlarındaki son damlaları emiyor. Bu dernek (İttihat Terakki) yıkımın tohumlarını ne kadar süre ekmeye devam edecek? Çünkü yaptıkları kötülükler; kıtlıktan, vebadan ve koleradan daha fazla yıkıma neden oluyor”
Sürekli ölüm tehditleri alan Hasan Fehmi 6 Nisan 1909 gecesi üç arkadaşıyla birlikte Galata Köprüsü’nden Beyoğlu’na geçerken vurularak öldürülecektir. Vurulduğu yer polis karakoluna oldukça yakın bir mevkide olmasına rağmen bu cinayet aydınlığa kavuş(turul)mayacaktır. Hasan Fehmi’nin katli kamuoyunda geniş yankı uyandıracak. Ertesi gün üniversite öğrencileri büyük bir gösteri düzenleyecektir. Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa öğrencileri kabul etmek zorunda kalacaktır. Öğrenci sözcülüğü yapan ise o dönem hukuk fakültesine öğrenci olan Burhan Felek’tir. Felek yaptığı konuşmada katillerin derhal bulunmasını isteyecektir. Sadrazam ise her zaman olduğu gibi katillerin bulunacağına dair söz vererek öğrencileri başından savuşturacaktır. Hasan Fehmi devletin karanlık eli tarafından katledilen ve faili meçhul kalan ilk gazeteci olacaktır. Ancak İttihat Terakki’nin katlettiği son gazeteci olmayacaktır.
İttihatçı kadrolara muhalefet eden basının önde gelen bir diğer yayın organı ise Volkan gazetesidir. Volkan gazetesinin sahibi ise 31 Mart gerici ayaklanmasının öncüsü olan Derviş Vahdeti’dir. İttihadı Muhammediye Cemiyeti’nin yayın organı olan Volkan, ittihatçıların yönetimine karşı toplumu kışkırtan “Açık Mektup”lar yayınlayarak sert eleştiriler getirecektir. Söylemler bildik söylemlerdir. Gazeteye göre, İttihatçılar batılılaşma sevdasıyla şeytanı aratmamaktadırlar. Bu uğurda toplumun inancını sarsmakta, ahlakını bozmakta sakınca görmemektedirler. Pek yakında çarşaflar kalkacak, önlerine gelen her yeri meyhanelerle süsleyeceklerdir. Kısacası “din elden gidiyor”dur.
Volkan gazetesinin bu söylemlerine karşılık Hüseyin Cahit, Tanin’de 2 Mart 1909’da bir yazı kaleme alarak şunları söyleyecektir: “Bugün kimsenin namaz kılmasına mümaneat (engelleme) ediliyor mu? Hacca gitmesine engel olunuyor mu? Hasılı kimsenin vezaifi diniyyesini (dini vazifelerini) ifa etmesine ses çıkarılıyor mu? Hayır. Demek ki şeriatın ahkam-ı uhreviyesi tamamıyla mevcuttur”
2.Meşrutiyet’in sağladığı görece özgürlük ortamı kadınların da toplum içindeki konumlarını sorgulamalarına ve özgürleşme yönünde birçok adım atmalarında itici bir güç olacaktır. Kadınlar, Osmanlı toplum yapısının kendilerini kuşatan geleneklerine, aile yaşamına ve erkeklere oranla daha eşitsiz bir yaşam sürmelerine neden olan değerlere karşı mücadele edeceklerdir. Toplumsal yaşam, aile, iş yaşamı ve siyaset ağı içinde kadının konumunun yeniden tanımlanması için gazeteler ve dergiler vasıtasıyla yayınlar yapacaklardır. Demet, Genç Kadın, Kadın, Kadınlar Dünyası, Kadınlık, Kadınlar Alemi, Kadın Duygusu, Mehasin bu yayınlar arasında yer almaktadır. Bu dergiler özellikle kadının tıp öğrenimi görebilmesi, sokağa çarşafsız-peçesiz çıkabilmesi, kadınların sokakta erkeklerle görünebilmeleri, Gülhane Parkı’na girip giremeyecekleri, kadının fotoğrafının çekilebilmesi gibi Osmanlı toplum yaşamında devrim niteliğinde olan birçok konuda yazılar yayımlayacaklardır. Bu dönemde bu özgürlüğü kadınlara İttihat Terakki’nin sağladığı propagandası yapılsa da kadınlar mücadele ederek, toplumsal ve siyasi konuları tartışmaktan geri durmayarak, önlerine çıkan engellerde geri adım atmayarak mücadelenin önünü açmışlardır. Zira İttihat Terakki nizamnamelerinde göstermelik olarak yer alan kadınların da erkeklerle eşit haklarla örgüte girebilecekleri söylemi hiçbir zaman hayata geçirilmeyecektir.

Kadınların sadece sokakta değil birçok alanda görünür olması, söz söylemesi gerici çevreler tarafından hiç de hoş karşılanmayacak ve tüm bunlar sapkınlık olarak nitelendirilecektir. Gerici çevreler bugün dahi duymakta olduğumuz cümlelerle aile saadeti ile tesettür arasında bir ilişki olduğunu, ailede kadının ve erkeğin farklı görevlerinin olduğunu aksini iddia etmenin ise kadını erkekleştirmeye, erkeği ise kadınlaştırmaya çalışmaktan başka bir anlama gelmediğini söyleyeceklerdir. Kısacası tarih değişse de beyinlerde kadına biçilen rol “aile” den ibaret kalacaktır.
Bu tartışma ortamı içerisinde ise gerici 31 Mart ayaklanmasına giden yolun taşları itinayla döşenecektir. Gericiler yaptıkları yayınlarla bazı kadınların sokakta peçelerini kaldırarak, bazen de erkeklerle birlikte görünmelerinin Müslüman aile hayatının çöküşü anlamına geldiğini söyleyerek propaganda yapacaklardır. Mehmet Akif’in başında bulunduğu Sırat-ı Müstakim kadınların tesettür kurallarına uymadan sokakta dolaşmalarını ateşli bir biçimde eleştirecektir. Bu gerici propaganda sokakta yankısını bulacak adeta 31 Mart’ın provası niteliğinde olan Kör Ali Vakası yaşanacak ardından da Beşiktaş Hadisesi meydana gelecektir. Tüm bunlara rağmen gerici propaganda hız kesmeden devam edecektir.
Sonunda ise beklenen olacak ve olaylar patlak verecektir. Bu topraklarda sık sık tekrarlandığı üzere her katliam öncesi tanık olduğumuz gibi linç kültürü devreye girecektir. Rumi 1325 yılının 30 Mart’ını 31 Mart’a bağlayan gecesi (13 Nisan 1909) gericiler büyük bir linç hareketine girişecekler ve ilk hedefleri ittihatçıların yayın organları olacaktır. Şura-yı Ümmet ve Tanin gazetelerinin binaları basılarak yağma edilecek ve ardından yakılıp yıkılacaktır. Linç güruhu etrafı yakıp yıkarak, yağma ederek Meclise ilerleyecek bu defa aradıkları koyu bir İttihatçı olan Hüseyin Cahit olacaktır. Fakat Hüseyin Cahit sandıkları başka bir vekili öldüreceklerdir. Bu yağma ve linç sekiz gün sürecek bu süre içinde birçok cinayet işlenecektir. İttihat Terakki -gelen gideni aratır dedirtircesine-, Abdülhamit döneminde uygulanan sıkıyönetim yasasını yürürlüğe koyacak bu yasaya dayanarak da sansürü yeniden hortlatarak basını denetim altına alacaktır. Sekiz buçuk ay süren özgürlük dönemi sona erecek gazete kapatmalar eskisinden daha sert bir şekilde uygulanacak. Hükümete muhalif olan yazılar derhal sansüre uğrayacaktır. İstibdat da hürriyetten basın özgürlüğünden bahseden o dönemin muhalifi İttihat Terakki 31 Mart sonrası tekelci politikalarını daha da arttıracak “ittihat kuvvettir” söylemi doğrultusunda neredeyse toplumun tüm kesimlerini kendisine tabi olmaya zorlayacaktır. Bu uğurda sınır tanımayacak İstibdat rejiminin son bulmasıyla tarihe karıştığı düşünülen jurnalciliği hortlatacak özellikle muhalif basını hedef tahtasına oturtacaktır. Durum öyle bir noktaya gelecektir ki, muhalif gazeteleri gazete bayilerinde sattırmayacak satanları da dövdürecektir. Kısacası sansür artık gazete binalarından çıkıp sokaklara taşacaktır. 1913 yılı ve sonrası gazeteciler açısından oldukça zorlu yıllar olacaktır. Babıali Baskını ile yönetimi tamamen eline geçiren İttihat Terakki, muhalif gazetecilerin birçoğunu Anadolu’ya sürecek ya da yurt dışına çıkmak zorunda bırakacaktır. Refik Halit Karay o dönemi şu sözlerle anlatacaktır. “1913 darbesiyle İttihat ve Terakki iktidarı tam olarak eline geçirince karşıt gazetecilerin çoğunluğunu Anadolu’ya sürmüştür.”
Muhalifleri susturmak için basını araçsallaştıran İttihat Terakki, istibdadı yeniden uygulayacak, işi bir adım daha ileriye götürerek sokak ortasında gazeteci öldürmeyi adet haline getirecektir. Bu defa İttihat Terakki’nin hedefindeki gazeteci Ahmet Samim olacaktır. Ahmet Samim genç bir gazetecidir. İttihatçılara muhalif olan Ahrar (Özgürler) Fırkası’nın yayın organı olan Osmanlı gazetesinde yazılar yazacak daha sonra Sadayı Millet gazetesinin başına geçecektir. Yazıları ise İttihatçı çevreler tarafından öfkeyle karşılanacaktır. Neden hedef seçildiğine ve kurşunlandığına gelecek olursak Yakup Kadri bu konuda şunları söyleyecektir: “Sıkıyönetimin harb divanının gizli işkence usullerine ait belgeleri ortaya atan ve Soma-Bandırma demiryolu imtiyazı işinin iç yüzünü açıklayan tek gazeteciymiş… işte cinayetin nedenleri…” Ahmet Samim tıpkı gazeteci Hasan Fehmi gibi tehditler alacaktır. Öldürülmeden kısa bir süre önce bir arkadaşına yazdığı mektupta şunları söyleyecektir: “İttihat ve Terakki Cemiyeti idamıma hükmetmiş; idam olunacağım. Bunu yarı resmi bir surette bildirdiler. Emin olun ki kalbimde hiçbir korku duymuyorum. Bana dini bir tevekkül geldi. Ölmeye razı, hazırım. Yanlız ne zaman olacağını bilmiyorum.”
Henüz 26 yaşında genç bir gazeteci olan Ahmet Samim 9 Haziran 1910’da makalesini yazıp bitirdikten sonra arkadaşı Fazıl Ahmet’le birlikte gazeteden çıkarak Eminönü’ne doğru yürürlerken Bahçekapı’dan geçerken katledilecektir. Ne hikmetse katilleri bulunamayacaktır!
Ahmet Samim’in katledilmesine sadece Ermeni ve Rum gazeteleri tepki verecektir. Türklerin çıkardığı gazeteler ise duruma sessiz kalacaklardır. Muhtemel ki bunun nedeni Ahmet Samim’in yazar kadrosu çeşitli etnik kökenden oluşan bir gazetede yazmasıdır. Bu duruma Refik Halit Karay şöyle tepki gösterecektir:
“Bir şeyler yazacak suçu işleyenlerin hükümet olduğunu ispata çalışacaktık. İstanbul’da sıkıyönetimin, divan-ı harplerin kısacası hem askeri hem sivil iki başlı bir Makedonya diktatörlüğünün hüküm sürdüğü bir sırada bildiri basmak bizi idama kadar götürebilirdi. Fakat yayınımızı gazeteyle yapabilirsek müebbet kürekle (ömür boyu hapis) kurtulabilirdik. Peki öyle bir gazete nerede? En aşağı bizler kadar deli birini bulmamız, bu delinin de gazeteci olması gerekiyordu. Bulduk Türkiye’nin ilk sosyalisti Hilmi, gazetenin adı İştirak. Hilmi bunu kabul etti. Gazeteyi ben doldurdum. Katil karşısında susan mebuslara, Türkçe gazetelere atıp tutmuştum. Şunu da söylemiştim. ‘Şehrimizde Alman, İngiliz, Fransız, Rum ve Ermeni dillerinde çıkan gazeteler olaylardan uzun uzadıya bahsederek hükümeti göreve çağırdılar, sütunlarını siyah çizgiler arasına aldılar. Türk gazeteleri ise basının onurunu sefil derecelere indirdiler’ İştirak gazetesinin o sayısı hükümet toplatma kararı verip harekete geçinceye kadar satışa çıkarıldı ve ertesi sabah en çok satılan, kapışılan, satış rekoru kıran gazete oldu.” Bu yazı üzerine Hüseyin Hilmi’nin (İştirakçi Hilmi) İştirak gazetesi 13 Haziran 1910’da kapatılacaktır.
İttihat Terakki’nin öldürdüğü bir diğer gazeteci ise Zeki Bey olacaktır. Zeki Bey Mizan ve Serbesti gazetelerinde yazılar yazacak sonrasında ise Şahrah gazetesinde baş muharrirlik yapacaktır. Onu ölüme götüren ise hükümetin yolsuzluklarını dile getirmesidir. O dönemde bir krom madeni işletilmesi için dışarıdan borç alınacak ve bu işte büyük yolsuzluklar dönecektir. Yine aynı günlerde Türkiye Milli Bankası kurulacak ve bilin bakalım bu bankaya kim ortak olacaktır. Dönemin Maliye Nazırı Cavit Bey! Zeki Bey’de bazı belgelerle bu durumun üstüne gidecek ve İttihat Terakki’nin bütün şimşeklerini üzerine çekecektir. Zeki Bey derin devletin gizli eli tarafından 10 Temmuz 1911’de Bakırköy’deki evine dönerken kurşunların hedefi olacaktır.
Öldürülen bir diğer gazeteci ise Hasan Tahsin olacak, bir bakıma İttihat Terakki iktidar yolunda kendi evladını yiyecektir. Zira Hasan Tahsin tam bir İttihatçıdır. Bütün ittihatçı kadrolar gibi en iyi meziyeti silah kullanmaktaki becerisidir. Silaha o kadar bağlıdır ki Selanik’te çıkardığı gazetenin adı Silah olduğu için “Silahçı Tahsin” olarak anılacaktır. Meşrutiyet öncesi İttihatçılara katılacak ve bu örgütte gizli görevler üstlenecektir. İttihat Terakki 1913 darbesi ile iktidarı ele geçirdiğinde ise bilinmeyen bir nedenden örgüt ile ters düşecektir. Hasan Tahsin uzlaşılması güç, çevresinde korku uyandıran biri olarak anılmaktadır. Muhtemelen bu uzlaşmaz tavırları nedeniyle I. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında İttihatçılar onu Sofya’ya süreceklerdir. Ancak Hasan Tahsin bu, izinsiz geri dönecektir. İttihatçılar Tahsin’i Teşkilat-ı Mahsusa’nın gizli bir toplantısına çağıracaklar, toplantıya korkusuz bir şekilde belinde iki silahla gidecektir. Toplantıda uzun tartışmalar yaşanmış sonuçta İttihatçılar kahvesine uyuşturucu koyarak onu zehirleyecek ardından teşkilattaki bir fedai tarafından boynuna ip geçirilerek boğulacaktır. Bir çuvala koyulan cesedi Edirnekapı dışındaki bir mezarlığa bırakılacak ve tam iki hafta sonra bulunacaktır.
Özcesi İttihat Terakki iktidarı boyunca sürgün, kaybetme ve katliamcı geleneğini sürdürecektir. Özgürlükler konusunda geçmişte ateşli bir biçimde muhalefet ettiği istibdadı kendi yüksek çıkarları gereği hortlatmakla kalmayacak İstibdada rahmet okutan uygulamalarla sadece muhalifleri susturmayı hedeflemeyecek onları kendine tabi olmaya zorlayacak reddedeni ise ortadan kaldıracaktır. Tüm bunlar tek ve biricik bir amaç içindir. İktidar ile elde ettiği güçlü konumu korumak ve konumunu sağlamlaştırmak. Sonrasında ise bu mirası Cumhuriyetin kurucu kadroları devralacak ve iktidarını pekiştirmek için bir güç unsuru olarak kullanacaktır.
KAYNAKÇA
Hamza Çakır, Osmanlı’da Basın ve İktidar İlişkileri, Ankara, 2002
Hıfzı Topuz, 100 Soruda Türk Basın Tarihi, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1973
Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yayınları, İstanbul 1996
Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa (1908-1914) Remzi Kitabevi, İstanbul
Tuğba Özhazinedar, Serbesti Gazetesi’nin Osmanlı Basın Hayatında Önemi, Dünya İnsan Bilimleri Dergisi, Temmuz, 2023, Sayı:2
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!