Eylül Gökçin
İstibdat, Arapça “bdd” kökünden türeyen bir sözcüktür. Sizi şaşırtacak fakat bu sözcük bağımsızlık anlamında kullanılmaktadır. Ancak belirtmemiz gereken nokta, buradaki bağımsızlığın başına buyrukluk, kural tanımazlık anlamında bir bağımsızlık olarak kullanıldığıdır. İstibdat Dönemi kavramı ise genel anlamda bu başına buyrukluğun ve kural tanımazlığın II. Abdülhamit ile birlikte bir rejime dönüşmesini ve Osmanlı halklarının başına musallat olmasını anlatmak için kullanılmaktadır.
Zira II. Abdulhamit bu dönemde Kanuni Esasi’nin ilanına ve yeni kurulan parlamenter sisteme rağmen yönetime yeniden tek başına egemen olacağı, her konuda son sözü kendisinin söyleyebileceği bir düzenin hesaplarını yapmaktadır. Kurulacak bu düzene giden yolda ise iki büyük tehlike görmektedir. Meclisi Mebusan’ın varlığı ve basın.
Ruslarla patlak veren savaş bu konuda elini güçlendirecektir. Bu “fırsatı” iyi değerlendiren Sultan 13 Şubat 1878’de Mebusan Meclis-i Mebusan’ı kapatarak anayasayı askıya alacaktır. Böylelikle imparatorlukta “istibdat” denilen oldukça karanlık bir döneme giden yolun kapıları da aralanmış olacaktır. Bu dönem yaklaşık otuz buçuk yıl sürecek ve basın tarihinin de “en karanlık çağı” olarak anılacaktır. Öyleyse şu soruyu sormadan geçmek olmaz. Bu dönemde basına dair hangi yasaklar uygulamaya konulmuştur?
Bu karanlık dönemde birçok gazete kapatılmış, yerli ve yabancı kitaplara sansür uygulanmıştır. “Hazreti Padişahi” ye yakın olan bazı gazetecilere ayrıcalıklar verilerek jurnalcilik teşvik edilmiştir. Yıldız Sarayı başkatipliğinden Matbuat Müdürlüğü’ne gönderilen bir talimatla gazetelerin ve dolayısıyla gazetecilerin ellerine kollarına zincir vurulmuştur. En ilginç yasaklardan biri ise bazı sözcüklerin yasaklanmasıdır. Hangi sözcüklerin yasak edildiğine dair elde yazılı bir belge olmamasına rağmen sansür memurları saray tarafından hoş karşılanmayacağını düşündükleri sözcükleri yazılardan derhal çıkarmışlardır.
Hıfzı Topuz “100 soruda Türk Basın Tarihi” adlı eserinde şu sözcüklerin yasak edildiğini belirtmektedir: Grev, suikast, ihtilal, anarşi, sosyalizm, dinamo, dinamit, infilak, kargaşalık, Kanuni Esasi, hürriyet, Bosna Hersek, Girit, Kıbrıs, yıldız, veliaht, cumhuriyet, istibdat, beynelmilel, mebuslar, Mithat Paşa, Kemal Bey, büyük burun (Abdulhamit’in burnu büyük olduğu için), hal (hükümdarların tahttan indirilmesi anlamına geldiği için), kıtal (vuruşma anlamına geldiği için), Murat (Sultan Murat anlamına gelebildiği için), tahta kurusu (yanlışlıkla tahtı kurusun diye okunabileceği için), kardeş (Sultan Murat anlamına gelebildiği için) hasta (Osmanlı İmparatorluğu anlamına gelebildiği için) ve en ilginci ise kimya ile ilgili 0=AH gibi simgelerin yasak edilmesidir. Zira bu simge maazallah Abdülhamit= sıfır anlamına gelebilmektedir.
Sansürün ne derecelere vardığını o dönemde Servet-i Fünun başyazarı Ahmet İhsan (Tokgöz) hatıralarında şöyle anlatıyor. “Sansür son dereceyi bulmuştu. Hamidiye suları yeni akıtılmış ve çeşmeler yeni açılmıştı. Dr. Besim Ömer Paşa sular hakkında bir makale yazdı; çeşme başında bir ihtiyar adamın dua ettiğini gösterir artistik bir renkli resim de basılacaktı. Sansür buna soru işareti koydu ve ben şaşırdım. Baş sansürcü Kara Kemal beye bir tezkere yazdım. Gelen cevap şöyledir:
‘Azizim,
Çeşme resmi hakikaten pek güzel ve dua herkesin nazarında şüphesiz ki kutsaldır. Lakin bu günlerde gazetelerden neyi çıkaracağımı, neyi bırakacağımı bilmiyorum. Çünkü kötü düşünceli kimseler bu güzel resmi görür görmez ‘Hah işimiz duaya kaldı’ demek istediğimizi sanırlar. Madem ki klişesini yaptırmışsınız uygun bir zamanda koymak üzere haber veririm. Olimpiyat oyunlarına gelince onların yayınlanmasına uygun zaman henüz gelmedi. Yayınlamayınız. Diğerlerine ruhsat verilmiştir. 24 Mayıs 1896.”
Tıpkı bugünün hükümranlarının taşa, toprağa, ağaca, hayvana, kadına, çocuğa, işçilere, emekçilere, LGBT+lara, gazetelere, gazetecilere, düşman olması gibi Abdülhamit de kurduğu baskı yönetiminin önünde engel teşkil edecek her şeye düşmandır. Sözcüklere, simgelere, kitaplara, gazetelere, gazetecilere…
Hiçbir sınır hiçbir kimlik hiçbir dil tanınmayan bu yolda sıra kitaplara gelmiştir ve tarih insanlığın gözlerinin görüp görebileceği en korkunçlarından ve bir o kadar da ilginç olan bir kitap kıyımına tanıklık edecektir. Tabii ki o gözler bir şeye daha tanıklık edecektir. Korkusuz sandıklarımızın korkularına…
Hıfzı Topuz, Server İskit’i kaynak göstererek 7 Mayıs 1902 tarihinde Mabeyn Başkatipliği’ne gönderilmiş bir belge ile durumu şöyle anlatır:
“Encümeni Teftiş ve Muayenenin (Milli Eğitime bağlı sürekli yayınların ve kitapların sansürü ve kontrolüyle ilgilenen kurul) el koyduğu 150 çuval kadar kitap ve belgenin önce Kağıthane bölgesinde yakılıp yok edilmesi öngörülmüştü. Sonra bundan vazgeçildi. Kitapların Mili Eğitim Bakanlığı arkasındaki bahçede, bir demir kafes içinde yakılması uygun görüldü. Fakat ne kadar dikkat edilirse edilsin, yanarken bazı kağıtların havaya dağılacağı ve çıkacak dumanların da dışarıdan yangın sanılacağı üzerinde duruldu. Çünkü geçen yıl bazı belgeler bahçede yakılırken tulumbacılar bunu yangın sanarak işi karıştırmıştı. Bu yüzden kitap ve belgelerin Çemberlitaş Hamamı’nda yakılması daha doğru görülmüştür. Çünkü Bakanlığın mahzenine açılan bir geçitten hamamın külhanına geçilebilir. Kitaplar böylece hiç kimse görmeden hamama taşınabilir. Encümen başkanı Abdullah Hasip Efendi hazretleri ile Meclisi Maarif üyesi İbrahim Efendi ve ilk okullar Müdürü Şükrü Bey bu işin uygulanmasını izleyeceklerdir.”
12 Mayıs 1902 tarihli bir belge ise şöyledir:
“Bugün de sabahleyin 12’den akşam 12’ye kadar zararlı ve yasak edilmiş kitaplardan beş çuval yaktık. Böylece yakılan kitap ve risalelerin sayısı 163 çuvala yükseldi.”
Saadetli ve hikmetli padişah -bu söz genelde dönemin yandaş gazetelerinin manşetten verdikleri övgü sözüdür- II. Abdülhamit döneminde muhalif gazeteler bir bir sansüre maruz kalırken ya da kapatılırken “hazreti padişahi” ye övgüler düzen gazete ve gazetecilere hem nişanlar verilmekte hem de nakdi yardımlar yapılmaktadır. Ödeneklerini alamayan gazeteler ve gazeteciler ise işi bir adım öteye götürerek saraya şantaj dahi yapmışlardır. Bunlardan en ilginci ise İstanbul’da yayın yapan Levant Herald Gazetesi sahibi Edgar Vitaker’in saraya yazdığı 24 Temmuz 1890 tarihli şu dilekçedir:
“1877’de hükümetin çıkarlarını savunmaya çalışıyordum. Hiçbir mükafat görmedim bilakis hükümet ödeneğimi kıstı, gazetemi kapattı. Sekiz yıl dayandım. Elimdeki bir kısım malımı, Çanakkale’deki çiftliğimi, İstanbul’daki arsamı satarak durumumu korumaya çalıştım. Ama çok zor duruma düştüm. Sekiz yıldan beri biriken ödeneklerimin ve gazetemin kapatılmasıyla uğradığım zararların tutarı 20 bin liradır. Bir de sansür usulü kondu. Bu halkın olayları anlamasına engel olmak için konulmuş bir tıkaçtır. Hatta kolera gibi musibetleri bile yazmak yasaktır. Bu yüzden gazetemin okurları azalmış ve ziyanlar artmıştır. Şimdi sefalet içindeyim. Ömrümün sonuna kadar sefalet içinde kalmamak için yardımınızı rica ediyorum. Aksi halde Osmanlı Ülkesinde 35 yıl içinde topladığım bilgileri başka ülkelerde yayınlamam gerekecektir. “
Yandaş gazetelere yapılan bu yardımlar ve verilen nişanlar öyle bir noktaya varacaktır ki bir süre sonra Tercüman-ı Hakikat, Saadet Gazetesi, Tarik Gazetesi, İkdam, Musavver Cihan Dergisi vb. gibi birçok yayın organı saraydan ödenek alacaktır. Ahmet İhsan (Tokgöz) sahibi olduğu Servet-i Fünun’un hükümetten aldığı yardımı dahi anılarında açıkça dile getirecektir: “Aldanmıyorsam, Babıali kararıyla bir nezaret bütçesinden yardım gören ilk gazete Servet’i Fünun’dur. Diğerleri Hazine-i Hassa’dan (Padişah hazinesi) ve Ceb-i Hümayundan (padişah cebi) himaye olunurdu. Halbuki birkaç sene sonra bütün gazetelere maaş bağlanmıştı.”
Gazeteci olarak bu dönemin en ilginç isimlerinden biri ise Babıali’nin ilk şantajcısı olarak anılan Baba Tahir’dir. Çıkardığı Malumat Dergisi’nden dolayı “Malumatçı Tahir” olarak da anılır. Baba Tahir’in çok ilginç bir yükselişi vardır. Kurnazlığı ve kurduğu ilişkiler ağı sayesinde Turgut Özal’ın “Benim memurum işini bilir” sözünü hatırlatırcasına Babıali’de çaycılıktan dergi sahipliğine kadar yükselecektir. Abdülhamit’i arkasına almanın verdiği rahatlıkla bir süre sonra o dönemde padişahın gerekli gördüğü kişilere verdiği nişanların aynısını yaptırıp satmaya karar verir. Babıali kaleminden rüşvetle elde ettiği bir memura nişan beratını yazdırır ve bu nişanı hiç de azımsanmayacak bir para karşılığı yabancılara tören düzenleyerek verir. Ancak çekirgenin sıçraması misali suçüstü yakalanacak ve hapse mahkum edilecektir. Baba Tahir’in üç kağıtçılıkları saymakla bitmez, başlı başına bir yazı konusu olduğu için onu başka bir yazıya bırakalım.
Abdülhamit sansürü öyle bir noktaya erişmiştir ki, sadece dizgi hataları yüzünden dahi gazeteler günlerce ya da yıllarca kapalı kalmıştır. Zira Osmanlıca’da bir harf hatası, harf eksikliği ya da fazlalığı dahi bir sözcüğün farklı anlamlara gelmesine neden olabilmektedir. İşte bu dizgi hatalarını yapan gazetelerin “vay haline!” dedirtecek sansür örnekleri:
O dönemde padişaha övgüler düzmenin yolu padişahın doğum gününde ya da tahta çıkışının yıl dönümü gibi tarihlerde gazetelerde padişah için övgü dolu sözler yazmaktır. İkdam Gazetesi de padişahın bir doğum gününü kutlamak için “leylei mes’ude” yani “mutlu gece” sözünü kullanmış fakat bu sözcük dizgi hatası nedeniyle “leylei mesude” yani “karanlık gece” olarak çıkmış İkdam Gazetesi padişahın hışmına uğramış ve hakkında soruşturma başlatılmıştır.
Yine böyle bir övgü yazmak isteyen dönemin Sabah Gazetesi “Şevketlü Abdül Hamid” yazmak isterken bir dizgi hatası yüzünden bu sözcük “Şu kötü Abdül Hamid” şeklinde çıktığı için gazete bir süre kapatılmıştır.
Takvim-i Vakayi gazetesi ise Hollanda kraliçesine Abdülhamit tarafından takdim edilen nişanı haberleştirirken “Hollanda kraliçesine nişan itası” demek istemiş fakat sözcük “nişan hatası” olarak çıkmıştır. Jurnalciler Abdülhamit’in kulağına “12 yaşındaki çocuğa nişan verilmesini hata olarak görüp muhalefet ediyorlar” diye fısıldayınca gazete kapatılmış ve II. Meşrutiyet’in ilanına kadar da kapalı kalmıştır.

Devlet sansürü ve verilen ödenekler bu dönemde dış ülkelere kadar uzanacaktır. Bu iş için de Avrupa’ya gönderilen jurnalci devlet memurları vasıtasıyla yüklü paralar harcanacaktır. Osmanlı Ülkesinden Abdülhamit sansürü nedeniyle Paris, Londra ve Viyana gibi merkezlere gitmek ve buralarda gazete çıkarmak zorunda kalan gazeteciler dahi bu devletlerin görevlilerine verilen yüklü ödenekler nedeniyle sansüre uğrayacaklardır. Ancak sıra yabancı basını satın almaya gelmiştir. Niyazi Ahmet Banoğlu 1955’te Dünya Gazetesi’nde yayınladığı “Abdülhamid Devrinde Basın Rezaletleri” adlı yazı dizisinde yayınladığı bir belge ile durumu şöyle özetlemektedir.
“Şimdi dış basın ödeneğinden bir miktar para almakta olan ‘Memorial Diplomatigue’ gazetesine ve Avrupa’da büyük ve tanınmış bir iki gazeteye mümkün olduğu kadar hiçbir tarafa renk verilmeksizin, bazı devletlerin yaptıkları gibi para verilmesi ve bu gazetelerin tarafımıza geçirilmesi, İstanbul’daki muhabirlerinden bir ikisinin mükâfatlandırılması ve bu suretle hükümet lehine yazılar yazılması uygun görülmektedir.”
Böylece o dönemde Fransa basınında yayın yapan Liberte, Republigue Françoise de Presse, Orient, Voltere, Gil Blas gibi gazetelere yüklü miktarlarda “ödenek” sağlanmıştır. Bu dönemde Paris’te yayın yapan 17 gazeteye Osmanlı ile ilgili heyecan verici haberler yapmaları konusunda ödemeler yapıldığı bilinmektedir.
Sonuç olarak her diktatör gibi II. Abdülhamit de uyguladığı karanlık rejime, yasaklara, ödeneklere ve sansüre rağmen saltanatını korumayı başaramamış ve 24 Temmuz 1908’de İstanbul gazetelerinde çıkan oldukça kısa bir bildiriyle tahttan indirilmiş ve Meşrutiyet yeniden ilan edilerek seçimlerin yeniden yapılacağı duyurulmuştur. Ancak gelen gideni aratacak ve yönetimi ele geçiren İttihat Terakki kadroları neredeyse Abdülhamit döneminden daha kanlı daha baskıcı bir yönetim uygulayacaklardır. İttihatçı kadroların faili meçhul cinayetlere kadar uzanan basın sansürünü ise bir sonraki yazıya bırakalım.
KAYNAKÇA:
Hıfzı Topuz, 100 Soruda Türk Basın Tarihi, Gerçek Yayınevi, 1973
Niyazi Ahmet Banoğlu, Abdülhamid Devrinde Basın Rezaletleri, Dünya Gazetesi, 1955
Ahmet İhsan Tokgöz, Matbuat Hatıralarım, İletişim Yayınları, 1993
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!