Ceride-i Havadis’ten Leman Dergisi’ne Sansür ve Linç Kültürü (I)



1860’lardan 2025’lere, Hayal Gazetesi’nden Leman Dergisine yüzyıllar içerisinde gazetecilik ve mizah adına değişen pek bir şey yok!


Eylül Gökçin

Bundan ya iki ya da üç yıl önceydi. Hrant Dink anmasında sevdiğim bir konuşmacı şöyle bir cümle kurmuştuI. “Bu topraklarda yaşanan hiçbir katliam birbirinden bağımsız değildir!” Bu sözlerle Amerika’yı yeniden keşfetmiyordu elbette fakat hepimizin bildiği bir gerçeği sert biçimde tekrar yüzümüze vuruyordu. Dün, yani Sivas Katliamı’nın yıldönümünden bir gün önce gerici-faşist çetelerin Leman Dergisi’ne yaptığı saldırı bu sözleri tekrar hatırlattı. Çorum ve Maraş Katliamları nasıl Sivas Katliamı’ndan, Roboski nasıl 10 Ekim Katliamı’ndan, 6-7 Eylül Pogromu nasıl Suriyelilerin yaşadıkları mahallelere yapılan saldırılardan bağımsız değilse… Bugün Leman Dergisi’ne yapılan saldırı da dünkü Tan Gazetesi Baskını’ndan 2. Abdülhamid dönemindeki baskı rejiminden ve basın sansüründen bağımsız değil elbette.

Çünkü bu topraklar üzerinde gerçekleşen hiçbir katliam, linç girişimi ve basın sansürü faşist-gerici tarihsel birikimden azade değil. Bu yazıda bu tarihsel birikimin gazetecilik ve sansür kısmını ele alacağız.

Bu topraklarda gazeteciliğin ortaya çıkışından bu yana tarihin hangi kesitine bakarsanız bakın zarlar hep hileliydi. Burada ilk yarı özel gazete olan Ceride-i Havadis’in nasıl kurulduğuna değinmeden geçmek olmaz. Devletin verdiği imtiyaz ve maddi destek ile yayın hayatına giren Ceride-i Havadis’in kuruluş öyküsü hayli ilginç ve düşündürücüdür. Gazetenin kurucusu İngiliz Morning Herald Gazetesi’nin İstanbul muhabirliğini yapmakta olan ve aynı zamanda bir tüccar olan William Churchill’dir. Churchill, Kadıköy’de avlanırken bir çocuğu yaralayınca yakalanıp Üsküdar muhafızlığına götürülmüş ve tutuklanmıştır. Ancak o dönemde kapitülasyonlar vesilesiyle yabancılara geniş haklar ve dokunulmazlıklar sağlandığı için İngiliz Elçiliği devreye girmiş ve Churchill tabii ki derhal serbest bırakılmıştır. Üstelik bu olay sırasında Hariciye Nazırı olan Akif Paşa da hemen azledilmiştir. Fakat üzülmeyin, Akif Paşa küçük bir makam kaybıyla Dahiliye Nazırlığı’na getirilecektir.

Peki Churchill’e ne oldu dersiniz? -Biliyorsunuz bu topraklarda hiçbir suç ödülsüz kalmaz! Devlet tarafından Churchill’e pırlantalı bir devlet nişanı, on bin kantarlık zeytinyağı ihracı için bir ferman ve bir de gazete çıkarabilmesi için izin bahşedilmiştir. Churchill akıllı adam, Akif Paşa Dahiliye Nazırlığı’na getirildiği için gazete açma imtiyazını hemen kullanmayı göze alamamış. Akif Paşa’nın görev süresi biter bitmez de 3 Temmuz 1840’ta Ceride-i Havadis yayın hayatına başlamıştır. İşte bu topraklarda Tanzimat’ın ikinci gazetesi olarak yayın hayatına giren ilk yarı özel gazetenin kuruluşu böyledir. Gerisini varın siz düşünün.

1860 ve sonrası gazeteciliği devlet tekelinden çıkarma, yönetimi eleştirme ve bağımsız tartışma ortamı yaratma iddiasıyla birçok gazete çıkacaktır. Bunlardan ilki Şinasi’nin yardımıyla Agah Efendi kontrolünde çıkan Tercüman-ı Ahval’dir. 1862’de Şinasi, Tasvir-i Efkar adında yeni bir gazete çıkarır. Fakat bir süre sonra gazetede yazılanlar devlet ile Şinasi’yi karşı karşıya getirecek, Şinasi çareyi Paris’e gitmekte bulacak ve gazeteyi Namık Kemal’e bırakacaktır. Ancak bir süre sonra yayınladığı bir makale nedeniyle Namık Kemal’in gazetecilik yapması yasaklanacak o da soluğu Paris’te alacaktır. Bu süreçte 1866’dan 1876’ya yani Meşrutiyet’in ilanına kadar Muhbir, Basiret, İbret, Muhip, Utarit, Terakki, Mümeyyiz gibi birçok gazete yayın hayatına girecektir.

Bu gazetelerle beraber görece daha özgür bir basın ortaya çıkmış ve devlet tekelinden sıyrılmış daha eleştirel bir fikir yayıncılığı parolası benimsenmiştir. Dolayısıyla artık devletin zor aygıtı devreye girecek devlet kendi eliyle kurmuş olduğu basında, istenmeyen haberlerin çıkmasını engellemek için yine kendi eliyle bir dizi sansür ve ceza uygulamasına gidecektir.

Bu uygulamalardan en dikkat çekeni ise 1864’te yayımlanan Matbuat Nizamnamesidir. Peki nasıl bir alamet-i farikadır bu nizamname? Adeta “Devlette devamlılık esastır” sözünün dile gelmiş halidir.  Zira nizamnamenin maddelerine baktığımızda bu uygulamaların bugün dahi aynı yöntemlerle sürdürüldüğü hepimizin malumu. Nizamnamede basına uygulanan yasaklar şöyle sıralanmıştır:

  • Genel ahlaka ve milli adaba aykırı yazılar yayımlamak
  • Devlet-i Aliyye’nin (Yüce Devletin) iç güvenliğini bozacak suçlardan birinin icrası için bazı kişilerin kışkırtılması
  • Hazreti Padişahiye taarruz sayılabilecek yazılar
  • Bakanlara dokunacak sözler yazılması
  • Dost hükümdarlara dokunacak deyimler kullanılması
  • Meclisleri, mahkemeleri ve devletçe kurulacak heyetleri kötüleyecek yazılar
  • Devlet memurlarının aleyhinde kötü yazı yazmak

Tabii ki Devlet-i Aliyye Matbuat Nizamnamesi ile yetinmeyecek tam üç yıl sonra 1867’de bir kararname ile bize şimdi bile hiç de yabancı olmayan yasaklara yeni yasaklar ekleyecektir. Peki üç yılda ne değişmiştir de yeni yasaklara ihtiyaç duyulmuştur. Kararnamenin çıkmasını hızlandıran gelişme Muhbir Gazetesi’nin Girit Meselesi üzerine bir kampanya başlatarak “Meclisi Milli”nin açılması gerektiğini öne sürmüş olmasıdır. Hükümet derhal basını susturma yoluna giderek daha kararname dahi çıkmadan bir emirname yayınlayarak bu gazetenin hükümet aleyhine yazı yazmayı alışkanlık haline getirdiğini söyleyerek gazeteyi “geçici olarak” kapatacaktır.

Ardından Namık Kemal’in Tasvir-i Efkar’da yazdığı ülkenin içinde bulunduğu durumu eleştiren makalesi bu olayın üzerine tuz biber ekecek ve derhal Ali Kararname çıkarılacaktır Kararnamedeki sözler oldukça tanıdıktır; aslında basına her sansür getirilmeye çalışıldığında gevelenip durulan bildik sözleri Hıfzı Topuz şöyle özetlemektedir.

“Dersaadette (yani İstanbul’da) yayınlanmakta olan gazetelerin bir takımının bir süreden beri kullandıkları dil ve tuttukları yol… Memleketin genel menfaatlerine aykırı aşırılıklar…Devlete bile dil uzatanlar… Fesat aleti olarak bir takım zararlı fikirleri, yalan haberleri yazanlar… Halkın ahvalinin ıslahı ve memleketin ilerlemesi için her vakitten ziyade himmet buyrulduğu sırada… Asayişin ve düzenin korunması için… Bu kaideye aykırı davranan gazetelerin bütün devlete ve umum millete olan mazarratlarının önlenmesi için… Matbuat Nizamnamesi hükümlerinin dışında olarak hükümetçe eğitici ve önleyici tedbirler alınmasına karar verilmiştir. İş bu kararname geçicidir. Bunu yaratan şartlar ortadan kalkınca Kararname de bertaraf olacaktır.”

Geçici olduğu söylenerek çıkarılan her kararname gibi Ali Kararname de kalıcı olacak ve 1909’a kadar yürürlükte kalacaktır. Ne kadar eğitici olduğu tartışılır olan bu kararnamenin önleyici olduğu ise su götürmez bir gerçektir. Sansür kararnamesinin yayınlandığı gün Basiret Gazetesi’ndeki şu ilan hayli dikkat çekicidir. “Matbaamızın makinesi bozulduğundan gazetemiz birkaç gün yayınlanmayacaktır”

Mayıs 1876’ya gelindiğinde Sultan Abdülaziz tahttan indirilmiş Osmanlı’da görece özgürlük rüzgarları da esmeye başlamıştır. Gazetelerde birbirinden çeşitli eleştirel yazılar yer almaktadır. “Hürriyet kahramanları” yönetimde tüm etkinliğiyle yer almakta fakat yasaklar ve sansür hız kesmeden devam etmektedir. O günlerde Vakit Gazetesi’nde yayımlanan şu yazı durumun boyutlarını özetler niteliktedir: “…Hayal Gazetesi’nin imtiyaz sahibi idareye getirilmiş ve kendisine tenbih ve ihtarda bulunulmuşsa da Hayal Gazetesi yine de namus ve edep dışı yazılara devam etmiştir. Kişileri kınayacak havadis yayını kanun ve nizamlarla yasaklandığı halde bu gibi yazılar yayınlamak şu zamana uygun olmayacağı için Hayal Gazetesi süresiz olarak kapatılmıştır. Bundan böyle latife ve mizaha dair varakpare yayınlanmayacağı ilan olunur.”

Fakat Hayal Gazetesi sahibi Teodor Kasap bu yasağa karşı gazetesinde “Matbuat kanun dairesinde serbesttir” diye bir yazı yayımlayarak yazıya elleri ve ayaklarına zincir vurulmuş bir Karagöz karikatürü ekleyince üç yıl hapse mahkum edilecek ve gizlice İstanbul’u terkedecektir.

Özcesi 1860’lardan 2025’lere, Hayal Gazetesi’nden Leman Dergisine yüzyıllar içerisinde gazetecilik ve mizah adına değişen pek bir şey yok ve anlaşılıyor ki bu yazı bu topraklarda gazeteciliğin ortaya çıkışından bu yana hileli zarları anlatmaya yetmeyecek o yüzden yazıyı burada sonlandırıp devamını bir sonraki bölüme bırakalım. Bırakmadan önce de Marks’ın “Basın Özgürlüğü Üzerine” adlı kitabından bir çıkarımla bitirelim yazıyı.

Marks’a göre asıl mesele basın özgürlüğünün olup olmaması değil, bu özgürlüğün kimin kullanımında olduğudur. Eğer basın özgürlüğü ayrıcalıklı bir azınlığın tekelindeyse elbette bir anlamı yoktur.

NOT: Yazıda yer alan Ceride-i Havadis, Matbuat Nizamnamesi ve Ali Kararname için bknz. Hıfzı Topuz, 100 Soruda Türk Basın Tarihi, Gerçek Yayınevi 1973