Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un “boşanma davalarını nafaka, tazminat ve mal rejiminden ayırarak hızlandırma” ve “aile arabuluculuğu” önerileri, hukuki bir reform değil ataerkil düzenin sürekliliğini güvence altına almaya dönük yeni bir hamlesidir. “Boşanmayı bir an önce kesinleştirelim” söylemi, erkeğin ekonomik sorumluluklarını ertelemenin ve kadınları uzun bir hukuki maratona sürüklemenin örtülü ifadesidir.
Boşanma sürecinde tazminat, nafaka ve mal paylaşımının davadan ayrılması, yıllarını evlilik içinde emek gücünü satarak değil ev içi emek vererek geçirmiş kadınlar açısından doğrudan bir hak gaspıdır. Bu düzenleme, erkeğin hiçbir maddi yükümlülük üstlenmeden “özgürleşmesini” sağlarken, kadınların nafaka ve tazminat için yıllarca sürüncemede kalan davalarda mücadele etmesini zorunlu kılacaktır. Üstelik nafaka zaten çoğunlukla düşük miktarlarda bağlanmakta mal paylaşımı ise mevcut yargı pratiklerinde bile yıllarca sürmektedir.
Zorunlu Arabuluculuk: Şiddetin Üstünü Örtme Mekanizması
Bakan’ın aile arabuluculuğunu “Avrupa’da da var” diyerek savunması, Türkiye’nin mevcut toplumsal gerçekliğini bilinçli olarak perdeleyen bir manipülasyondur. Avrupa’da toplumsal cinsiyet eşitliği görece daha kurumsallaşmışken, bu memlekette kadın hâlâ ekonomik, sosyal ve hukuki olarak erkek karşısında dezavantajlı konumdadır. Bu nedenle “tarafları aynı masaya oturtmak”, erkek şiddetini ve baskısını meşrulaştırmanın başka şekilde gündeme getirilmesinden başka bir şey değil.
Bu yaklaşım İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin ardından izlenen politik çizginin devamıdır. Sözleşme, taraf devletlere şiddeti önlemede “uzlaştırma ve arabuluculuk gibi alternatif uyuşmazlık çözüm yollarının şiddet vakalarında uygulanamayacağı” yükümlülüğünü açıkça getiriyordu. Türkiye bu uluslararası güvenceden çekilerek kadınları şiddet karşısında korumasız bırakmış, şimdi de “zorunlu arabuluculuk” adımıyla şiddetin üstünü örtecek bir mekanizma inşa etme yoluna girmiştir.
Üstelik şiddet sadece fiziksel değildir. 6284 sayılı kanun, duygusal ve ekonomik şiddeti de şiddet tanımı içinde değerlendirir. Yıllarca ekonomik şiddet görmüş bir kadını, fail ile aynı masaya oturtmak, yalnızca onun travmasını derinleştirmek değil aynı zamanda şiddeti olağanlaştırmak anlamına gelir. Böyle bir zeminde arabuluculuk “uzlaşma” adı altında erkeğin iradesini dayatan, kadını daha da savunmasız bırakan bir baskı aracına dönüşür.
Bu yaklaşımın ardında, devletin “aile”yi toplumun kutsal çekirdeği olarak koruma ideolojisi yatmaktadır. Kadın, bu aile ideolojisinde eşit bir birey değil, düzenin devamı için fedakârlık yapması beklenen bir unsur olarak görülür. Boşanma oranlarının yükselmesinden endişe duyan siyasi iktidar, kadınların şiddetten ve eşitsizlikten kurtulma yollarını daraltmak yerine, onları “barıştırma” adı altında tekrar evlilik zincirine bağlamaya çalışmaktadır.
Gerçek Hızlandırma Nedir?
Eğer amaç gerçekten davaları kısaltmaksa, çözüm hakları parçalamak değil kadınların şiddetten ve ekonomik sömürüden uzak, bağımsız bir yaşama en kısa sürede ulaşmasını sağlayacak mekanizmaları güçlendirmektir. Bu, nafaka ve tazminat kararlarının boşanma ile eşzamanlı olarak kesinleşmesi, şiddet vakalarında derhal koruma tedbirlerinin uygulanması ve kadınların ücretsiz hukuki destekten yararlanabilmesidir. Bu düzenlemeler, “yargı paketleri” adı altında kadınların yasal kazanımlarını budamanın yeni bir yolu olarak görülmelidir. Hız, adaletin önüne konulduğunda adalet her zaman güçlünün lehine işler. Bu yüzden mesele, sadece boşanma sürecinin teknik işleyişi değil, kadınların hayat hakkı ve özgürlük mücadelesidir.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!