Bir Sürü Çocuğu Öldürdüler



Bir çocuk haykırıyor Gazze’de: AÇIM. Sesi binlerce çocuğun boş midesine çarpıp yankılanıyor. Sarsıyor dokunduğu yeri. İnsan olduğunu hatırlatmaya çalışıyor. Kalk “ulan ayağa” diyor. Aldığın nefesin hakkını ver. Dünyanın bir ucunda, senin yanı başında, belki bir daire ötende öldürülüyor insanlar. Aç uyuyor, aç uyanıyor


Poyraz Soysal

Başarısız boktan bir kış geçirdik / Kanımız bile doğru dürüst akmadı / Bir sürü çocuğu öldürdüler” (Turgut Uyar)

Bir çocuk haykırıyor Gazze’de: AÇIM. Belki birazdan yemek sırasında alçakça vurulacak. Belki bunun bilincinde değil ama haykırıyor. Sesi binlerce çocuğun boş midesine çarpıp yankılanıyor. Sarsıyor dokunduğu yeri. Neoliberal çağın adeta bir robottan farksız duyarsızlığını aşıp vicdanını sarsıyor insanın. İnsan olduğunu hatırlatmaya çalışıyor. Kalk “ulan ayağa” diyor. Aldığın nefesin hakkını ver. Dünyanın bir ucunda, senin yanı başında, belki bir daire ötende öldürülüyor insanlar. Aç uyuyor, aç uyanıyor.

Gazze’de bir dilim ekmek sırasında emperyalizmin son teknoloji ölüm makinalarının kustuğu alevde, Mersin’de ekmeğinin peşindeyken sabahın dördünde usta başı eliyle kapitalizmin alçak çarklarında ölüyor çocuklar. Açlık büyüyor. Açlığın gölgesi büyüyor ve çürütüyor insanlığı. “Sabah sabah aç karnına ölünen şu günlerde” dizeleri geliyor aklıma. 12 Mart sonrasının kanlı ama umuda gebe günlerinde yazılmış dizeler. Elli yıl geçmiş üzerinden. O gün çocuk olanların bazılarının torunları gelmiş dünyaya. Gelir gelmez de kanın, kirin ve faşizmin içine doğmuşlar. Elli yıl sonra hala çocuklar ölüyor sabah sabah aç karına. Filistin’de burada ve her yerde. Elli yıl sonra hala atılan manşetleri yadırgıyor kararlı yüreğimiz ve ellerimiz silah kullanmak istiyor. Elli yıl sonra belki daha karamsar belki daha umutlu. Karamsar çünkü, yabancılaşmanın ve yalnızlığın küflü dehlizlerinde çocuk ölümlerinin çaresizliğiyle çürüyoruz. Hatta kaçışlar çağının bir özelliği olarak, zihnimizi çer çöp ile doldurup acımızı unutmaya çalışıyoruz. Umutluyuz çünkü bunun böyle gitmeyeceğini biliyoruz. Umutluyuz çünkü kurtuluşun ellerimizde olduğunu biliyoruz. Umudu ilmek ilmek örmekten başka çıkar yolumuz olmadığını da biliyoruz.

Çünkü yaşamak değil bizimki. Her gün işyeri ev arasına sıkışmış rutinde, her dakika yeni bir kahır ile, çürümenin ve rezilliğin içinde nefes almak yaşamak değil. Adeta hipnoz edilmiş gibi zulmün, sömürünün ve faşizmin gölgesinde yaşayan milyonlarca emekçi günü geldiğinde büyük altüst oluşların habercisi.

Yeter ki, kendilerinin bile farkında olmadığı ama dipte yoğun bir şekilde mayalanan öfke bilinçli bir isyana dönüşsün.

Yeter ki, o öfkeyi doğru yönlendirecek bir odak oluşsun.

İşte o zaman her gün yeni bir biçimine tanık olduğumuz alçaklıkların, katliamların, yoksullukların aslında sineye çekildi sanılırken nasıl bir sınıf kinini mayaladığını dost da düşman da görecek. Düşman zaten bunun bilincinde. Gerici politikalarla normalleşme yalanını, faşizmi derinleştirirken demokrasi maskesini boş yere kullanmıyor.

Faşist Nihal Atsız’ın hortlayıp mezardan çıktığını düşündüren, 1940’ların Nazi uşaklarına özenen ve gece gündüz ırkçılığı gençlerin körpe bilincine şırınga eden muhalif görünümlü faşistler boşuna salınmadı ortalığa. 19 Mart’ın rüzgarını tüm öngörümüze rağmen iyi değerlendiremedik. Biliyoruz ki bunca zulüm ve sefalet yeni 19 martlara gebe. Açlığa ve insanı benliğinden soyutlayan bu yabancılaşmaya karşı yeni isyanların mayalarını güçlendirmekten başka çare yok. Yoksa bir elli yıl sonra bile “kanımız bile doğru dürüst akmadı / bir sürü çocuğu öldürdüler” demeye devam edeceğiz.