Ahmet Kaya Anısına: “Yanacaklar Ama Bir Daha Yalnız Kalmayacaklar



O onuruyla yaşadı ve kalbi bu kadar alçaklığı kaldıramadı. Yine de hüznü bir yana bırakıp umutla selamlayalım bu zulüm çarkının dişlerinin dokunduğu herkes için “Yanacaklar ama bir daha yalnız kalmayacaklar” diyen Ahmet Kaya’yı


Poyraz Soysal

“Dönecekler bir gün / al kırlara bozkırlara güneşi sunacaklar” diyordu bir şarkısında. Sürgünlerin bir gün o güzel gelecekten koparıldığı topraklara dönüşünü muştuluyordu. Birkaç yıl sonra, burjuvazinin sofrasından yağlı bir parça koparmak için kalemini ve onurunu satanların ağız şapırtıları ve kirli bir ziyafette yağlanmış çatallar eşliğinde kendisinin de yaşadığı topraklardan koparılacağını bilmeden… Bilemezdi ama elbet tahmin ederdi. Zira burası fırtınalar koparılması gereken yerde suçlu bir korkaklıkla susulan ama rejimin bekası için bir kaşık suda fırtınalar koparılan bir ülke. Kahramanlaştırılmak ve hain ilan edilmek rüzgarın akış yönü kadar basit. O nedenle Ahmet Kaya’nın da bu düzenin öfkesinin hedefi olabileceğini beklemiş olması doğal. Çünkü bu bir gelenek artık. Ahmet Kaya ile başlamadı, onunla da bitmedi. Mahzuni Şerif bu durumu şöyle özetler Ahmet Kaya için yazdığı ağıtın başında:

Çok canlar yedi uy aney / doymak bilmedi gurbetin uzaklığı / nice çiçeğe hazan vurdu / Vatandan öteye yayıldı onca dertler / hasrete gömüldü gittiler / Mustafa Suphiler Nazımlar Yılmazlar, Sabahattin Aliler ve de Ahmetler…

Bu kara kronoloji Ahmet Kaya’dan sonra da durmak bilmedi. Biz “dur” diyene kadar da biteceğe benzemiyor. Hrantlar, Tahir Elçiler ve niceleri. Aynı kirli ağızlardan çıkan aynı kara işaretler, linç güruhları ve katliam. Aslında çözümsüz bir manevra. Çünkü alçakça katledilen her aydın daha çok halklaşıyor.

12 Eylül’ün Gölgesinde Yükselen Bir Tarz

Ahmet Kaya’nın adının duyulmaya başladığı dönem 12 Eylül faşizminin toplumu şekillendirmeye çalıştığı, ağır tasfiyeciliğin ve yılgınlık kültürünün kendini gösterdiği aynı zamanda da yeni bir kavganın mayalandığı zamana tekabül eder. Kendi deyimiyle hiçbir örgütsel yapıda organik olarak yer almamış ama mücadelenin içinde olmuş her zaman. Daha sonra sol arabesk olarak nitelenip eleştirilen eserler üretse de bir yanı hep umuda dönüktür. İlk iki albümü amatör bir ruh ile hazırlanmıştır. Yusuf Hayaloğlu ile çalışır bu albümlerde. Daha çok Hasan Hüseyin, Nazım, Enver Gökçe, Orhan Veli gibi şairlerin şiirlerini besteler. Kendine özgü bağlama kullanımı ve özgün sesiyle yeni bir tarzın habercisi olur. Bek vokallerde duyulan Selda yorumu estetik anlamda daha renkli kılar.

Deneysel ve halka hitap etmeyi bilen yapısıyla müzik ve ülke tarihine adını yazdıracağı serüven böyle başlar Ahmet Kaya’nın. Bir klavye, bir bağlama, yanık bir ses ve ustaların şiirlerinin özgün yorumlanışı. Gölgesinden korkan faşizm bu ilk çalışmalara da suç uydurmakta gecikmez. “Ağlama Bebek” şarkısında geçen “Çok uzakta öyle bir yer var / o yerlerde mutluluklar / paylaşılmaya hazır bir hayat var” dizeleri yargılanır. Çok uzaklarda ki o yer ile Sovyetler Birliği’nin kastedildiğini iddia ederler. Ne yazık ki 15 yıl sonra böyle zorba bir neden yüzünden Ahmet Kaya utanç verici bir lince maruz bırakılacak ve bir halkın varlığını inkar etme onursuzluğuna düşmediği için sürgünde yaşamını yitirmek zorunda kalacaktı.

3. albümünden sonra müzikal açıdan daha profesyonel bir çalışma tarzına girmek ister ve aranjör Olarak Ahmet Koç ile çalışmaya başlar. Burada deneysel çalışmaları daha oturmuş bir hal alır. Tam anlamıyla tanınır olması “Şafak Türküsü” ile olur. 12 Eylül askeri faşist cuntası sermayenin bekası için topluma kanlı bir gözdağı verme politikasına girişmiş, zindanlarda ve sokaklarda kanlı katliamlar gerçekleştirmiş ve yer yer çok güçlü direnişlerle de karşılaşmıştır. İdamı “asmayalım da besleyelim mi” sözüyle savunan cunta, idam kararlarını bir rutin haline getirmiştir. O koşullarda Nevzat Çelik’in bir kitap uzunluğundaki “Şafak Türküsü” şiiri Ahmet Kaya tarafından bestelenir. Cuntadan şu ya da bu şekilde zarar gören halk kesimleri acılarını ve öfkelerini bu şarkıda bulurlar. Şarkı toplumsal bir itirazın ortak dili olur.

Tabii bunun çeşitli yan etkileri de vardır. Ahmet Kaya, özellikle anne temalı eserler olmak üzere birçok eserini mağduriyetler üzerine kurar. Bu onun daha sonra “sol arabesk” yapmakla eleştirileceği sürecin de önünü açacaktır. Ağır tasfiyecilik yıllarında geçmişe özlem duyan, pişmanlıkları öne çıkaran, karşılıksız fedakarlıkları vurgulayan eserler de üretir. Bunların bazıları: “Bizim Eskiden Umutlarımız Vardı, Olmasaydı Sonumuz Böyle” vb.

Hep Halktan Biri Oldu ve Tavizsizdi

Aslında Ahmet Kaya’nın müzik serüveni ülkedeki politik sürecin bir resmi gibi. Yılgınlığa hitap edilen eserleri olsa da umudun öne çıktığı eserleri oldukça fazladır. Her zaman kendisini devrimci olarak nitelendirdi ve öyle yaşadı. Bugün politik müzik yapanlar ondan çok şey öğrenmek zorunda. İlk öğrenmeleri gereken de halkın çeşitli kesimleri arasında çok sevilmesi. Faşistler bile “kişiliğini sevmeyiz ama müziğini severiz” gibi kendilerine özgü saçma sapan bir mantıkla da olsa Ahmet Kaya dinlediklerini itiraf ediyorlar.

Bu kadar sahiplenilmesindeki etkenler sokaktaki insanın dilini kullanması, meramını anlatırken üstten değil eşitlikçi bir dil kurması, toplum yaşamını sanatına olduğu gibi yansıtabilmesi. Mesela işçi sınıfının koşullarını anlatırken ders verir gibi ya da uzaktan biriymiş gibi değil de tam o koşulların içindeymiş gibi anlatır. Bu şarkılar emekçileri devrimci yönde etkileyecek finallerle sonuçlansa kusursuz olabilirdi. Elbette o tür eserleri de var. Mesela bir “Tezgahtar Nebahat” 1990’larda emekçi semtlerde yaşayan emekçi genç kadınları çok güzel resmeder. “İçinde bulunulan koşullardan kurtulma hayalleri. Aşık olunan ünlü bir sanatçının posterini odasına asıp kazandığından biriktirerek onun konserine gitme. Çalışamayacak durumda olan bir baba, hınzır bir abi, devlete karşı gelip mahpusta olan bir abla” Böyle anlatır bir dönemin emekçi kadınlarını ve sorgulatır. “Ah Nebahat Nebahat / bir gün görmedi hayat / düşünür bulamazdı / kimdeydi bu kabahat..”

“Bir Minik Kız Çocuğu” şarkısı bugün hala MESEM’lerde, atölyelerde kölece çalıştırılıp katledilen çocukları anlatır. “Ona her gün rastlardım / kuyruğun bir ucunda / bir minibüs parası sımsıkı avucunda / uykusuna doymamış kırpışan gözleriyle / anlarsa baktığımı başı inerdi öne / bir minik kız çocuğu / saçları darmadağın / yollarda yalınayak üşür üşür üşür elleri…”

Abartılı bir dil kullanmazdı. “Zehir pamuk ırgatlığı / gavur gündelikçilik” gibi emekçilerin yakarış sözleriydi dilindeki.

Doğru bildiğinden hiçbir zaman geri adım atmadı. Başörtüsü mevzusunda o dönem muhtemelen baskılara karşı olmak için yaptığı çıkış Refah Partisi’ne yedeklenmek gibi de yorumlandı. O tartışmalı bir durumdu ama Kürt halkı ile gösterdiği dayanışma ve hakikat savunuculuğu tartışılmaz bir netlikteydi. Bedelini belki hayatıyla ödedi ama geri adım atmadı. Şöhretinin doruğundayken bile bazıları gibi kıvırmadı. “Zindanlardan taşa taşa kar beni / Mamaklardan Metrislerden sor beni / Diyarbekr’e kanla bastım mührümü / ceset ceset kefen kefen sar beni…” Bu eserde Kürt ulusunun mücadelesini otantik sazlarla ve güçlü bir şiirle bir destan gibi işlemiştir. Başka bir eserinde de Diyarbakır üzerinden şöyle seslenir Kürt Halkına “Ağlama sen ağlama / kanlı bezler bağlama / gün olur kavuşuruz / dert etme Diyarbakır…”

Ahmet Kayanın müziğini özgün kılan yönlerden biri de deneysel olması. Kimsenin cesaret edemediğini yaparak tutunduğu tarzda kalmadı. Farklı tarzlar denedi ve herkese hitap etti. Bir bağlama ya da bağlama klavye ikilisiyle başladığı müzik hayatında çeşitli tarzlar ve enstrümanlar denedi. Bir albümünde makamsal ezgiler ön plana çıkarsa diğerinde rock formunu ön plana çıkardı mesela. Her koşulda kendini sevdirdi. Kuşak kuşak böyle bir sahiplenme zincirini devam ettirebilmek kolay değildir. Bunu başarabilen ender sanatçılardandı.

Devrimci siyasetlerin etkinliklerine ikirciksiz çıkması da samimiyetinin bir göstergesidir. Sekter bir yanı olmaması da sevilmesinde önemli bir etken gibi düşünüyorum. Küba’dan gelen heyetle rakı içmesini “yozlaşma” olarak niteleyen bir dergiye “Yav adam devrimi yapmış. Bırak rakısını içsin Neyine yozlaşacak? Sen önce kendi devrimini yap” tarzında bir yanıt vermiştir.

Şarkılarında adeta kendi yaşadıklarını anlatmıştır. Bu da aslında linç kronolojisinin bir sonucu. “Dövülmüşüm / sövülmüşüm / kovulmuşum ben. Kendi öz yurdumdan çeker giderim” diyor bir ezgisinde mesela. Adeta hayatının son dönemini özetliyor. İlgili eser TKP tevkifatlarında ağır işkencelerden geçip yıllarca tutsak edilen ve yaşamı bir huzur evinde sonlanan, yine bir kasım ayında fiziken aramızdan ayrılan Enver Gökçe’ye ait. Neredeyse asırlar geçiyor ama sanki çok az şey değişiyor…

Ahmet Kaya’ya anadilinde bir şarkı söylemek istediği ve ödülünü İHD’ye bağışlamak istediği için alçakça bir linç kampanyası başlattılar. Burjuvazinin kara, kana ve yalana doymayan gazeteleri nefret ve yalan kustu. Kendisinin “yaşadığım zor günlerde bir merhabasını istediğim ama o merhabayı benden esirgeyen, ulusal anlamda aynı kaderi paylaştığım bütün arkadaş ve dostlarıma ince bir sitemdir” diye naifçe anlattığı bir yalnızlaştırılma sürecine girdi. O merhabayı kendisinden esirgeyenlerin bazıları bugünün saray sofralarına çoktan demirledi. O onuruyla yaşadı ve kalbi bu kadar alçaklığı kaldıramadı belki kimbilir. Belki hepimizin toy yıllarımızda ona özenerek harflerin üzerine basa basa söylediğimiz, söyledikçe kendimizi daha devrimci hissettiğimiz bir şarkısını dinlediğimde direkt aklıma o gelir. “Birileri ona ölmedin diyordu / ölüm ilanında hüzünle gülüyordu / geçiyor önümden gül yüzlü Bahtiyar / yaralıyım yerde kalan sazı kadar…” Yine de hüznü bir yana bırakıp umutla selamlamak istiyorum ve bu zulüm çarkının dişlerinin dokunduğu herkes için “Yanacaklar ama bir daha yalnız kalmayacaklar” diyorum.