Perşembe, 22 Ekim 2026

Anaların Dilinde 19 Aralık



Aralık’tı, Aralığın 19’u… Şehirlerde çok kasvetli bir hava, kan kokusu var. Kurşuni bir ağırlık dolduruyor içime. Bütün hücrelerimde acının taht kuruşunu hissediyorum


Semiha Kırkoç*

Mevsim kıştı ve Aralık’tı… Yaşam, yoğun günlerin hızlı akışı içinde geçiyor. Bizler hem çocuklarımıza, yoldaşlarımıza umut ve ses olmaya çalışırken hem de türlü acılar içinde yoğruluyor, şekilden şekle giriyor, kalıptan kalıba dökülüyor, her gün biraz daha çelikleşiyor biraz daha Partizanlaşıyorduk….

Aralık’tı, Aralığın 19’u… Acılarımızın bir ömür boyu silinmeyeceği kara bir gün, kapkara bir gün kapkara bir ay… Bazı insanlar için o günün diğer günlerden pek de farkı yoktu ama dedim ya Aralık’tı, kıştı… Amansız yangınların acımasız kuşatmasındaydı şafak. Ve şafak sabaha evrilmeden zindanlarda ölümün kolları geziniyor. Zindanlar da yeniden barikatlarla, direnişlerle, halaylar ve zılgıtlarla özgürleştiriliyordu.

O kara, kapkara gecede siper yoldaşlarımın 9 gündür açlık grevinde olmalarından kaynaklı huzursuzdum. Pek de rahat olmayan bir uykuya dalmışım ve düş görüyordum. Düşümün bir yerinde allı turnaların peşinden koşuyordum. Birden gökyüzüne takıldı gözlerim. Hemen koşarak onu kucaklamaya çalıştım. Fakat göğün yarısına ancak yetti kollarım. Göğün yetişemediğim diğer yarısında toprak kızgın demir tozuna dönüşmüştü. Ve ayakları eriyip tüm dünyaya yayılmıştı, saçlarıma yıldızlar üşüşmüştü. O gece dolunayı görmüştüm. Hemen koşup onu incecik ipek ipliğiyle, nazar boncuğu yapıp boynuma asmıştım ki, her taraftan çığlıklar, ağıtlar, klamlar, yükselmeye başladı. Şimşekler çakıyor, kurtlar uluyor, fırtına, boran ortalığı kasıp kavuruyordu.

Sonra bir an, sadece kısa bir an ışıkla doldu her yan. Nerden geldi bilemedim. Kocaman heybetli bir allı turna geldi, kondu orta yere ve muhteşem kanatlarını uzun, upuzun açtı. “Koşun, koşun kanalarımın altına” dedi. Bütün kuşlar, ceylanlar, ahular, güvercinler, serçeler, cerenler, marallar, kaçıp allı turnanın kanatları altına sığındılar. Turna bir yandan kendine sığınanları korurken, bir yandan da göğün ötesinden gelen yedi başlı ejderha gölgesiyle boğuşuyordu. Biliyordu ki bu gölgeyi yok ederse dünya yeşillenecek, bütün hayvan alemi, çiçekler, rüzgarlar, sesler, renkler, kokular yerlerine dönecek, ırmak yataklarını duru, köpüklü buz gibi sular basacak, ağaç, yağmur ve ışık cenneti başlayacak. Her taraf aydınlanacaktı. Birden korkunç çığlıklar atarak bir üveyik kuşu sevinçlerin, öfkelerin, hüzünlerin paylaşıldığı, de lori lori’lerin çekildiği avlulara, sonra boşalan yerlere yılanlar, akrepler, çıyanlar, çakallar sürüsü doluştu. Dişe diş bir kavga başladı iki güç arasında. Birinci güç gözünü kırpmadan insanlığı, onuru, sevgiyi, emeği savundu. İkinci güç, yalanı, talanı, hainliği, kokuşmuş, çürümüş düzeni, kahpeliği savundu, onursuzluğu savundu dört gün boyunca… Ne kadar uzundu o dört gün; direnişle, barikatla geçen dört koca gün…

Haberi aldığım gibi yollara vurdum kendimi. Hızlı mı yürüyordum yavaş mı? Gideceğim yere doğru mu gidiyordum? Yoksa uzaklaşıyor muydum oradan, bunların önemi yoktu benim için. Ümraniye yanıyordu. Analar gördükleri her arabanın, dozerin, iş makinelerinin, ambulansların önüne çığlık çığlığa atlıyor, vinçleri, cemseleri tekmeliyorlar, bir taraftan da havalandı şafak vakti. Doğadaki her şey ama her şeyin adeta durduğu an… Rüzgar, kuşlar, yapraklar… Ve bir kurşun çıktı namludan aniden. Kalp atışlarım hızlanmaya, şakaklarım zonklamaya başladı, ellerimi kalbimin üzerine götürüp bastırdım. O an, tarifsiz bir acı saplandı yüreğime.  Böyle olmaz mı zaten; kurşunlar oğullarımızı, kızlarımızı bulur fakat vurulan hep analar olur…

Bundan tam tamına 5 gün önce Aralık karanlık duvar gibiydi, geceye yağmur yağıyordu. Önce kuşlar aldı yağmurun, zulmün ve katliamın haberini, Sessiz sedasız tek ettiler, yoldaş tadında uzun uzun voltalar atılan, türkü tadında halaylara durulan sevinçlerin, öfkelerin, hüzünlerin paylaşıldığı, de lori lori’lerin çekildiği avlulara, sonra boşalan yerlere yılanlar, akrepler, çıyanlar, çakallar sürüsü doluştu. Dişe diş bir kavga başladı iki güç arasında. Birinci güç gözünü kırpmadan insanlığı, onuru, sevgiyi emeği savundu. İkinci güç, yalanı, talanı, hainliği, kokuşmuş çürümüş düzeni, kahpeliği savundu, onursuzluğu  savundu dört gün boyunca… Ne kadar uzundu o dört gün, direnişle, barikatla geçen dört koca gün…

Haberi aldığım gün yollara vurdum kendimi, Hızlı mı yürüyordum yavaş mı? Gideceğim yere doğru mu gidiyordum, yoksa uzaklaşıyor muydum oradan, bunların hiçbir önemi yoktu benim için.

Yürümek, yürümek önemliydi… ve canla başla yürümeye çalışıyordum. Sesimin çıktığı kadar. boğazımdaki damarlar çatlayasıya kadar bağırmak, durmadan bağırmak istiyordum “Katiller, katiller” sesim çıkmıyordu, sesimi kaybetmiştim. Nihayet Ümraniye zindanına vardım. Üç yüz metre öteden kesmişlerdi yolumuzu. Aralıktı ve yağmur yağıyordu. Yağmur altında suskun bekleyen kalabalık başlarını yere eğmiş, üşümüş, donmuş, kalıplaşmış gibiydi. Hiç kimsede en ufak bir kıpırtı yoktu. Birden üst üste gelen kurşun sesleri, ağır silah sesleriyle birlikte kalabalıkta bir vaveyla koptu. Dalgalandık, örselendik. Analar… Anaların ağıtlarına yağmur eşlik ediyordu. Askerler üzerimize doğru yürüdü. Sloganlarla karşılık verdik. Sloganlarımız hepsinin yüzüne tokat gibi çarptı. Onlar da ürktüler. Böyle bir şeyi beklemiyorlardı. Ağlıyordu analar, teselli edemiyorduk. Caminin orda bekliyorduk, yollarımız kesili. Haberi alan herkes koşuyordu hapishane önüne.

İlerleyen saatlerde insanlar çoğaldıkça acılarımız da çoğalıyordu. Yağmur hızlandıkça bütün coğrafyamızda ölümün kolları geziyordu. Ve Ümraniye yanıyordu. Analar gördükleri her arabanın, dozerin, iş makinelerinin, ambulansların önüne çığlık çığlığa atlıyorlar. Vinçleri, cemseleri tekmeliyorlar. bir taraftan da bağırıyorlardı: “Öldürüyorlar çocuklarımızı!..” Sesimizi kimse duymuyordu, çırpınmalarımızı kimseler görmüyordu. İnsanlığa sesleniyorduk, kimseler ses vermiyordu. Az ötemizde katliam oluyordu. Bir şey yapamamanın etkisiyle dayanamıyor artık bacaklarım. Olduğum yere çöküyorum ve düşünüyorum. Nişangâhlarında emeğin ve özgürlüğü tohumlarını taşıyan yiğit insanlara mezar oluyor Aralık… O hızlandıkça ben soruyorum yağmur sağanağına. “Nedir bu kan? Yanık et kokusu, bu uluyuş, bu kanlı ziyafet sofraları?” Yağmur cevap vermiyor. Sadece daha da azgınlaşıyor. Ümraniye yanıyor. Hapishane yönünden çığlıklar, sloganlar geliyor. Sanki kulağıma dozerin, çalışırken çıkardığı sesler, silah sesleri, direniş sesleri geliyor.

Kara, kapkara dumanlarla birlikte nefes almak istemiyorum. Göğsüm daralıyor sanki, her nefeste ciğerlerime yanık et kokusu doluyor. Öfkemizi ve kinimizi içimizde tutamıyoruz. Daha fazla şehit haberleri geliyor habire. Bütün düşen yoldaşlarımız ve siperdaşlarımız için saygı duruşu yapıyoruz. Katiller sürüsü saldırıyor bize. Cana can, dişe diş… vermemeye çalışıyoruz insanlarımızı. Nafile, birkaç canımızı koparıp gözaltına alıyorlar. Biz geride kalanlar, tekrar toparlanıp cami avlusuna geçiyoruz.

Anaların başları yerde, yüzleri kederli ve umutsuz. Eğik başlar kımıldamıyor hiçbir yöne bakmıyor. Yağmurda utanç gibi bir şey var, bekliyoruz. Bekliyorum, yoldaşlarımın gelmesini bekliyorum. Kızımı, canımı da bekliyorum. Sadece ben değildim bekleyen: Onu ağaçlardaki salıncak, vitrindeki uzun sarı saçlı oyuncak bebek, pamuk prenses, pinokyo, küçük prens ve yedi cüceler de bekliyordu. Yoldaşlarım, sizi sadece ben değil, baharı bekleyen yaprak, elma ağacındaki çiçek goncasındaki sıkılan gül, nar çiçekleri, menekşeler, nergizler de bekliyordu.

Çiğdemim, çiçeğim. Çok küçüktü. Henüz şafakta gün doğumlarını izlemedik birlikte, toprak ananın koynunda gökyüzünü seyredip de kayan yıldızlara niyet tutmadık, havai fişeklerin altında binbir renge hayret edip sevinmedik henüz, coşmadık…

Haber geldi, İstiklal Caddesi’nde katliamla ilgili yürüyüş olacakmış. Olurladık hepimiz. “Gidelim tabii, iyi olur. Sağır kulaklara, görmeyen gözlere, lal dillere sesimizi duyuralım” dedik, fakat gel gör ki ayaklarımız sanki toprağa yapışmış gibiydi. Hiç ayrılmak istemiyoruz buradan. Onları bu zalimler, akbabalar sürüsüne bırakıp da nasıl gideriz. Sanki sesler duydum bir an: “Gitme kal, gitmeyin. Kalın bizler sizden güç buluyoruz.” Döndüm, hapishane tarafına baktım, gördüğüm şey sadece duman, dozerler, iş makineleri, ambulanslardı. Sloganlar geliyor kulağıma. Göğsüm daralıyor. Insanın yaşamında öyle zamanlar vardır ki; ne sözcükler bulunur…

Bir şeyler yapmalıydık. Madem ki onuru, insanlığı, yaşamı ayakta tutuyor çocuklarımız, yoldaşlarımız; öyleyse gün direnme günüydü… yaşanılanları anlatmaya, ne de anlatılanlara yürek dayanır. Ve yaşanan bazı olayların, hafızalardan silinmesi çok zordur.

Hayatımızın en zor anıydı yaşadığımız… Gitmek ya da kalmak, güç de olsa gitmeye karar verdik. Toparlandık, içimdeki sızıyla giden topluluğun arkasına düştüm. Akşam 7’de İstiklal’de buluştuk. Yüzlerce insan seli akıyordu Taksim’e. Öfkeliydik, üzüntülüydük, yoksulduk, yoksunduk. Çocuklarımızın sesini haykırırken eylemde, yine bizim payımıza coplar, gözaltılar, yerlerde tekmelemeler düştü. Yılmadık, geri adım atmadık. Boyun eğmedik kan içici cellatlara, haykırdık: “Devrimci tutsaklar onurumuzdur. Onurumuzu çiğnetmeyeceğiz!”

Gece olmuştu, ÖDP’li dostlarımız kucak açtı bizlere. Az da olsa bir şeyler yemeye çalıştık. Battaniyeler, giysiler aktı parti binasına gece boyunca. Çaylar demlendi, ardı ardına sigaralar içildi. Gözler medyada. Umutlarımızı uykunun ve acının derinliğinde bırakarak birkaç saat uyumaya çalışıyoruz. Güneş doğmaya başladı. Aralıktı, gün doğumuna yağmur yağıyordu.

Öğlene doğru çıktık, DSP İlçe binasına gideceğiz. Ve bu katliamın hesabını soracağız. On beş kişi DSP’ye üst kata çıktık. Bizi içeri almadılar. Onlara, bizim paramızla politika yaptıklarını ve yaşadıklarını, onlardan hesap sormaya geldiğimizi söyledik. Polisi çağırdılar. Gelen ekipler bize saldırdı. Epeyce boğuştuk. Sloganlarımız kırılan cam seslerine karıştı. Cop darbeleri ve tekmelerle bizi yüzükoyun yere düşürdüler. Kollarımızı arkadan kelepçelediler. Dördüncü kattan sürükleyerek giriş kapısına götürdüler. Telsizle konuşan polis, amirine bizim binaya zarar verdiğimizi, camları kırdığımızı söylüyordu. Onlar, yiğit devrimcilerin öldürüldüğünü, işkence altında olduğunu düşünmüyordu, biz hatırlattık! Haklı olduğumuzu söyledik ve “Haklı her direniş tarihte zamanı geldiğinde gerçek yerini bulacaktır” dedik. O gece nezarethanede Hortum Süleyman’ın coplarıyla tanıştık. Ertesi gün savcılıktan bırakılınca önce son haberleri almak için İHD binasına gittim. O sırada Ankara İHD polis tarafından basılmış. tüm arşiv ve bilgisayarlara el konulmuş, bir gün önce eylemlerden tutuklananlar olmuş, bize “İHD’ye üye olmayanların çıkması” söylendi. Çıktım ÖDP binasına gitmek istedim. Amacım ölü ve yaralıları öğrenmekti. Oraya da çevik kuvvet baskın yapmıştı. Geri İstiklal Caddesi’ne döndüm. Fransız Konsolosluğu’nun orda bir köşeye oturup çevremi gözlemledim… Onlarca insanın, hem de her renk her çeşit her tip insanın cirit attığı İstiklal’de gelip geçenleri seyrediyorum. Neşeli, “güzel yüzlü”, iyi giyimli ve besili olanlara da takılıyor gözlerim. İnsanlığın hayli düştüğü, onurun dürüstlüğün erdem sahibi olmanın ayaklar altına alındığı günler yaşıyoruz… Devrimciler zindanlarda can bedeli çarpışırken gerdanları yağlıları, çetelerin, hortumcuların, etkili ve yetkili kişilerin işkembelerini doldurmak için türlü alavere dalavere çevirdiği geliyor aklıma. Halkımızın ne zaman aymaz uykusundan uyanacağını soruyorum kendime. Bu insanlar neden böyle? Gerçek suçlu kim?

İnsanları yürüyen cesetlere benzetiyorum. Ve yüreğimin ocağını söndürmemeye çalışıyorum. Yürüyorum. Tünel’e doğru. Yağmur yağıyor, kuru bir suskunluk kavuruyor dudaklarımı sanki. Bir yudum suya hasret adımlarım ağırlaşıyor. Gitgide ayaklarımda tonlarca yük, mevsimler mi değişiyor ne?

Şehirlerde çok kasvetli bir hava, kan kokusu var. Kurşuni bir ağırlık dolduruyor içime. Bütün hücrelerimde acının, taht kuruşunu hissediyorum. İçim acıyor, yüreğimin mengenelerle sıkıştırıldığı düşüncesiyle adımlıyorum kaldırımları. 2-3 gündür doğru düzgün yemek yiyememiştim. İçimi bir çorbanın sıcaklığında ısıtamamıştım. Ve şimdi ağrılarımı, sızılarımı güz yağmurlarıyla yıkama sevdasındaydım. Ağlıyordum, utangaç duygularımın mağlup olduğunu hissederek ağlıyordum. Sarılıp hıçkırarak ağlamak için bir yoldaşım olsun istedim yanımda. Ne kadar zaman oldu acaba doya doya ağlamayalı hafızamı yokluyorum. Yüreğimin titrediğinin farkına varıyorum. Kar soğuğu var bedenimde. Ruhum üşüyor. Oysa, ateşler içindeyim. Kalabalığın arasına karışıyorum yüzlerinde maskeyle sokağa çıkan insanlara bakmak gelmiyor içimden. Yüzüme geçirdiğim kendi maskemi çıkarıp atmalıyım önce diyorum. Önce kendi duvarlarımı yıkmalıyım. Her şeye rağmen umuda perçinlenmeli yüreğim.

Birden bir kız çocuğu geliyor yanıma. Çingene kızı. Saçları karmakarışık. “Abla niye ağlıyorsun, vereyim mi bir mendil?” diyor. Beş paket istiyorum. Seviniyor. Işıltılı gülücükler yolluyor bana. Gözlerindeki ışıktan etkilenmemek imkansız. Bir vitrine yaklaşıyorum. Gözlerime bakıp camdan gülümsüyorum kendime. Gözlerim ışıklanıyor. Bu kadar zulmün ortasında ışığımı yitirmemişim ne güzel… Umutlarıma tohum oldu bu gülüş. Yağmur da durdu artık. Güneş, enva-i çeşit rengini üzerimize salmaya başladı. Hayret ediyorum kendime. Hâlâ ayaktayım. Ve çocuklarımızın, yoldaşlarımızın seslerine ses katmak için çabalıyorum. Demek ki beni ayakta tutan bir güç var… Benim dışımda gelişen bir güç. Yaşam bu olsa gerek. Devrimciler direniyor, teslim alınamadı. Kayıplarımız çok olacak belki ama bu direniş, tarihin sayfalarında yer alacak biliyorum. Sonunda iyiler kazanacak, biz kazanacağız! Ümraniye’ye doğru yürüyorum…

(*) Semiha Kirkoç, TUYAB Emekçisi