Onur Demirci
Türkiye’de medya tartışmaları çoğu zaman etik ihlaller, basın özgürlüğü, sansür ya da yandaşlık kavramları etrafında şekillenir. Bu çerçeve, yaşanan sorunların bazı yönlerini açıklasa da, meselenin özünü kavramak için yetersizdir. Çünkü medya yalnızca yanlış yapan gazetecilerden, baskı altındaki haber merkezlerinden ya da siyasal müdahalelerden ibaret değildir. Medya, her şeyden önce toplumsal üretim ilişkilerinin içinde konumlanan bir kurumdur. Bu nedenle Türkiye’deki medya düzenini anlamak için “medya ne söylüyor?” sorusundan önce “Medya kime aittir, kimin çıkarına işler ve hangi sınıfın dünya görüşünü yeniden üretir” sorularını sormak gerekir.
Burjuva medya kavramı tam da bu noktada anlam kazanır. Burjuva medya yalnızca sermaye sahiplerinin elindeki medya kuruluşlarını tanımlamaz; aynı zamanda haberin üretim biçiminden kullanılan dile, hangi olayların görünür kılındığından hangilerinin sessizce dışarıda bırakıldığına kadar uzanan ideolojik bir işleyişi ifade eder. Bu medya biçimi, özel mülkiyeti sorgulanamaz kabul eder, sermaye birikimini doğal ve kaçınılmaz gösterir, sınıf çatışmasını görünmez kılar ve toplumsal sorunları bireysel vakalara indirger.
Türkiye’de ana akım olarak adlandırılan medya kuruluşlarının büyük bir bölümü enerji, inşaat, finans, savunma ya da kamu ihalelerine bağımlı holdinglerin mülkiyetindedir. Bu yapıda medyanın temel işlevi kamuoyunu bilgilendirmekten çok mevcut düzenin meşruiyetini yeniden üretmek olur. Bu yüzden medya alanı çoğu zaman “yandaş” ve “muhalif” olarak ikiye ayrılır. Oysa bu ayrım, sınıfsal gerçekliği perdeleyen bir basitleştirmedir. Burjuva medya iktidarla çatışabilir, hükümet politikalarını eleştirebilir; fakat düzenle, yani sermaye ilişkileriyle çatışmaz.
Özel mülkiyet sorgulanmaz, sermaye grupları görünmez kılınır, grevler çoğu zaman “ekonomiye zarar” başlığıyla sunulur. Yoksulluk haber olur ama yapısal nedenleri konuşulmaz. Bu noktada medya, gerçeği gizlemekten çok onu belli bir çerçeveye sıkıştırır. Grevler haber yapılır fakat işçilerin talepleri arka planda kalır. İş cinayetleri sayılarla aktarılır, ancak sorumlu patronların isimleri nadiren anılır. Yoksulluk anlatılır ama onu üreten sistem sorgu dışı bırakılır.
Toplumsal sorunlar bilinçli bir şekilde bireyselleştirilir. Genç işsizliği çoğu zaman “motivasyon eksikliği” olarak ele alınır. İntiharlar psikolojik nedenlere indirgenir. Kadın cinayetleri ise kişisel öfke, kıskançlık ya da “aile içi sorunlar” çerçevesinde sunulur. Böylece sorunların politik ve sınıfsal boyutu adım adım görünmez hale getirilir.
Bu anlatının en önemli dayanaklarından biri tarafsızlık iddiasıdır. Burjuva medya kendisini nesnel ve dengeli olarak sunarken, aslında egemen sınıfın çıkarlarını doğal ve kaçınılmazmış gibi göstermeyi başarır. Tartışma programlarında yer alan uzmanlar, ekonomistler ve yorumcular çoğunlukla benzer sınıfsal konumlardan konuşur. Piyasa sorgulanmaz bir gerçeklik olarak kabul edilir, emek bir maliyet kalemi gibi ele alınır, eşitsizlik ise teknik bir problemmiş gibi sunulur. İdeoloji görünmez kılındıkça, bu anlatı nesnellik görüntüsü kazanır.
Burjuva medyanın belki de en güçlü işlevi, toplumsal sorunları ortak bir deneyim olmaktan çıkarıp bireysel başarısızlıklara dönüştürmesidir. İzleyiciye ve okuyucuya sürekli olarak aynı mesaj verilir: “Bu senin sorunun!” İnsanlar yaşadıkları güvencesizliği, yoksulluğu ya da umutsuzluğu kendi yetersizliklerinin sonucu olarak görmeye başladıkça, kolektif mücadelenin zemini giderek zayıflar. Yalnızlık hissi artar ve düzen sorgulanmadan kabul edilir hale gelir.
Bu nedenle Türkiye’de medya meselesini yalnızca bir basın özgürlüğü ya da demokrasi sorunu olarak ele almak eksik kalır. Medya sorunu, temelde bir sınıf sorunudur. Medyanın hangi sınıfın çıkarlarını temsil ettiği ve hangi toplumsal düzeni yeniden ürettiği sorusu sorulmadan yapılacak her eleştiri yüzeyde kalmaya mahkumdur. Burjuva medya değişmek için değil, sürdürmek için vardır. Eleştirmek için değil, sınır çizmek için konuşur.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!