Rojava Devrimi İçin Yangın Alarmı



Son tahlilde hangi yolun tutulacağına elbette Kürt halkı karar verecektir. Fakat bu yiğit ve çilekeş halkın özgürlük mücadelesini tereddütsüz sahiplenip destekleyen dostları olarak gönlümüz ve bilincimiz, onun “başkalarının çizdiği entegrasyon senaryolarına dâhil olma dönemini” kesinlikle kapatarak kendi özgücünü esas alıp ona yaslanan bir hat tutturmasından yanadır


Rojava Devrimi’nin Halep’te yediği darbe moral bozucu olduğu kadar kaygıları büyüten stratejik bir dönüm noktası özelliği taşıyor.

Bu gerçeğin görülebilmesi için her şeyden önce soğukkanlı ve nesnel bir yaklaşıma ihtiyaç var. Başka bir ifadeyle, paniğe kapılmamak kadar görünen ya da icat edilmiş (zorlama) mazeretlerin arkasına saklanmaya çalışmaktan kaçınmak gerekiyor.

Halep’te salt askeri değil ağır bir siyasal darbe yenildi. Emperyalizm ve bölge gericilikleri tarafından kışkırtılıp finanse edilen iç savaşın başlangıcından beri hem gözü dönmüş İslamcı katil sürülerinin hem de Esad rejiminin uzak tutulduğu Şêxmeqsût ve Eşrefiyê salt herhangi bir mevzi ya da ‘güvenli bölge’ değildi. Rojava Devrimi’nin iddiası ve ruhunun hayat bulduğu iki simgesel anıttı. Efrin’den sonra bu anıtların da bu kadar kolay yıkılabilmesi sadece Rojava’da değil bütün Kürtlerde ciddi bir hayal kırıklığı ve moral bozukluğu yarattı.

Türk devleti tarafından planlanıp yönetildiği ortada olan bu operasyonun Kuzey’de İmralı’dan pompalanan “demokratik çözüm” beklentisi ve hayallerinin hâlâ etkin olabildiği koşullarda gerçekleşmesi yaşanan şaşkınlığı büyüttü. Halbuki Türk burjuva devletinin Kürt sorununa yaklaşımında tarihsel kod ve reflekslerini değiştirmeye niyetinin olmadığı bir yıldır ortadaydı. KÖH cephesinden verilen onca tavize karşın Türk devletinin attığı en somut adım Halep’i Kürtsüzleştirme operasyonu oldu.

Üstelik bu operasyon Ekim ortalarından başlayarak bağıra bağıra geldiği halde Efrin’in düşüşünde olduğu gibi akıl almaz bir aymazlıkla fiilen seyredildi. Dahası kamuoyunu da yanıltıp büsbütün rehavete sürükleyecek aldatıcı sinyaller verildi. Hakan Fidan’ından Yaşar Güler’ine, Türk Genelkurmay Başkanı’ndan AKP sözcüleri ve yandaş kalemşörlere hatta Kürt legal siyasetinin temsilcileriyle Kürt medyasında boy gösteren bazı kalemler tarafından “cesaret ve vicdanın temsilcisi Pamuk Dede” olarak yutturulmaya çalışılan tescilli ırkçı faşist Bahçeli’ye kadar rejimin bütün temsilcileri koro halinde Rojava Devrimi’ni hedef gösterirlerken Mazlum Abdi bile 25 Aralık 2025 günü HTŞ’yle “Kamu yararını esas alan bir yaklaşımla entegrasyon konusunda ortak anlayışa varılmıştır” demeçleri veriyordu. Aynı gün SDG adına “Anlaşmaya yakınız” açıklaması yapılırken Şam’daki kukla rejimin Enformasyon Bakanlığı “SDG müzakere dahi edilemez ve uygulanamaz taleplerinde ısrar ediyor. Görüşmeleri bu nedenle askıya aldık, nihai yanıtımızı 28 Aralık’ta vereceğiz” açıklaması yapıyordu. Dahası Deyr-i Zor ve Rakka yanında Halep ve çevresine de tank ve topçu birlikleri yanında asker yığınağı yapılıyordu.

Belirtiler bu kadar açık olduğu halde uyanabilmek ve önleyici karşı hamlelere hazırlanmak için daha ne bekleniyordu, neye-kimlere güvenildi anlamak mümkün değil!.. Aynı aymazlık Efrin’in düşmesi sırasında da yaşandı. KÖH’ün onlarca yıl içinde ağır bedeller ödeyerek yarattığı değerlere, biriktirdiği siyasi ve askeri deneyime, savaş, politika ve siyaset ustalığına -sosyal şovenler dışında- dudak büküp küçümseyen hiçbir Türkiyeli devrimci yok. Ama geldiğimiz noktada KÖH kendi tecrübelerinden, bugüne kadar attığı karşılıksız kalmış adımlardan, bu yüzden yaşanan derin hayal kırıklıkları ve ödenen ağır bedellerden hiç mi ders almıyor ve almayacak sorusunu da sormak gerekiyor artık.

Rojava Devrimi’nin sahada yaşadığı askeri ve politik dezavantajları ancak oturduğu yerden ahkam kesen lâf ebeleriyle iflah olmaz Kürt düşmanları görmezden gelebilir. Kaldı ki hiçbir silahlı devrim süreci düz bir çizgide ilerlemez. Atılımlar hatta umulmadık başarılar yanında güç yetmezliği ve koşulların elverişsizliği dışında bazı taktik hatalar nedeniyle de gerilemeler, istenmedik mevzi ve güç kayıpları yaşanabilir. Bunlar savaşın doğasında vardır. Fakat göstere göstere gelen tehlikeleri hafife almakla da kalmayıp rehaveti körükleyecek yaklaşımlar sergilemek “doğal” görülüp gösterilemez. Halep’te ikisi de yıllardan beri ağır kuşatma altında olan Şêxmeqsût ve Eşrefiyê semtlerinin tank ve topçu desteğine sahip sayıca kat kat üstün düşman karşısında ne kadar yiğitçe direnilirse direnilsin sonuçta düşmesi anlaşılmayacak bir durum değildir. İçe sindirilmesi ne kadar zor olursa olsun bu sonucu tartışmak abestir. Üstelik Mümbiç’te olduğu gibi Eşrefiyê’nin o kadar çabuk düşmesinde de SDG bileşeni bir aşiretin ihaneti tayin edici bir rol oynamıştır.

Fakat bu nesnelliklerin farkında olmak ortada yanıt bekleyen bazı soruların olmadığı anlamına da gelmez. Bunların başında da başka bir öngörü sorunu gelir: Şêxmeqsût ve Eşrefiyê’nin uzun süre direnemeyecek bir konum ve güçte oldukları bilindiği halde ‘güvenli tahliye’ olanağı neden baştan düşünülmedi? “Oralara saldırılırsa savaşı bütün Suriye’ye yayarız” şeklinde hayata geçmeyen içi boş tehditler savurmak yerine asayiş güçleri ve kadroların güvenli çıkışı yanında geriye kalacak sivillerin güvenliği konusunda da uluslararası güvenceler alınmasını sağlayacak önleyici askeri ve diplomatik hamleler yapılamaz mıydı? Örneğin bu kez HTŞ ve arkasındaki güçlerin beklemedikleri bir cephede hem Şam’daki kukla yönetim ve müttefiklerini şaşırtıp ürkütecek hem de onlara yekten ya da zımnen onay verenleri “Bu iş büyüyüp kontrolümüzden çıkacak” endişesine sürükleyecek taktik çıkışlar yapılabilirdi. Bu bağlamda HTŞ’nin günlerce yığınak yapmasına neden seyirci kalındı?

Halep’i Kürtsüzleştirme operasyonu Rojava Devrimi’nin elde ettiği ve korumaya odaklandığı kazanımları “salam taktiği” ile dilim dilim geri alma sürecine girildiğini gösteriyor. Suriye’de taşlar zaten yerine oturmamıştı ve yakın dönemde oturacağa da benzemiyordu. Merkezinde Türk devleti ve onun beslemesi SMO çeteleri olmakla birlikte sahada belirleyici role sahip ABD-İngiltere ve Fransa üçlüsüyle İsrail’in ve Körfez gericiliklerinin de sessiz onayını alan bu operasyon Rojava Devrimi’nin geriletilmesindeki sınıfsal ortaklığın sonucu. Bu adımla SDG’nin özellikle ABD-İngiltere ikilisi tarafından kendisine verilen bazı sözler ve güvenceler karşılığı ağır silahlarını ve kuvvetlerinin önemli bir kısmını Halep’ten çektiği 1 Nisan Antlaşması çöpe atıldı. Şimdi sırada zaten herkesin kendine göre yorumladığı 10 Mart Mutabakatı var.

HTŞ çetesi bunun adımlarını da şimdiden atmaya başladı zaten. Halep’in ardından Fırat’ın batısında Dêr Hafir ve Maskana ile stratejik öneme sahip Tişrin Barajı çevresine kaydırdı savaşı. Ardından Rakka’ya yöneleceğini davul zurnayla ilan etti. Stratejik hedefleri çok açık: Bazı Arap aşiretlerini parayla satın alıp SDG’yi içten çözüp zayıflatarak Kürtleri Kamışlı-Haseke hattında dar bir alana sıkıştırmak. İlk elde Fırat’ın doğusuna itip petrolün yanı sıra Suriye’nin buğday ve pamuk deposu olan Deyr-i Zor bölgesini ele geçirmenin peşindeler. Hakan Fidan başta olmak üzere Türk devlet sözcülerinin ikide-bir, “Kürtler hak etmedikleri zenginliklerin üstüne oturmuş durumdalar. Üstelik Kamışlı ve Haseke şehir merkezine dışında Fırat’ın doğusunda bile hiçbir yerleşim bölgesinde çoğunluk sahibi değiller” iddiasında bulunmaları bu stratejik yönelime gerekçe yaratma amacını taşıyor.

Rojava’daki Kürt siyasi ve askeri önderliğinin bu planların farkında olmadığı söylenemez. Fakat burada da sorun -daha öncekiler gibi- göstere göstere gelen bu tehlikeye hangi tercihle nasıl bir yanıt verileceği noktasında düğümleniyor.

Halep’te bir kez daha tanık olunan çok aktörlü kalleşlikten sonra KÖH saflarında da, “…Halep süreci, Kürtler için ‘bekleme’, ‘umut etme’ ya da ‘dış dengelere yaslanma’ döneminin kapandığını göstermiştir. Aynı zamanda düşman güçler tarafından belirlenen, Kürtleri edilgen bir konuma hapseden ve özünde birer tuzak olan stratejik entegrasyon süreçlerini reddetmenin zorunlu hale geldiğini ortaya koymuştur. Önümüzdeki dönem kendi gücüne dayanan, riskleri öngören, çok cepheli tehditleri hesaba katan ve halkı merkeze alan bir gerçekçilik dönemidir.(…) Artık başkalarının çizdiği entegrasyon senaryolarına dâhil olma dönemi kapanmalıdır. Kürtler için mesele daha iyi pazarlıklar yapmak değil oyunun kendisini reddetmektir. Bu gerçeklik tek bir ilkeye indirgenebilir: Kendi göbeğimizi kendimiz kesmek zorundayız…” eğilimi yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.

Bunun karşısında paralize olmuş bir edilgenliğin temsilcisi haline gelmiş DEM Parti’nin “politika” adına gündeme getirdiği önerilerde cisimleşen ve hâlâ katillerin “aklına” ve “vicdanına” güvenip onlara hitap eden yakınmacı çaresizlik eğilimi var. Halep’te katliam başlamışken HTŞ ve arkasındaki güçlerin niyet ve planları üzerinde herhangi bir etki gücü varmış gibi hâlâ “Mazlum Abdi’nin Öcalan’la görüşmesine imkan tanınsın” önerisinde bulunmanın ötesine geç(e)meyen bu “aklın” ipiyle kuyuya inilemeyeceği açıklık kazanmış olmalıdır.

Son tahlilde hangi yolun tutulacağına elbette Kürt halkı karar verecektir. Sırtında yumurta küfesi taşımayanların rahatlığı ve sorumsuzluğuyla ona akıl vermeye kalkışmak kimsenin hakkı da haddi de değildir. Fakat bu yiğit ve çilekeş halkın özgürlük mücadelesini tereddütsüz sahiplenip destekleyen dostları olarak gönlümüz ve bilincimiz, onun “başkalarının çizdiği entegrasyon senaryolarına dâhil olma dönemini” kesinlikle kapatarak kendi özgücünü esas alıp ona yaslanan bir hat tutturmasından yanadır.